Gerçeğin dönüşümü ve ideolojinin zaferi ( Seks işçisi mi? Seks kölesi mi? )

  Çağdaş Gökbel / [email protected] Tarihsel perspektiften incelendiğinde dil çalışmaları insanoğlunu ‘özne’ olarak varsaymanın yolunu açmıştır. Artık birey hem toplumsal hem de tarihsel bir sorumluluğu kendi üzerine almaktadır. Dil üzerine çalışma yürütenler bu varsayımdan hareketle insanlık tarihini yorumlamış ve incelemiştir. Bireyin özne olarak kabul edilmesi, bütüne bakılarak anlaşılamayacak pek çok ayrıntının derinlemesine incelenmesinin önemli bir […]

 

Çağdaş Gökbel / [email protected]

Tarihsel perspektiften incelendiğinde dil çalışmaları insanoğlunu ‘özne’ olarak varsaymanın yolunu açmıştır. Artık birey hem toplumsal hem de tarihsel bir sorumluluğu kendi üzerine almaktadır. Dil üzerine çalışma yürütenler bu varsayımdan hareketle insanlık tarihini yorumlamış ve incelemiştir.

Bireyin özne olarak kabul edilmesi, bütüne bakılarak anlaşılamayacak pek çok ayrıntının derinlemesine incelenmesinin önemli bir parçasını oluşturmaktadır. İnsanlığın ( İnsan olarak ortaya çıkışının) ilk yasaktan bugüne dek yarattığı uygarlığın, birey açısından çeşitli fedakarlıklarla ortaya çıktığını ve babanın öldürülmesi sonucunda hissedilen suçluluk duygusunun ideolojinin ilk nüvelerini taşıdığını söyleyebiliriz. İnsanlığın gelişiminde baskılanışın yeri önemlidir. Yine dil, tüm bu baskının geçmişteki yansımalarını bulmamızı sağlayabilecek yegâne olgulardan bir tanesidir. Günümüz dünyasında yaşanan sorunların nedenlerini araştırırken, geçmişin içindeki baskılanan atalarımızın zihin dünyasındaki evrimine bakmak zorundayız. Ekinsel (Kültürel) düşünme süreçlerimizin, tamamı dil ile kurduğumuz bağ ve aktarım yoluyla kuşaklara ilettiğimiz nosyonlarla kendisini ( değişerek ve bozuşarak) yeniden var etmektedir.

Tarihin Marksist açıdan yorumu bu nedenle önemlidir. Marksizm, Tarihin fetihlerden ve barbarlık hikayelerinden ibaret olmadığını, bunun bir sınıflar çatışması olduğunu vurgulamıştır. Burjuvazi ideoloji vasıtasıyla bu tarihsel sürecin anlaşılmasını zorlaştırmaktadır. Burjuvazi bireyi doğa yasaları gibi görünen bir anlam kafesinin içerisine hapis eder. Mevcut bu ülküsel sav, burjuva ideolojisinin temel varsayımlarını içerir. Toplumu; ‘özgür’ bireylerden oluşmuş ve bunların toplumsal rolleri doğuştan bahşedilmiş olan yetenekli, tembel, savurgan gibi doğalarından kaynaklandığını ileri sürer. Mevcut bu yapıyı zihin dünyamızda çağrıştırabilmek için şöyle bir örnek verilebilir :“ Permagedon Kralı II. Attalos devlet işleriyle ilgilendikten sonra mesai saatinin sonunda yorgun bir biçimde Antalya’daki rezidansına gelir; ayaklarını uzatır ve Led televizyonun düğmesine basar, günün tüm yorgunluğunu hanedanın ona tahsis ettiği bu rahat ve güzel ortamda atar” Günümüzdeki sıradan insanın geçmişle olan bağı, egemen sınıf tarafından bu şekilde kurgulanmaktadır. “Kurgu” nosyonu yazar tarafından bilinçli bir şekilde tercih edilmektedir. Yukarıdaki gerçekliğin Frankfurt okulu düşünürleri tarafından tebessümle karşılanacağı gerçekliğin buz gibi bir yansımasıdır.

Peki, neden kurgu?

