“Partide bir yanlışı, bir eksikliği gördüğünüz zaman kayıtsız, şartsız eleştireceksiniz.
Yapılan herhangi bir yanlışa müsamaha göstermek, son derece yanlıştır; mahsuru faydasından büyük olur.”
— Mustafa Kemal Atatürk, CHP 3. Olağan Kurultayı (1931)
Türkiye siyaseti bugün seçim sonuçlarıyla değil, güven haritalarıyla okunmaktadır. Çünkü modern demokrasilerde seçmen davranışı yalnızca ekonomik performansla veya ideolojik sloganlarla şekillenmez. Seçmen, ülkeyi yarın kimin ve nasıl yöneteceğine dair psikolojik güven duygusuna göre tercih yapar. Türkiye’de ortaya çıkan tablo ise bu güven duygusunun hem devlet kurumlarında hem de muhalefette ciddi biçimde çöktüğünü göstermektedir.
Toplumun geniş kesimlerinin “hiçbir kuruma güvenmiyorum” demesi, sıradan bir memnuniyetsizlik değildir. Bu durum, devlet ile toplum arasındaki psikolojik sözleşmenin kırıldığını gösteren siyasal bir alarmdır. Ancak Türkiye’de asıl kırılma, bu güven boşluğunu doldurması gereken muhalefetin bu alanı dolduramamasında yaşanmaktadır.
Demokrasi yalnızca iktidar üretme sistemi değildir. Demokrasi aynı zamanda güçlü ve inandırıcı alternatif üretme sistemidir. Alternatif üretilemediği yerde demokrasi teknik olarak var olabilir; ancak siyasal meşruiyet üretme kapasitesi zayıflar.
Türkiye’de muhalefetin güven üretme kapasitesinin zayıfladığı yönündeki algının merkezinde ise Cumhuriyet Halk Partisi bulunmaktadır.
CHP, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu siyasi geleneğini temsil eden bir partidir. CHP’nin siyasal meşruiyeti yalnızca ideolojik mirasından değil, aynı zamanda kurumsal yönetim iddiasından beslenmiştir. CHP tarih boyunca yalnızca bir muhalefet partisi değil, devlet yönetme refleksine sahip bir siyasal organizasyon olarak görülmüştür.
Ancak bugün gelinen noktada CHP, bu tarihsel iddiayı hızla tüketen bir görüntü vermektedir.
Parti içinde yaşanan ideolojik savrulmalar, birbirini suçlayan siyasi gruplar, farklı siyasi geçmişlerden gelen aktörlerin parti içinde güç mücadelesi yürütmesi CHP’yi kurumsal bir yapı olmaktan uzaklaştırmakta ve fraksiyonlar arenasına dönüştürmektedir.
CHP içinde milliyetçi gelenekten gelen isimlerin birbirini sert biçimde eleştirmesi, farklı ideolojik geçmişlere sahip aktörlerin parti içinde hesaplaşma yürütmesi ve Atatürk’ün kurduğu bir partide Atatürkçülüğün ne olduğunun tartışılır hale gelmesi, CHP açısından yalnızca ideolojik bir tartışma değildir. Bu durum, partinin siyasal kimliğinin bulanıklaştığını gösteren yapısal bir kırılmadır.
Bugün CHP’nin aday profiline bakıldığında partinin tarihsel kadro geleneğinden uzaklaştığı yönünde güçlü eleştiriler dile getirilmektedir. Parti kültürü içinde yetişmemiş, CHP’nin ideolojik ve kurumsal hafızasını taşımayan isimlerin yönetim kademelerinde etkili hale gelmesi, partinin siyasal sürekliliğini zayıflatmaktadır.
Daha dikkat çekici olan ise bu dönüşümün parti tabanı tarafından yeterince sorgulanmamasıdır. CHP seçmeninin önemli bir bölümünün bu değişimi fark etmemesi veya görmezden gelmesi, parti içinde yaşanan ideolojik çözülmenin derinleşmesine yol açmaktadır.
Ancak CHP’de yaşanan kriz yalnızca ideolojik değildir. Asıl kırılma, siyasal yönetimin en temel ilkesinin ortadan kalkmasıdır: yetki ile sorumluluk arasındaki bağın kopması.
