Takvimler yine o malum günü gösteriyor. Etraf; samimiyetinden şüphe duyulan kutlama mesajları, her köşe başında dağıtılan çiçekler ve “kadın” kelimesini sadece bir pazarlama stratejisi olarak gören markaların gürültüsüyle dolu. Oysa bu görseldeki o parçalanmış ayna, gerçeği tüm çıplaklığıyla yüzümüze vuruyor: Biz, her yerinden kırılmış ama hala ayakta durmaya çalışan, her bir parçası ayrı bir hikaye anlatan kadınlarız.
8 Mart, sanıldığı gibi bir “çiçek günü” değildir. Bu tarih; 1857’de New York’ta bir tekstil fabrikasında kilitli kalarak can veren 129 işçi kadının küllerinden doğmuştur. Onların talebi çiçek değil, insan onuruna yaraşır bir yaşam ve emektir. Bugün ise geldiğimiz noktada, o yangının yerini başka yangınlar aldı.
Türkiye’de her yıl binlerce kadın, “erkek adaleti”nin gölgesinde katlediliyor. Daha çocuk yaşta hayatları ellerinden alınan kız çocukları, ekonomik imkansızlıklar ve toplumsal baskılar yüzünden cehenneme dönmüş evliliklere hapsolan kadınlar, gidecek yeri olmadığı için şiddete boyun eğmek zorunda kalan sessiz çığlıklar… Biz bu ağır yükü omuzlarımızda taşırken, vitrinde “kadın hakları” diyenlerin yarattığı o derin boşluğu görüyoruz.
Bir kadın gazeteci olarak mesleğimi onurumla yapmaya çalışırken, üzerimdeki baskılara ses çıkarmayan, hatta o baskıları kuran faillere alkış tutan “meslek birliklerinin” bugün kalkıp 8 Mart mesajları yayınlaması, tarihin gördüğü en büyük ironilerden biridir. Kadının adını kullanarak kendine alan açan, sivil toplum kuruluşlarını kişisel ikbal kapısı yapan ve bu kutsal davayı kendi çıkarları için istismar eden her yapı, aslında bu mücadeleye en büyük ihaneti ediyor.
Bugüne kadar; evinden çıkamayan kadınlara kapı aralamış, eğitimine devam edemeyenlere yol göstermiş, kadınların sivil toplumda söz sahibi olması için tırnaklarıyla kazıyarak alan açmış biri olarak bugün gür bir sesle haykırıyorum: “Benim hakkımı sen savunma!”
Eğer kadın olmayı sadece özel günlerde hatırlıyorsan, eğer senin “savunuculuğun” sadece kendi çevrene ve çıkarlarına hizmet ediyorsa, eğer bir kadın meslektaşın haksızlığa uğrarken sen o haksızlığın sahiplerine gülümsüyorsan; benim hakkımı, benim adımı, benim acımı ağzına alma.
Bizim kutlanacak bir günümüz yok; bizim savunulacak bir onurumuz, kazanılacak bir geleceğimiz ve her parçası kırılmış olsa da bütünlüğünü koruyan bir irademiz var. 8 Mart’ın gerçek zeminine, yani o büyük direnişe saygısızlık etmeyin. Bize çiçek değil, dürüstlük ve samimiyet borçlusunuz.
Biz, kendi hakkımızı, kendi sesimizle, kendi parçalanmış suretlerimizle savunmayı öğrendik. Biz, o yangından kalan közü, o parçalanmış aynanın her bir parçasını bir araya getirerek, kendi bütünlüğümüzü, kendi ‘adımızı’ yeniden yazacağız. Bugün anıyoruz, hesap soruyoruz ve direniyoruz. Çünkü biz, bu aynanın parçalarıyız ve her birimiz bir bütünüz.
Sevgiler…