Kurgu: Kurgu, tamamen veya kısmen gerçeklere dayanmayan; yazar veya sanatçının hayal gücünün eseri olan kişi, yer ve olaylar içeren eser. Edebiyat, tiyatro, sinema ve müzikte kurgusal eserlere sıklıkla rastlanır. Kurgusal eserler, biyografi veya tarihçiler gibi gerçek kişilere, mekanlara ve olaylara dayanan (Kurgusal olmayan) eserlere tezat oluştururlar. (Wikipedia)

Tam bu noktada kavramların gerçek anlamının ya da yan anlamının bizim zihin dünyamızda neyi çağrıştırdığını bilmek oldukça önemlidir. Antalya’da yapılan bir rezidans inşaatının reklam filminin kurgusu tamda yukarıda anlatıldığı gibi olabilir. Attalos’un tarihsel geçmişini ve bir kralın kudretini pek ala böyle bir iş için koşabilir burjuvazi. Burada yüce değer bozuşmaya uğrar. İlginç bir biçimde zaman makinesinden çıkan filozofun cümlesi güncelliğini korumakla kalmayıp, geleceğe de önemli bir biçimde ışık tutmaktadır. ‘Katı olan her şey buharlaşır’ Burjuvazi yüce nesneyi buharlaştırır. Artık imparator ticari hırsın tecavüzü sonrası hiçleşmiştir.

“ Yüce nesne, fazla yaklaşılamayan bir nesnedir: Eğer ona fazla yaklaşırsak, yüce özelliklerini kaybeder ve sıradan, bayağı bir nesne haline gelir – ancak bir ara mekânda, bir ara durumda, belli bir perspektiften bakıldığında, yarı görülür yarı görülmez bir halde ayakta kalabilir. Onu gün ışığında görmek istersek, gündelik bir nesneye dönüşür, kendi kendini dağıtır, çünkü kendi içinden hiçbir şey değildir. Fellini’nin Roma filminden ünlü bir sahneyi ele alalım: Metro inşaatı için tüneller kazan işçiler eski Roma binalarından bazı kalıntılar bulurlar, arkeologları çağırırlar, arkeologlar hep birlikte binalara girdiklerinde muhteşem bir manzara beklemektedir onları: Hareketsiz, melankolik figürlerin resmedildiği fresklerle dolu duvarlar – ama resimler çok narindir, açık havaya dayanamaz ve hemen dağılmaya başlar, seyircilerini duvarlarla baş başa bırakırlar…” (Zizek – S:185)

Tarihsel bir figürü nesneleştiren insan, onu bayağı bir hale getirir. Tıpkı aynanın karşısındaki bebek gibi; yaratılan yenidünyaya hayran olur insan. Tarihsel bağı koparılan birey harekete hazır bir otomattır. Mevcut bu hareketin itici gücü ideolojidir. Bu ideolojik kodlamayı küçük burjuva bireyin davranışlarında sezinleriz.

“ Burjuva sınıfı ile proleterya arasındaki çelişki derinleştikçe, büyük bir orta sınıf açığa çıkar, küçük burjuva sınıfı. Onlar burjuvazinin maddi gerçekliğini yaşamazlar, (üretim araçlarını elinde tutan) ancak onlar ideolojik burjuvazi gerçeğini doğal olarak yaşarlar, kendi evrenlerinin sınırları konusunda doğruluğun ayırdında olmadan.

Barthes’in çözümlediği gibi: Küçük burjuva değerleri, burjuva kültürünün artıklarıdır, onlar, aşağılanmış, yoksullaştırılmış, metalaştırılmış, biraz arkayık, ya da, çağdaş diyelim mi? Burjuva ve küçük burjuva güç birliği, bir yüzyıldan daha uzun bir süre Fransa’nın tarihini belirledi; bu güç birliği çok seyrek olarak bozulduğu zaman da geçici olarak bozuldu (1848,1871,1936)… Burjuvazi hiçbiri kendisinin temel konumu olmamış tüm insanlığı durmaksızın kendi ideolojisinde eritir ve onu onların imgeleriyle yaşar, yani bilinçliliğin zayıflatılmasıyla ve değişmezliğiyle yapar bunu. Küçük burjuva imgesini kataloğun tüm alanına kendi tasarımlarını yayarak orta sınıf, toplumsal sınıflar arasındaki farklılaşmanın yokluğunu onaylar” ( Coward-Ellis S:31)