Siyasetin en temel kuralı şudur:
Yetki kullanan, sonuçtan sorumludur.
Bugün CHP’de ortaya çıkan tablo bunun tam tersidir. Karar mekanizmaları merkezileşmiş, aday belirleme süreçleri dar kadroların kontrolüne girmiş, ancak ortaya çıkan krizlerin sorumluluğu sistematik biçimde bireylere yüklenmiştir.
Bir belediye başkan adayı kamuoyunda tartışma yaratıyorsa sorumluluk yalnızca adayın değildir. O adayı belirleyen siyasi iradedir. Eğer parti içinde kadrolaşma tartışmaları yaşanıyorsa sorumluluk yalnızca bireylerin değildir. Kadro politikası doğrudan parti yönetiminin tercihidir.
Bugün CHP’de kararlar merkezde alınmakta, krizler tabana bırakılmaktadır.
Bu durum yalnızca yönetim zaafı değildir. Bu durum doğrudan siyasi etik sorunudur.
Siyasi etik; sadakat dağıtmak değil, liyakati korumaktır.
Genel başkanlık; yakın ilişkileri koruma makamı değil, adalet tesis etme makamıdır.
Bir siyasi parti liyakat ilkesini terk ettiğinde önce kadro kalitesini kaybeder. Kadro kalitesi düştüğünde yönetim kalitesi düşer. Yönetim kalitesi düştüğünde seçmen güveni çöker. Güven çöktüğünde ise siyasi iddia ortadan kalkar.
Bugün CHP’nin karşı karşıya olduğu en büyük kriz tam olarak budur: güven kaybı.
Türkiye’de seçmen değişim istemektedir. Ancak belirsizlik istememektedir. Eğer muhalefet güçlü ve öngörülebilir bir yönetim modeli ortaya koyamazsa, seçmen mevcut iktidardan memnun olmasa bile risk almak istemez.
Ve siyaset tarihinin en acı gerçeklerinden biri şudur:
Seçmen bazen en doğruyu değil, en güvenli olanı tercih eder.
Bugün CHP’nin karşı karşıya olduğu en büyük tehdit rakiplerinin gücü değildir. CHP’nin karşı karşıya olduğu en büyük tehdit, kendi yönetim tarzının ürettiği güvensizliktir.
Makamın Edebi Ve Sorumluluğun Sahibi
CHP Genel Başkanlığı Makamı Ve Siyasal Üslup Krizi
Siyasette bazı hatalar vardır, özürle geçiştirilebilir.
Bazı hatalar vardır, kişisel zaaf olarak yorumlanabilir.
Ancak bazı hatalar vardır ki yalnızca bireyi değil, temsil ettiği makamın meşruiyetini tartışmalı hale getirir.
Genel başkanlık tam da böyle bir makamdır.
O koltukta oturan kişi artık sıradan bir siyasetçi değildir. O makam, yalnızca bir partinin liderliğini değil, bir siyasi geleneği, kurumsal hafızayı ve devlet yönetme iddiasını temsil eder. Bu nedenle genel başkanın kullandığı dil, aldığı kararlar ve kurduğu siyasi refleksler yalnızca bireysel davranış olarak değerlendirilemez. Genel başkanın söylediği her söz kurumsal bir beyandır ve doğrudan siyasi sorumluluk üretir.
Devlet ve siyaset geleneğinde bunun adı temsiliyet sorumluluğudur.
Liderlik yalnızca kalabalıkları harekete geçirmek değildir. Liderlik, kriz anlarında gerilimi düşürmek, siyaset dilini yükseltmek ve kurumsal vakar üretmektir. Siyasi üslubun sertleşmesi, hakaret dilinin normalleşmesi ve kişisel polemiklerin parti yönetim tarzına dönüşmesi yalnızca iletişim hatası değildir. Bu durum doğrudan liderlik krizidir.
Son dönemde CHP Genel Başkanı’nın bazı yerel yöneticilerle ilgili ortaya çıktığı iddia edilen mesajlarda kullanılan sert ve hakaret içeren üslup, parti içinde yaşanan siyasal ve ahlaki erozyon tartışmalarını büyütmüştür. Eğer bu iddialar doğruysa, kullanılan dil yalnızca siyasi bir hata değildir. Bu durum CHP’nin tarihsel siyasal geleneğine yönelik ciddi bir saygı sorunu olarak değerlendirilir.
