Bir toplum nasıl çürür?
Toplumlar bir anda çürümez.
Bir sabah uyanıp da “Artık ahlak yok, vicdan yok” diye başlayan bir çöküş hikâyesi yoktur.
Çürüme sessiz başlar.
Önce dil bozulur.
Sonra değerler esner.
Ardından normlar kayar.
En sonunda ise insanlar artık yanlış olanı yanlış olarak görmemeye başlar.
İşte o noktada toplum artık çürümüş demektir.
Ve bugün Türkiye’nin yaşadığı kriz tam olarak budur.
Bu sadece ekonomik bir kriz değildir.
Bu sadece siyasi bir kriz değildir.
Bu bir vicdan krizidir.
Biz böyle çürüdük
Biz çürümeyi bir anda yaşamadık.
Kendi kültürel öğretilerimizi, atasözlerimizi ve toplumsal bilgeliğimizi bile ahlaki pusula olmaktan çıkarıp ahlaki kaçışın gerekçesine dönüştürdük.
“Bal tutan parmağını yalar” dedik.
Rüşveti normalleştirdik.
“Devletin malı deniz, yemeyen domuz” dedik.
Kamusal kaynakların talanını sıradanlaştırdık.
“Yemeyenin malını yerler” dedik.
Dolandırıcılığı zekâ saydık.
“At binenin, kılıç kuşananın” dedik.
Gücü ahlakın yerine koyduk.
Bunlar sadece söz değildir.
Bunlar bir toplumun ahlaki reflekslerinin çöktüğünün göstergesidir.
Çürüme sadece bireyin suçu değildir
Toplumların çürümesini sadece bireylere bağlamak kolaycı bir açıklamadır.
Çünkü bireyleri şekillendiren şey sadece kişisel karakter değildir.
Kurumlardır.
Siyasettir.
Kültürdür.
İdeolojidir.
Bugün Türkiye’de yaşanan çürüme yalnızca bireysel ahlak zafiyetleriyle açıklanamaz.
Bu aynı zamanda siyasal bir çürümedir.
İktidarın ürettiği siyasal kültür, muhalefetin üretemediği alternatif ve toplumun kabullendiği çıkar düzeni birbirini besleyen bir döngü yaratmıştır.
Siyasetin yeni ekonomisi: rant
Türkiye’de siyaset artık sadece ideolojiler üzerinden yürümüyor.
Siyasetin görünmeyen ama çok güçlü bir boyutu var:
rant ekonomisi.
İhaleler
imar kararları
belediye projeleri
kentsel dönüşüm
Bu alanlar sadece teknik yönetim alanları değildir.
Bunlar aynı zamanda siyasal güç alanlarıdır.
Bir imar kararı bir gecede bir arsanın değerini onlarca kat artırabilir.
Bir ihale milyonlarca lira kazandırabilir.
Bu yüzden siyaset çoğu zaman ideoloji üzerinden değil, kaynak dağıtımı üzerinden şekillenir.
Belediyeler: hizmet mi, patronaj mı?
Türkiye’de belediyeler yerel hizmet kurumlarıdır.
Ama aynı zamanda devasa ekonomik güç merkezleridir.
İmar planları.
Altyapı projeleri.
Ulaşım ihaleleri.
Belediye şirketleri.
Bu kadar büyük ekonomik alanın olduğu yerde ahlaki risk de büyür.
Bu yüzden belediyeler zaman zaman sadece hizmet üretme kurumları değil, aynı zamanda siyasal patronaj mekanizmaları hâline gelebilir.
Partiler belediyeleri kazanır.
Sonra belediyeler partileri besler.
Patrimonyal siyaset
Siyaset bilimi literatüründe bu yapının adı vardır:
patrimonyal devlet.
Bu sistemde kurumlar kurallarla değil ilişkilerle işler.
Sadakat liyakatin önüne geçer.
Biata dayalı kadrolar oluşur.
Devlet ya da yerel yönetimler kamusal kurum olmaktan çıkar ve siyasal ağların parçası hâline gelir.
Bu sistem sadece bir partinin sorunu değildir.
Bu sistem zaman içinde neredeyse bütün siyasi yapıların içine sızabilir.