Dilin sadece iletişim kurmak gibi bir işlevinin olmadığını anlamış durumdayız.  Gösteren ve gösterilen arasında nedensiz bir ilişki olmadığını anlıyoruz. Dil ve genel olarak uygarlığı oluşturan tüm nosyonlar eytişimsel (Diyalektik) olarak incelenmelidir. Bu noktada dilin iletişimsel işlevi içeriğinin ötesinde olan bölümüdür: Müzikal, ritmik ve üretkenlik olarak geri döner. Dilin bu etkinliğini çözümleyen ise psikanalizdir. Marksizm’in ve psikanaliz bilimin bu noktada birleşmesi ve kendisini yeniden tarif edebiliyor olması oldukça önemlidir. Bu bütünleşmede Althusser’in önemli bir rolü vardır. İdeolojinin ne olduğunu ve nasıl işlediğini anlayabilmemiz açısından onun ne olduğuna veya neye benzediğine bakmak zorundayız:

“ İdeoloji, simgelemenin bir uygulamasıdır; belli bir anlatımı üretme uygulamasıdır, yani belli anlamları üretmek ve onların yardımcıları olarak belli öznelerin varlığını zorunlu kılmaktadır. Gerçekliğin çözümlenmesinin gelişimini göz önünde bulundurmada, biz ideolojinin yalın bir kavramının artan bir biçimde güvenilmez özelliğine tanık olmuştuk, bu ideoloji, yan anlamlar dizgesi aracılığıyla işlem görür, bu yan anlamlar özgün bir doğal dile dayatılmıştır (empoze edilmişlerdir)”

“Althusser’e göre ideoloji, üretim ilişkilerini, sınıflararası ilişkileri, insanların dünyalarıyla olan ilişkilerini üretmek için işlevleri vardır. Her toplum, kendi var olma koşullarını yeniden üretmek durumundadır, onları üretirken ya da öteki türlü, var olmayı sürdüremez” (Coward-Ellis S:71-75)

Bu noktada ideoloji salt gerçekliği bozuşturan bir olgu olmaktan çıkarak, yeni gerçekliğin yaratıcısı konumuna yükselmektedir. Anlamlar içerisindeki yolculuğumuz bizi tıpkı Hollywood tarzı bir korku filminin içerisine sürükler gibi görünüyor. Aynı filmi burjuvazi farklı bir biçimde kendisi izlemekte ve yaşamaktadır. Kentlerdeki köleleri, baskı altına alması ve onları Fordis üretim biçiminde yer alan bir kol ya da bir mekanizma düzeyinde görmesinin temel sebeplerinin arasında bilinç dışında yaşadığı bu korku yatmaktadır.

Dil üzerindeki tahakküm, anlam üzerindeki tahakkümü, anlam üzerindeki tahakküm ise bilinç üzerindeki tahakkümü perçinlemektedir. Geçmişte rüya yorumu yapan rahiplerin ana görevi; bireylerin bilinç dışındaki hadiseleri kaydetmenin ötesinde bir işleve sahipti. Bilinç dışında iktidarın hakimiyetini kaybetmesi demek; yakın zamanda gerçek yaşamda da iktidarın devrileceğine işarettir. Bu yüzden rahipler insan zihnini sıkı bir denetim altında tutmakta ve incelemektedir. Lacan iktidarın anlam üzerindeki ya da dil üzerindeki hakimiyetinin bilinç dışındaki dünyayı da kontrol ettiğini belirtmiştir. Nitekim Herbert Marcuse’un üzerinde sıklıkla durduğu yüceltilmiş köle, bahsettiğimiz bu bilinçdışı süreçlerden süzülerek yaratılmaktadır. Tükettiğiniz sürece demokrasinin tüm nimetlerinden faydalanmayı hak eden bir bireysiniz. Yine devletin baskı araçları, sistemin dışına çıkmış bireyleri toplumdan ayıklamak üzere kurulmuş araçlardır. İktidar, rüyalardaki hakimiyetini dahi kaybetmek istememektedir.

İktidarın her alandaki bu savaşı durmaksızın devam etmektedir. Bütün bu mücadele alanını ise tek boyutlu bir biçimde ele alamayız. Muhalif gibi görünen özneler bile aynı ideoloji tarafından eritilmekte ve içine çekilmektedir. Bu manipülasyon öyle boyutlara varmaktadır ki, burjuvazi meşruluğunu muhalefet üzerinden sağlamakta ve pekiştirmektedir.