CHP Genel Başkanlığı makamı, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu siyasi geleneğini temsil eden bir makamdır. Bu makam Atatürk ve İnönü tarafından taşınmış tarihsel bir sorumluluğu ifade eder. Bu nedenle bu koltuk kişisel öfke patlamalarının, iç siyasi hesaplaşmaların veya hakaret dilinin adresi olamaz.
Siyasetin tepesinde kullanılan dil, doğrudan tabana yansır. Liderlerin kullandığı sert ve hakaret içeren dil, yalnızca parti içi gerilimi artırmaz; siyasal kültürü zehirler ve toplumsal kutuplaşmayı derinleştirir.
Ancak CHP’de yaşanan sorun yalnızca üslup krizi değildir. Daha derin bir sorun vardır: liderlik otoritesinin tartışmalı hale gelmesi.
Modern siyaset sosyolojisi, kriz dönemlerinde seçmenin güçlü liderlik arayışı içinde olduğunu göstermektedir. Türkiye gibi siyasi istikrarsızlık geçmişi olan toplumlarda bu eğilim çok daha belirgindir. Seçmen, belirsizlik dönemlerinde net ve kararlı liderlik görmek ister.
CHP’de bugün resmi olarak genel başkanlık makamında Özgür Özel bulunmaktadır. Ancak siyasette yalnızca resmi unvanlar belirleyici değildir. Parti içinde Ekrem İmamoğlu’nun siyasi ağırlığının giderek artması, CHP içinde çift merkezli güç yapısı oluştuğu yönündeki algıyı güçlendirmektedir.
Bu durum kısa vadede siyasi dinamizm yaratabilir. Ancak uzun vadede kurumsal otoriteyi zayıflatır ve karar süreçlerini belirsiz hale getirir. Bir siyasi partide birden fazla güç merkezi oluştuğunda, sorumluluk zinciri kırılır. Kararların kim tarafından alındığı, başarısızlıkların kime ait olduğu belirsizleşir. Bu da kurumsal disiplinin çözülmesine yol açar.
CHP içinde farklı güç odaklarının varlığı, parti yönetiminde karar alma süreçlerini tartışmalı hale getirmektedir. Bu durum yalnızca parti içi dengeleri değil, seçmen algısını da doğrudan etkilemektedir. Çünkü seçmen açısından bir partinin ülkeyi yönetebilmesi için önce kendi iç yönetim modelinin net ve istikrarlı olması gerekir.
CHP’nin yaşadığı liderlik tartışması, yalnızca parti içi bir güç mücadelesi değildir. Bu durum doğrudan Türkiye’de muhalefetin yönetim kapasitesine ilişkin güven algısını etkilemektedir.
Siyasette liderlik yalnızca rakiplere karşı sert söylem üretmek değildir. Liderlik, kriz anlarında soğukkanlılık göstermek, kurumsal sorumluluğu üstlenmek ve parti içi disiplin üretmektir. CHP içinde yaşanan sert dil, parti içi polemikler ve yönetim tartışmaları, bu liderlik refleksinin zayıfladığını göstermektedir.
CHP’de bugün ortaya çıkan tablo, siyasal otorite ile siyasi sorumluluk arasındaki dengenin bozulduğunu göstermektedir. Yönetim gücü merkezileşirken, krizlerin siyasi bedeli alt kadrolara bırakılmaktadır. Bu durum parti içinde güven erozyonuna yol açmaktadır.
Bir siyasi partide liderlik yalnızca başarıyı sahiplenmek değildir. Liderlik, kriz dönemlerinde sorumluluğu üstlenmektir. Eğer parti yönetimi ortaya çıkan sorunlar karşısında hesap vermekten kaçınır, tartışmaları kişisel polemiklere indirger veya süreci görmezden gelirse, bu durum kurumsal güveni daha da zayıflatır.
CHP bugün tam olarak bu açmazın içindedir. Parti yönetimi krizleri yönetmek yerine krizleri kontrol etmeye çalışan bir refleks göstermektedir. Ancak siyaset, krizleri bastırarak değil, krizlerle yüzleşerek yönetilir.
