HALKWEBAuthorsToplumsal Şizofreni

Toplumsal Şizofreni

Toplumsal şizofreniden kurtulmanın yolu, düşünce, söz ve eylem arasında yeniden bütünlük kurmaktan geçer.

0:00 0:00

Günümüz toplumlarında belki de en tehlikeli ruhsal bozulma, bireylerde değil, bütün bir toplumun zihninde yaşanıyor. Bu duruma psikiyatrideki anlamıyla değil, bir metafor olarak “toplumsal şizofreni” diyebiliriz. Yani, bireylerin ve kurumların söylediğiyle yaptığı arasında, savunduğu değerlerle sergilediği davranışlar arasında derin bir uçurumun oluşması. Bu çelişki, sadece bireysel tutarsızlık değil; toplumsal vicdanın, siyasal söylemin ve kültürel ahlakın da bölünmesidir.

Toplumsal şizofreni, bir yanıyla kendini kandırma sanatıdır. İnsanlar, doğruyu bilir ama çıkarına uymadığı için onu görmezden gelir; adaleti savunur ama kendi çevresine gelince sessizleşir. Siyasetçiler dürüstlükten bahsederken yolsuzluğu meşrulaştırır, yurttaşlar demokrasi isterken eleştiriye tahammül göstermez. Ortaya çıkan şey, gerçekle yüzleşmemek için gerçeğe benzeyen yalanlar üretmektir; bir sahte bilinç halidir. Bu, bireysel düzeyde savunma mekanizması, toplumsal düzeyde ise ahlaki çürümenin altyapısıdır.

Bu ruh halinin kökleri, modern toplumun hız, çıkar ve algı üzerine kurulu yapısında yatıyor. Görünmek, olmak kadar değerli hale geldiğinde, insanlar düşüncelerini eyleme dönüştürmektense, onları bir vitrin süsü gibi kullanmayı öğreniyor. Sosyal medya, bu durumun en görünür örneğidir. İnsanlar orada vicdanlı, duyarlı, eşitlikçi; ama gerçek hayatta suskun, bencil ve kayıtsızdır. Bu, yalnızca bireylerin değil, bütün bir kültürün kişilik bölünmesidir.

Toplumsal şizofreninin en belirgin sahnesi siyasettir. Çünkü siyaset, değerlerle çıkarın kesiştiği alandır. İktidar mücadelesi içinde, “amaç uğruna her yol mubah” anlayışı giderek yerleşir. Liderler bir yandan halkın çıkarını savunduğunu söyler, diğer yandan kendi iktidarlarını korumak için o halkın duygularını manipüle eder. Demokrasi, söylemde övülür ama pratikte baskı ve kutuplaşma üretilir. Hemen tüm siyasetçinin kendi yetki alanında demokrat olmak aklına gelmez.

Bu durum, siyaset kurumunun ahlaki bağlarını koparır. Yalan, propaganda ve algı yönetimi, meşrulaştırılan araca dönüşür. Siyasetçiler, kendi çelişkilerini bir gereklilik gibi sunar, halk da bunu gerçekçilik zanneder. Böylece gerçekle yalan arasındaki sınır kaybolur. Bu kayboluş toplumun bilinç düzeyini etkiler. İnsanlar artık neye inanacaklarını bilemez; güvenden çok kuşku, dayanışmadan çok çıkar ilişkisi belirleyici olur.

Siyasetin bu ikiyüzlülüğü, yurttaşların ahlaki değerlerinde de kopmalara neden olur. “Madem herkes yalan söylüyor, ben neden dürüst olayım?” duygusu, toplumsal yaygınlığa ulaşır. Kendi ahlak değerini unutan birey, uyumlu bir seyirciye dönüşür. Kendi vicdanını susturarak çoğunluğun sesine karışır. Bu da şizofrenik bölünmenin psikolojik izdüşümüdür: İnsan hem yanlış olduğunu bilir, hem de onun parçası olur.

Toplumsal şizofreninin bir başka kaynağı, normların ve değerlerin çözülmesidir. Geleneksel toplumlarda davranışları yönlendiren ortak ahlak kodları vardı. Modern toplumda bu kodlar yerini kişisel tercihlere bıraktı. Bu özgürleştirici görünse de, değerlerin yerinden oynamasıyla birlikte bir etik boşluk oluştu. Artık herkes kendi doğrusunu yaratıyor, ama kimse ortak bir gerçeğe inanmıyor.

Bu durumda toplum, bir normsuzluk haline, anomiye sürüklenir. Anomi, bireyin davranışlarını yönlendirecek ortak ölçütlerin kalmaması demektir. Böyle bir ortamda insanlar, aynı zamanda hem dindar hem çıkarcı, hem barış yanlısı hem nefret söylemcisi olabilir. Bu çelişki, bireyin kimlik bütünlüğünü zedeler; toplumun da ruhsal dengesi bozulur.

Toplumsal şizofreni, bireylerde olduğu gibi bir tür “kitle benliği bölünmesi” yaratır. İnsanlar, özel yaşamlarında bir düşünceye inanır; ama kamusal alanda onun tersini savunabilir. Çünkü toplumsal baskı, aidiyet ve çıkar kaygısı, bireysel doğruluğun önüne geçer. Bu da bir tür rol yapma zorunluluğu doğurur.

Bu durumda birey, iki farklı benlik arasında gidip gelir: Gerçek benlik, vicdanının sesini dinleyen, içsel olarak doğruyu bilen kişidir ve toplumsal benlik ise uyumlu, sessiz, çoğunluğa benzeyen maskesidir. Sürekli bu iki kimlik arasında yaşamak, ruhsal yorgunluk yaratır. Toplumun genelinde de umutsuzluk, alaycılık, güven kaybı taşıyan bir yorgunluk görülür. Bu belirtiler, bireysel depresyonun değil, kolektif depresyonun işaretleridir.

Toplumsal şizofreniden kurtulmanın yolu, düşünce, söz ve eylem arasında yeniden bütünlük kurmaktan geçer. Bu da yalnızca bireysel değil, kurumsal bir ahlak reformunu gerektirir. Siyasette dürüstlük, toplumda vicdan, medyada doğruluk yeniden değerli hale gelmedikçe bu bölünme derinleşir.

Değişim, gerçeği söyleme cesaretiyle başlar. Çünkü yalanla kurulan hiçbir düzen uzun ömürlü değildir. Toplumlar, kendi çelişkileriyle yüzleşmedikçe özgürleşemez. Her birey, kendi küçük alanında bile tutarlılığı yeniden inşa ettiğinde, büyük sistemlerin ikiyüzlülüğü de çözülmeye başlar.

Düşünce, söz ve eylem arasındaki uçurumu taşıyan toplumsal şizofreni, ne tıbbi bir olay ne de kaçınılmaz bir kaderdir. O, insanların kendi ahlaklarından, kendi sözlerinden uzaklaşmasının sonucudur. Bu yüzden iyileşmenin başlangıcı da, yeniden gerçekle yüzleşme iradesidir. Gerçeğe dönmek, bir toplumun en büyük terapisi iken dürüstlük en etkili ilacıdır.

OTHER ARTICLES BY THE AUTHOR