Türkiye örnekleminden gidecek olursak; yakın zamanda ‘sex işçiliği’ olarak tanımlanan bir kavram muhalefet tarafından ortaya atıldı. Şimdi aynı anlamlara gelen kelimeleri inceleyelim; Fahişe (TDK’ya göre hayat kadını) ya da Sex işçisi ne demektir?

Hayat kadını: Para karşılığında erkeklerin cinsel zevklerine hizmet eden ve bu işi meslek edinen kadın, fahişe, orospu, orta malı, kaldırım çiçeği, kaldırım süpürgesi, kaldırım yosması, sürtük (TDK)

Fahişe: Fuhuş veya fahişelik, para karşılığında cinsel ilişkiye girme. Fuhuş yapan seks işçisine fahişe denir. (https://www.turkcebilgi.com/fahi%C5%9Fe)

Sex işçisi: ( Kullanım yerine göre aşağılayıcı ve/veya argo: fahişe), cinsel hizmet sunarak para kazanan kişidir. Sex işçisi terimi zaman zaman fahişe, rent, jigolo gibi kelimelerle aynı anlamlı kullanılsa da akademisyenler “ seks işçisini” seks endüstrisinde yer alan striptizciler, porno oyuncuları, telefonla sex çalışanları insanların bütününü kastedecek şekilde kullanılır. Bu kavramı genelde feminist akademisyenler ve yazarlar da, erkek egemen toplumun ‘fahişe’ sözcüğüne yüklediği kötü yan anlamlarla ve aşağılamak amacıyla kullanılmasına tepki olarak, yine belirli bir kısmı sanat için seks işçiliği yapan bu insanların emeğine saygılarını göstermek için yerine ‘seks işçisi’ terimini kullanmaktadır. (Wikipedia)

Rosalind Coward ve John Ellis’in yazmış olduğu dil ve maddecilik kitabında kadının cinsel bir tüketim nesnesi olarak tüketildiğinden bahsedilir. Fahişelik tanımının anlam olarak nasıl değiştirildiğini ve yeniden nasıl anlamlandırıldığını görmemiz açısından yukarıdaki tanımlar değerli bir örneği teşkil etmektedir. Kadın bedeninin metalaştırılması ve buna yönelik rızanın yine görünürde sisteme muhalif olan kesimler tarafından üstlenilmesi ürkütücü bir gerçektir. Özellikle Wikipedia’da yapılan açıklamanın üzerinde durmak istiyorum. Erkek egemen topluma yönelik direniş oluşturabilmek için o toplumun yarattığı anomalileri,    normalleştirmek kadını yok etmektir. Porno endüstrisinde çalışan kadınların nasıl yok edildiklerini anlatan ve yapımcılığını Netfilix’in üstlendiği ‘Hot girls wanted’ (Sıcak kızlar aranıyor) adlı belgesel iyi incelenmeli ve çözümlenmelidir. Sözde muhalif ya da feminist akademisyenler kadın bedenin pazarlanmasını hizmet sektörü içerisinde göstererek neyi amaçlamaktadır? Yaratılan yeni yan anlam kadın bedeninin satılmasını meşrulaştırmaktan öteye geçmemektedir. Neden fuhuşla mücadele eden kadınlara yönelik olarak özel bir anlam üretilmediğini sorgulamak zorundayız. Alın teriyle para kazanan çoğu kadın neden kolay yolu seçen hemcinsleri ile aynı kategori de eşitlenmektedir. Tehlikenin boyutu öylesine büyük ki seks işçiliği tanımının nereden ve nasıl çıktığı çok iyi sorgulanmalı ve araştırılmalıdır. Sıcak kızlar aranıyor belgeselinde porno endüstrisine giren kadınların pek çoğu bu işe gönüllü katılmaktadır. Çoğunun hedefi kısa zamanda çok para kazanmak ve popüler olmaktır. Bu dürtüleri pekiştirmek ya da meşrulaştırmak kadın bedeni ticaretini yapan burjuvazinin işine gelmektedir.

Hindistan’da yüzlerce küçük kız çocuğu fuhuş yapmaya zorlanırken, Hindistan’daki ya da başka ülkelerdeki tüm bu küçük kızları (yaşları 11,12,13,14 olan) hizmet sektörü olarak nitelendirilen seks işçileri olarak mı görmeliyiz?