Makamın edebi yalnızca dil meselesi değildir. Makamın edebi aynı zamanda sorumluluk alma kültürüdür. Bir genel başkanın kullandığı dil, kurduğu kadro ve krizlere verdiği refleks, o partinin ülkeyi yönetme kapasitesinin aynasıdır.
Eğer bu aynada güven değil, belirsizlik görülüyorsa, seçmen o partiye iktidar sorumluluğu vermez.
Siyasi Sorumluluğun Çöküşü Ve Yerel Yönetimler Krizi
Mesut Özarslan Tartışması Ve Siyasal Hesap Sorumluluğu
Bir siyasi partiyi yıpratan yalnızca rakiplerinin eleştirileri değildir. Bir partiyi asıl çürüten, kendi içindeki tutarsızlıklar ve siyasi sorumluluktan kaçış refleksidir. Bugün CHP içinde yaşanan tartışmaların en çarpıcı örneklerinden biri Mesut Özarslan meselesidir.
Kamuoyunda hakkında ciddi tartışmalar yürütülen, siyasi geçmişi ve liyakati sorgulanan bir ismin aday yapılması, ardından parti içinde tartışmaların büyümesi ve sürecin belirsiz bırakılması, CHP’de siyasi sorumluluk mekanizmasının nasıl işlediğini gösteren bir tablo ortaya koymuştur.
Burada sorulması gereken soru son derece nettir ve kaçınılmazdır:
Madem kamuoyunda şaibeli olduğu iddia edilen bir isimdi, neden aday yapıldı?
Madem parti içinde tartışma yarattı, neden gereken siyasi yaptırım uygulanmadı?
Madem eleştiriler haklıydı, neden ihraç edilmedi?
Bu sorular yalnızca bir kişiye yöneltilmiş sorular değildir. Bu sorular doğrudan CHP yönetim anlayışına yöneliktir.
Siyasette en tehlikeli durum yanlış karar almak değildir. Siyasette en tehlikeli durum, yanlış kararda ısrar etmektir. CHP’nin son dönemde en çok eleştirildiği nokta da budur: krizleri yönetmek yerine zamana bırakmak, siyasi sorumluluğu belirsizleştirmek ve tartışmaları kişisel polemiklere indirgemek.
Mesut Özarslan tartışması, CHP’de aday belirleme süreçlerinin nasıl yürütüldüğüne dair çok daha büyük bir sorunun sembolü haline gelmiştir. Çünkü bu mesele yalnızca bir belediye başkan adayının tartışılması değildir. Bu mesele, parti içinde kararların kim tarafından ve hangi kriterlerle alındığının sorgulanmasıdır.
CHP’de aday belirleme süreçlerinin giderek merkezileştiği, yerel örgütlerin ve parti tabanının etkisinin zayıfladığı yönündeki eleştiriler uzun süredir dile getirilmektedir. Ortaya çıkan krizler ise bu eleştirilerin yalnızca parti içi tartışma olmadığını, doğrudan yönetim sorunu haline geldiğini göstermektedir.
Bir siyasi partide aday belirleme yetkisi, genel merkezin en güçlü araçlarından biridir. Ancak bu yetki aynı zamanda en ağır sorumluluğu da beraberinde getirir. Eğer aday tercihi yanlışsa, sorumluluk adaya yüklenemez. Çünkü aday kendisini aday yapmaz. Adayı aday yapan siyasi iradedir.
Bugün CHP’de ortaya çıkan tablo şudur:
Kararlar merkezde alınmakta, krizlerin sorumluluğu yerel kadrolara bırakılmaktadır.
Bu durum yalnızca yönetim zafiyeti değildir. Bu durum doğrudan siyasi etik sorunudur.
Siyasetin en temel ilkesi açıktır:
Yetki kullanan hesap verir.
Yerel Yönetimler Krizi Ve Keçiören Kırılması
CHP’nin son yıllardaki en güçlü siyasi iddiası yerel yönetimler olmuştur. Büyükşehir belediyeleri yalnızca hizmet üretme alanı değil, aynı zamanda CHP’nin Türkiye’ye sunduğu alternatif yönetim modelinin vitrini olarak sunulmuştur.
