Siyasi etik ve demokrasi teorisi açısından bakıldığında, halkın oyunu belirli bir siyasi çizgi, vaat ve parti kimliği üzerinden alan bir temsilcinin, makamını korumak veya kaynak temin etmek gerekçesiyle saf değiştirmesi ciddi bir temsil krizine ve seçmen iradesinin gaspına işaret eder.
Siyasi felsefe ve ilkesel duruş temelinde bu durumu şu başlıklar altında değerlendirmek mümkün;
1-Toplum Sözleşmesi ve Seçmen İradesine Saygı
Demokratik seçimlerde oy, yalnızca kişinin şahsına değil; temsil ettiği ilkelere, partinin programına ve iktidara karşı üstlendiği muhalefet misyonuna verilir. Seçildikten sonra parti değiştirmek, kendisini o makama taşıyan seçmenin iradesini yok saymak anlamına gelir. İlkesel yaklaşım, bir görüş ayrılığı veya imkânsızlık halinde rozeti çıkarmayı, gerekirse istifa ederek seçmenin karşısına yeniden çıkmayı (sine-i millete dönmeyi) gerektirir.
2-Siyasi Ahlak ve Yozlaşma Riski
Pragmatizm (faydacılık) ile ilkesizlik arasındaki çizgi inceldiğinde siyaset, değerler üzerinden değil, tamamen güç ve menfaat dengeleri üzerinden yürütülmeye başlar. Hizmet getirme veya soruşturmalardan korunma gerekçesiyle yapılan geçişler, iktidarın finansal ve hukuki gücü bir “terbiye etme aracı” olarak kullanmasını meşrulaştırır. Bu durum, yerel demokrasinin ve muhalefet kurumunun özerkliğini zedeler.
3- “Hizmet” ve “Duruş” İkilemi
Süreç içinde kalan belediye başkanları genellikle şu savunmayı yapar: “Benim önceliğim ideoloji değil, halkıma hizmet etmektir.” Ancak siyatfelsefesi açısından, adil olmayan bir düzene uyum sağlayarak hizmet getirmek, o adaletsiz düzenin yeniden üretilmesine katkı sunar. Dik durmak, imkânsızlıklar içinde dahi şeffaf kalarak halka mevcut engelleri anlatmayı ve meşru zeminde mücadele etmeyi zorunlu kılar.
4-Kurumsal Güvenin Aşınması
Parti değiştiren siyasetçiler kısa vadede kendi belediyelerine kaynak sağlama veya siyasi ömürlerini uzatma imkânı bulsalar da, uzun vadede yurttaşların siyasete ve demokratik kurumlara olan güvenini yok ederler. “Herkesin bir fiyatı veya çekindiği bir gücü vardır” algısı yerleştiğinde, sandığın ve siyasi mücadelenin anlamı zayıflar.
Kısaca, siyaseti sadece kamu kaynağını dağıtma mekanizması değil, bir değerler ve ilkeler mücadelesi olarak gören anlayışa göre, her türlü idari ve mali baskıya rağmen duruşu korumak esastır. Aksi durum, pragmatizmin ilkesizliğe galip gelmesiyle sonuçlanır.
Hikmet Karakuş