Dil, tüm bu açılardan baktığınız zaman hayati bir işleve sahiptir. Seks işçiliği kavramını tartışırken de yeniden geçmiş kültürel kalıntıların içerisinde bir tanım yapmamız gerektiğini düşünüyorum. Erkek egemen topluma ya da direkt olarak kapitalizme karşı bir tanımlama üretilecekse eğer, o tanımlamanın direniş unsurlarının ağır basması gerekmektedir. Aksi takdirde aynı çarkın içerisinde biteviye dönmeye devam edeceğimiz aşikârdır. TDK’nın yaptığı tanımlamada sorunlu ve düzeltilmesi gerekmektedir. Aynı şekilde bu seferde fuhuş yaptığı için bir kadını orospu ya da başka şekillerde tanımlamak doğru değildir. Tüm bu tanımlar, geçmiş ekinsel nosyonları zihinlerde harekete geçireceğinden oldukça yanlıştır. Çünkü bu tarz tanımların zihnimizdeki çağrışımı direkt olarak kadın cinsiyetine yönelik bir yanılsama yaratmakta ve toplumun günahını kadına yüklemesiyle sonuçlanmaktadır. Özellikle devlete ait bir kuruluşun ‘Kaldırım süpürgesi, Kaldırım yosması’ gibi kavramları ivedilikle resmi sitesinden kaldırması gerekmektedir.

Her iki tarafı eleştirdiğimiz için paradoksal bir yola girdiğimiz söylenebilir. Bu noktada okuyucuya yeni bir yol çizebilmek için kendi tanımımızı sunmak zorundayız.

Fahişe (Ya da Seks kölesi ‘Dilciler tarafından tartışılabilir’) : Kapitalist toplumun yarattığı eşitsizlik sonucunda, genellikle zorunlu olarak ve bazen de gönüllü (özgür bir gönüllük durumu tartışmalı; rıza gösterir) bir biçimde bedenini satarak yaşamını idame ettiren kişi.

Böyle bir tanımın daha doğru olduğuna inanıyorum. Direkt olarak sınıfsal eşitsizliğe yapılan atıf oldukça önemlidir. Sınıfsal antagonizmayı belirtmeyen ya da açığa vurmayan her anlatım biçimi hakim ideolojinin kullanışlı bir aracı olacağı için sakıncalıdır. Fahişeyi, geçmiş kültürel kodları taşıdığından tartışmaya açık bir tanım olarak görüyorum. Burada ‘seks işçisi yerine, seks kölesi’ kavramı da getirilebilir. Çünkü kölelik anlaşılacağı gibi bağımsız olmayan kişiyi çağrıştıran bir anlama sahiptir ve olumlanması işçiliğe göre daha zordur. Sonuçta işçi istediği zaman patronuna rest çekip işi bırakabilmektedir (bu konuda da çeşitli tartışmalar mevcut. Şahsen işçinin de yeni tanımlamalara ihtiyaç duyduğuna inanıyorum. Günümüzde işçi de köle haline gelmiş durumda, nitekim yazı da yüceltilmiş köle yanılsamasından bahsetmiştim).

Dil ve insan ilişkisi günümüz toplumunun geleceğini belirlemektedir. İdeolojik mekanizmaların etkisinden kurtulmak ve yan anlamlar cehenneminden çıkabilmek için. Psikanalizin, İletişimin ve Marksist disiplinlerin bir arada değerlendirilmesi zorunludur. Bu nedenle ‘Seks işçiliği’ kavramında olduğu gibi genel olarak sistemi meşrulaştıran ve onun varlığını (sömürüsünü, acımasızlığını) gizleyen her türlü üretimden kaçınmak gerekir.

                                                    SONUÇ

Dil ve maddecilik geçmişin içerisindeki bugüne yapılan eyitişimsel bir yolculuktur. İnsan zihninin nasıl kontrol altına alındığını ve iktidar sahipleri tarafından bireyin ideoloji tarafından acımasızca yok edilişini anlatmaktadır. Neticede akademisyenlere, düşünen insanlara, yazarlara ya da gazetecilere düşen görev gerçeği açığa çıkartmaktır. Gerçek önce dilde gizlenmekte ve saklanmaktadır. Bu nedenle dil bilimi okuyan gençlere ya da bu alanda görev yapan kişilere önemli sorumluluklar düşmektedir. Geleceğin karanlık dünyası önce dilde sonra zihinde ve sonra nefes aldığımız mekânlarda vücut bulmaktadır. Bu yüzden sözcüklerin içinde yatan gizli anlamları çıkarmak ve gerçekliği tüm çıplaklığıyla toplumun önüne sunmak bilimin yegâne görevi olmalıdır.