Şeffaflık, liyakat ve temiz yönetim söylemi CHP’nin yerel yönetim stratejisinin temelini oluşturmuştur. Ancak siyaset yalnızca vitrinin ön yüzüyle değil, arka planındaki yönetim kültürüyle değerlendirilir.
Bugün yerel yönetimlerde ortaya çıkan tablo, CHP’nin en güçlü siyasi iddiasının ciddi biçimde sarsıldığını göstermektedir. Yolsuzluk iddiaları, tutuklanan belediye kadroları, istifalar ve parti içi kopuşlar artık münferit olaylar olarak açıklanamaz.
Özellikle Keçiören’de yaşanan siyasi kırılma, CHP açısından yalnızca bir ilçe belediyesi meselesi değildir. Bu durum, parti yönetiminin yerel kadro politikalarının sorgulanmasına yol açan ciddi bir güven krizidir.
Siyasi partiler yalnızca seçim kazanarak iktidar alternatifi olmaz. Siyasi partiler, yönettikleri alanlarda güven üreterek iktidar alternatifi haline gelir. Eğer bir parti kendi yönettiği belediyelerde istikrar sağlayamıyorsa, kadro bütünlüğünü koruyamıyorsa ve yönetim krizlerini kontrol altına alamıyorsa, seçmen gözünde ülke yönetme kapasitesi de sorgulanır.
Gökan Zeybek Ve Yönetim Sorumluluğu Tartışması
Yerel yönetimlerde ortaya çıkan krizlerin siyasi sorumluluğu doğal olarak CHP’nin yerel yönetimlerden sorumlu yönetim kadrolarına yönelmektedir. Bu süreçte CHP Genel Başkan Yardımcısı Gökan Zeybek’in performansı parti içinde ve kamuoyunda ciddi biçimde tartışılmaya başlanmıştır.
Yerel örgütlerde yaşanan çözülmeler, belediyelerde ortaya çıkan yönetim krizleri ve kadro kopuşları, CHP’nin yerel yönetim stratejisinin zayıfladığını göstermektedir. Bu tablo karşısında siyasi sorumluluğun yalnızca açıklamalarla geçiştirilemeyeceği açıktır.
Siyasette sorumluluk koltuğa tutunarak değil, hesap vererek taşınır. Yerel yönetimlerde bu ölçekte krizler yaşanırken siyasi sorumluluk üstlenilmemesi, kurumsal güveni daha da zayıflatmaktadır.
Siyasi sorumluluk susarak ortadan kalkmaz. Tartışmaları kişisel polemiklere indirgemek, yönetim krizlerini örtmez. Tam tersine, güven kaybını derinleştirir.
İBB Tartışmaları Ve Ulusal Liderlik Sorunu
İstanbul Büyükşehir Belediyesi, CHP’nin son yıllardaki siyasi vitrininin merkezinde yer almaktadır. Ancak İBB iştirakleri, ihale süreçleri, kadro yapılanmaları ve kamu kaynaklarının kullanımına ilişkin tartışmalar, CHP’nin yönetim modeli iddiasını doğrudan hedef alan bir sürece dönüşmüştür.
Burada kritik olan mesele hukuki suçlamaların doğruluğu veya yanlışlığı değildir. Siyasette algı çoğu zaman hukuki sonuçlardan daha belirleyicidir. Seçmen açısından asıl soru şudur:
Muhalefet iktidara gelirse yönetim kültürü gerçekten değişecek mi?
İBB etrafında yürüyen polemikler, Ekrem İmamoğlu’nun ulusal liderlik iddiasını da doğrudan etkilemektedir. Yerel yönetimlerde ortaya çıkan her tartışma, ulusal yönetim kapasitesine ilişkin güven algısını zayıflatmaktadır.
Tarihsel Yol Ayrımı, Siyasal Çözülme Ve Muhalefetin Varoluş Krizi
CHP’de Aday Profili Ve Kurumsal Gelenek Tartışması
CHP’nin son yıllarda belirlediği aday profilleri, parti içinde ve kamuoyunda ciddi tartışmalara neden olmaktadır. Parti kökeninden gelmeyen, CHP kültürü içinde yetişmemiş ve partinin ideolojik hafızasını taşımayan isimlerin aday gösterilmesi, CHP’nin tarihsel kadro geleneğinin zayıfladığı yönündeki eleştirileri artırmaktadır.