Muhalefetin konforu
Türkiye’de siyasal tartışma çoğu zaman şu ikiliğe indirgenir:
iktidar kötü
muhalefet temiz
Ama siyaset bu kadar basit değildir.
Muhalefetin en büyük sorunu çoğu zaman iktidarı eleştirmek değildir.
Sorun, ahlaki bir alternatif üretmemesidir.
Siyaseti dönüştürmek yerine çoğu zaman sadece iktidarı devralmayı hedefleyen bir anlayış gelişir.
Bu da toplumda şu algıyı yaratır:
“İktidar değişse bile sistem değişmeyecek.”
Ve insanlar siyasete olan güvenlerini kaybeder.
Sessiz toplum
Ama çürümenin en büyük nedeni ne iktidardır ne muhalefet.
En büyük neden sessiz toplumdur.
Türkiye’nin en güçlü siyasi ideolojisi şu cümledir:
“Bana dokunmayan yılan bin yaşasın.”
Herkes kendi küçük çıkarını korumaya çalışır.
Herkes küçük bir avantajın peşindedir.
Bir iş.
Bir ihale.
Bir torpil.
Bu yüzden büyük adaletsizlikler sessizlik içinde büyür.
Yolsuzluk görmezden gelinir.
Hukuksuzluk normalleşir.
Nietzsche’nin kehaneti
Friedrich Nietzsche “Tanrı öldü” dediğinde aslında dini bir tartışma yapmıyordu.
O modern toplumun değerlerini kaybettiğini söylüyordu.
Eski değerler yıkılmıştı.
Ama yeni değerler henüz kurulmamıştı.
Ortada kalan şey ise şuydu:
menfaat
pragmatizm
bencillik
Ve bunun adına çoğu zaman “gerçekçilik” It's called.
Aydınlanmanın karanlık yüzü
Adorno ve Horkheimer modern toplumun trajedisini şöyle anlatır:
Akıl özgürleştirmek yerine egemenliğin aracı hâline gelebilir.
Bugün siyaset çoğu zaman hakikati aramaz.
Strateji üretir.
Bilgi bilgelik üretmez.
Manipülasyon üretir.
Ve böylece toplum giderek daha sofistike ama daha ahlaksız bir hâle gelir.
Modern insanın trajedisi
Modern insan kendini çok zeki sanır.
Ama çoğu zaman sadece daha rasyonel bir bencildir.
Bugün insanlar çoğu zaman şu soruyu sormaz:
“Doğru olan nedir?”
Şunu sorar:
“Benim için avantajlı olan nedir?”
İşte çürüme tam burada başlar.
Kötülüğün sıradanlığı
Hannah Arendt Nazi bürokrasisini incelerken şok edici bir sonuca ulaşmıştı.
Kötülük çoğu zaman şeytani değildir.
Sıradandır.
Büyük kötülükler çoğu zaman kötü insanlar tarafından değil, düşünmeyen insanlar tarafından yapılır.
Türkiye’de de durum çoğu zaman budur.
İnsanlar kötü değildir.
Ama düşünmezler.
Sorgulamazlar.
Ve sessiz kalırlar.
Bir toplum nasıl yeniden ayağa kalkar?
Çürüyen toplumlar iki şekilde sona erir.
Ya tamamen çökerler.
Ya da bir ahlaki uyanış yaşarlar.
Bu uyanış çoğu zaman siyasetten gelmez.
Partilerden gelmez.
Devletten gelmez.
Bu uyanış entelektüel cesaretten gelir.
Bazı insanların çıkıp şu cümleyi kurmasıyla başlar:
“Bu düzen yanlış.”
Biz böyle çürüdük.
Sessiz kaldık.
Normalleştirdik.
Görmezden geldik.
Ama çürümenin farkına varmak yeniden doğmanın ilk adımıdır.
Çünkü toplumları değiştiren şey çoğunluk değildir.
Vicdan sahibi azınlıktır.
Ve tarih bize şunu gösterir:
Toplumlar değerleriyle yükselir.
Değerlerini kaybeden toplumlar ise sadece ekonomik değil, ahlaki olarak da iflas eder.
Biz böyle çürüdük.
Ama hâlâ ayağa kalkma ihtimalimiz var.
Eğer cesaret edebilirsek.