Kaynakça: Dil ve maddecilik ( Rosalind Coward-John Ellis, Toroslu Kitaplığı Haziran 2008/ İstanbul).

İdeolojinin yüce nesnesi ( Slavoj Zizek- Metis yayınları, 2011/İstanbul)

 

En çok okunan haberler

Damadın üstü çizildi, bakın yerine kim geliyor?

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın, kabine içinde tartışılan isimlerin başında gelen Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın üzerini çizdiği iddia edildi

Nurgül Yeşilçay’dan Diyanet’e sert tepki: Biz pisliğiz şiddetliyiz saykoyuz

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın aylık Aile Dergisi’nde çizgi filmlerin çocukların üzerinde olumsuz etki yapabileceğine vurgu yapılması üzerine oyuncu Nurgül Yeşilçay, Diyanet’e tepki gösterdi.

İstanbul için korkutan deprem uyarısı: ‘7.5’le sallanacak, 2.5 dakika sürecek’

İstanbul’da beklenen depremle ilgili uzmanlardan korkutan bir uyarı geldi. Prof. Dr. Cenk Yaltırak en az 7,5 şiddetinde olması beklenen depremin 2,5 dakika süreceğini söyledi.

“Her şey çok güzel olacak” demeyen ünlüler İBB’den milyonları götürmüş

Yeniçağ gazetesi yazarı Murat Ağırel, İBB ihalelerinden yandaş sanatçılara giden paraları yazdı.

Kayyum darbesine karşı sokağa çıkan halka bıçaklı saldırı: Bir kişi ağır yaralı

Kadıköy'de kayyum darbesine karşı yapılan eylemde bıçaklı saldırı gerçekleşti. Bıçaklanan bir yurttaşın ağır yaralandığı bildiriliyor.

Süleyman Soylu: Ben demokrasi teorisyeniyim

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, Habertürk'te soruları yanıtlıyor.

AKP mitinglerine ücretsiz ekmek gönderen 35 bin TL maaşlı Halk Ekmek müdürü istifa etti

Ankara Halk Ekmek A.Ş Genel Müdürü Ahmet Sarıduman'ın istifa ettiği açıklandı.

Kayyum darbesine karşı sokağa çıkan halka bıçaklı saldırı: Bir kişi ağır yaralı

Kadıköy'de kayyum darbesine karşı yapılan eylemde bıçaklı saldırı gerçekleşti. Bıçaklanan bir yurttaşın ağır yaralandığı bildiriliyor.

‘Gözler İstanbul’a dönmüş falan… Herkes haddini bilecek’

İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu HDP’li Diyarbakır, Mardin ve Van büyükşehir belediye başkanlarının görevden alınması ve yerlerine valilerin kayyım olarak atanmasına tepki gösterdi.

Bakan yardımcısının cenazesinde dikkat çeken Erdoğan-Davutoğlu detayı

Van’ın Erciş ilçesinde geçirdiği trafik kazasında hayatını kaybeden Kültür ve Turizm Bakan Yardımcısı Prof. Dr. Ahmet Haluk Dursun için Sultanahmet Camii'nde cenaze töreni düzenlendi.

Adnan Oktar’ın gizli geçitten kaçış görüntüleri ortaya çıktı

11 Temmuz 2018 günü düzenlenen operasyondan dakikalar önce Kandilli'deki villasından kaçan Adnan Oktar'ın görüntülerine ulaşıldı

Stratejik Çaresizlik

Burak Kılavuzoğlu yazdı...

THK eski başkanı: Yangınlarda uçak kullanılsaydı bir hektar bile yanmazdı

Türk Hava Kurumu’nun (THK) eski başkanı Erdoğan Karakuş, son iki günde yaklaşık 500 hektarlık alanın yandığı Ege’de mevcut uçaklar kullanılmış olsa kaybın boyutunun çok daha küçük olacağını savundu.