Siyasi partiler yalnızca programlarıyla değil, kadrolarıyla temsil edilir. Kadro kalitesi, bir partinin yönetim kapasitesinin en somut göstergesidir. CHP’nin tarihsel gücü, yetişmiş siyasi kadro geleneğine dayanıyordu. Ancak son dönemde bu gelenek yerini daha pragmatik ve kısa vadeli siyasi tercihlere bırakmış görüntüsü vermektedir.
Parti yönetiminde etkili olan bazı isimlerin CHP’ye görece geç katılmış olması, parti içindeki dönüşümün sembolik göstergelerinden biri olarak yorumlanmaktadır. Bu durum, CHP’nin tarihsel ideolojik sürekliliğini zayıflatan önemli bir faktör olarak görülmektedir.
Daha dikkat çekici olan ise parti tabanının bu dönüşümü yeterince sorgulamamasıdır. CHP seçmeninin önemli bir bölümünün bu değişimi görmezden gelmesi, parti içinde yaşanan ideolojik çözülmenin derinleşmesine neden olmaktadır.
Bir siyasi parti kadro geleneğini kaybettiğinde yalnızca insan kaynağını kaybetmez. Aynı zamanda siyasal hafızasını kaybeder. Siyasal hafıza kaybedildiğinde ise parti kimliği bulanıklaşır ve yönetim refleksi zayıflar.
Muhalefetin En Büyük Açmazı: Güven Üretememek
Türkiye’de siyaset artık ideolojik rekabetten çok güven rekabetine dönüşmüştür. Seçmen davranışı ideolojik bağlılıktan çok yönetim performansı ve liderlik güvenilirliği üzerinden şekillenmektedir.
Muhalefetin bugün karşı karşıya olduğu en büyük sorun, eleştirel siyasi söylem üretmesine rağmen yönetim kapasitesi konusunda güçlü bir güven algısı oluşturamamasıdır. Türkiye’de seçmen değişim istemektedir ancak belirsizlik istememektedir.
Eğer muhalefet güçlü, öngörülebilir ve kurumsal bir yönetim modeli ortaya koyamazsa, seçmen mevcut yönetimden memnun olmasa bile risk almak istemez. Siyaset tarihinin en sert gerçeklerinden biri budur: Seçmen bazen en doğruyu değil, en güvenli olanı tercih eder.
Bugün CHP’nin karşı karşıya olduğu en büyük tehdit rakiplerinin gücü değildir. CHP’nin karşı karşıya olduğu en büyük tehdit, kendi yönetim tarzının ürettiği güvensizliktir.
CHP Tarihsel Bir Yol Ayrımında
CHP bugün tarihinin en kritik eşiklerinden birinde bulunmaktadır. Parti ya radikal şeffaflık, güçlü liderlik ve kurumsal disiplin üzerinden yeniden yapılanacaktır ya da yerel yönetim krizleri, liderlik tartışmaları ve güven kaybı nedeniyle siyasal etkisini giderek kaybedecektir.
CHP’nin karşı karşıya olduğu en büyük risk, eleştirdiği yönetim pratiklerinin benzerlerinin kendi yönetim alanlarında tartışılmaya başlanmasıdır. Bu durum seçmen psikolojisinde son derece güçlü bir kırılma yaratır. Çünkü seçmen, siyasi aktörlerin değişmesine rağmen yönetim kültürünün değişmediğini düşündüğünde siyasal sisteme olan güvenini kaybeder.
Türkiye’de güven kaybı, seçim yenilgisinden çok daha yıkıcı sonuçlar doğurur. Çünkü güven kaybedildiğinde seçmen yalnızca parti değiştirmez, siyasete olan inancını da kaybeder.
Çözüm ve Yeniden Yapılanma Önerileri
CHP’nin bu krizden çıkabilmesi için öncelikle siyasi sorumluluk kültürünü yeniden inşa etmesi gerekmektedir.
Birinci adım, aday belirleme süreçlerinin şeffaf hale getirilmesidir. Parti içi demokrasi yalnızca sloganlarla değil, karar mekanizmalarının tabana açılmasıyla sağlanabilir. Yerel örgütlerin ve parti üyelerinin karar süreçlerine gerçek anlamda dahil edilmediği bir yapıda kurumsal meşruiyet üretmek mümkün değildir.
İkinci adım, liyakat ilkesinin tartışmasız biçimde yeniden tesis edilmesidir. Siyasi sadakat üzerinden kurulan kadro yapıları kısa vadede kontrol kolaylığı sağlayabilir. Ancak uzun vadede yönetim kalitesini düşürür ve kriz üretir.
Üçüncü adım, liderlik meselesinin netleştirilmesidir. Siyasette çift merkezli güç yapıları kısa vadede dinamizm yaratabilir. Ancak uzun vadede kurumsal otoriteyi zayıflatır ve karar süreçlerini belirsiz hale getirir.
Dördüncü adım, yerel yönetim modelinin yeniden yapılandırılmasıdır. Yerel yönetimlerde bağımsız denetim mekanizmalarının kurulması, ihale süreçlerinin tam şeffaf hale getirilmesi ve belediye kadrolarının profesyonel kriterlere göre belirlenmesi, CHP’nin güven üretme kapasitesini yeniden kazanması açısından zorunludur.
Beşinci ve en kritik adım ise siyasi üslubun yeniden inşa edilmesidir. Liderlerin kullandığı dil, siyasal kültürü belirler. Hakaret ve öfke dili kısa vadede siyasi mobilizasyon sağlayabilir ancak uzun vadede toplumsal kutuplaşmayı derinleştirir ve siyasal güveni aşındırır.
Ön seçim, ön seçim, yine ön seçim…
Siyasi partilerde gerçek demokrasi, üyelerin söz ve karar sahibi olmasıyla mümkündür. Adayları dar kadroların değil, doğrudan parti tabanının belirlediği bir sistem, hem meşruiyeti hem de mücadele gücünü artıracaktır. Bu nedenle her aday, istisnasız biçimde üyelerin oyuyla belirlenmelidir.
Parti üyeliği, sadece seçim dönemlerinde aday yapılacak kişilere açılan bir kapı olmaktan çıkarılmalıdır. Aday göstermek amacıyla sonradan yapılan üyelikler, parti kültürünü ve örgüt emeğini zedelemektedir. Bu durum tüzükle açık şekilde yasaklanmalıdır.
Genel Merkez kontenjanı, partinin kurumsal aklını temsil eden sınırlı ve istisnai bir araç olmalıdır. Kontenjan uygulaması genişletilerek değil, daraltılarak kullanılmalı; ancak bakanlık yapabilecek düzeyde, alanında ulusal ya da uluslararası saygınlığa sahip uzman kişiler için devreye alınmalıdır.
İttifaklar ve güç birliktelikleri, kapalı kapılar ardında değil, doğrudan üyelerin onayına sunularak kurulmalıdır. Parti politikalarının yönü, tabanın iradesiyle belirlenmelidir.
Parti tüzüğünü ve programını benimsemeyen, parti ilkeleriyle bağ kurmayan kişiler üyeliğe kabul edilmemelidir. Cumhuriyet değerleriyle ve Atatürk devrimleriyle sorun yaşayan anlayışların parti çatısı altında barınmasına izin verilmemelidir.
Parti içi eğitimler güçlendirilmelidir. Devrim tarihi, parti tarihi ve örgüt kültürü, üyelerin siyasal bilincini yükseltecek şekilde sistemli olarak anlatılmalıdır. Güçlü bir örgüt, bilinçli kadrolarla mümkündür.
Sandık çevresi örgütlenmesi sürekli diri tutulmalı, mahalle ve sokak düzeyinde güçlü bağlar kurulmalıdır. Seçim başarısı, sadece kampanya dönemlerinde değil, sürekli sahada olan örgüt yapısıyla sağlanır.
Parti politikalarının üretimi için alanında uzman kişilerden oluşan komisyonlar kurulmalı; ekonomi, eğitim, dış politika, yerel yönetimler ve sosyal politikalar gibi alanlarda bilimsel ve uygulanabilir çözümler geliştirilmelidir.
Gerçek değişim, sloganlarla değil; kurallarla, liyakatle ve örgüt demokrasisiyle mümkündür.
