HALKWEBAuthorsŞam Baharı’ndan Ahmed El Şara/Golani Dönemine: Türkiye–Suriye İlişkilerini Yeniden Okumak

Şam Baharı’ndan Ahmed El Şara/Golani Dönemine: Türkiye–Suriye İlişkilerini Yeniden Okumak

Şam Baharı’nda kaçırılan fırsat, bugün başka bir biçimde geri dönmüş olabilir. Asıl mesele, Türkiye’nin bu kez kısa vadeli projeler yerine kalıcı ve rasyonel bir Suriye politikası kurup kuramayacağıdır.

0:00 0:00

Suriye krizi, hiçbir zaman yalnızca “otoriter bir rejime karşı halk ayaklanması” olarak okunamazdı. En başından itibaren bu coğrafyada yaşanan şey, uluslararası sistemde değişen güç dengelerinin, yerel fay hatları üzerinden yeniden kurulmasıydı. Bugün Şam’da ortaya çıkan tablo –Heyet Tahrir el-Şam’ın başkenti kontrol etmesi, Golani’nin devlet başkanı olarak tanınması ve SDG/YPG’nin sahadan çekilmek zorunda kalması– bu uzun sürecin yeni ama şaşırtıcı olmayan bir evresidir.

Bu noktaya gelmeden önce, hafızayı Şam Baharına geri sarmak gerekir.

Şam Baharı ve Rasyonel Zemin

2000’li yılların başında, Hafız Esad’ın ölmesi sonrasında Beşar Esad’ın, bir nevi zoraki iktidara gelişiyle birlikte Suriye’de görece bir yumuşama dönemi başlamıştı. Siyasal liberalleşme beklentileri sınırlıydı; ancak, dış politikada pragmatik ve rasyonel bir açılım vardı. Türkiye–Suriye ilişkileri bu dönemde tarihinin en iyi seviyesine ulaştı. Vize muafiyetleri, ticaretin artmasıyla, sembolik bir adlandırma düzeyinde bile olsa, Avrupa Birliği’ndeki Schengen Bölgesi modeline atıfla “Şamgen” olarak anılan bir bölgesel entegrasyon projesi tartışılıyordu.

Bu yakınlaşma, yalnızca iki ülkenin çıkarlarına değil, bölgesel istikrara da hizmet ediyordu. Ancak, bu zemin uzun ömürlü olmadı. Çünkü Suriye’nin İran’la kurduğu stratejik ittifak, özellikle küresel düzeyde ABD ve bölgesel güçler düzeyinde İsrail tarafından tolere edilebilir görülmedi. Rejim değişikliği fikri tam da bu noktada devreye sokuldu.

Rejim Değişikliği Israrı ve Çifte Strateji

“Arap Baharı” süreci, Suriye özelinde bir toplumsal dönüşümden çok, jeopolitik bir müdahale alanı olarak kurgulandı. Laik–Baasçı rejimin devrilmesi hedeflenirken, sahada iki araç aynı anda kullanıldı: İslamcı örgütler ve etnik temelli ayrışma stratejileri.

İslamcı gruplar rejimi zayıflatmak için; SDG/YPG ise Suriye’nin kuzeyinde merkezden kopuk, fiilî bir siyasal alan oluşturmak için desteklendi. “IŞİD’le mücadele” gerekçesiyle meşrulaştırılan bu yapı, zamanla Suriye’nin toprak bütünlüğünü hedef alan örtük bir özerklik projesine dönüştü. Bu durum, Türkiye açısından meselenin yalnızca Suriye iç savaşı değil, doğrudan ulusal güvenlik meselesi olarak görülmesine yol açtı.

SDG/YPG Denkleminin Dağılması

Bugün gelinen noktada en dikkat çekici gelişmelerden biri, SDG/YPG üzerinden inşa edilmeye çalışılan bu yapının son derece kırılgan olduğunun ortaya çıkmasıdır. ABD’nin desteğini çekmesiyle birlikte, yıllarca “sahadaki kara gücü” olarak sunulan yapı kısa sürede etkisizleşmiş, sürdürülebilir bir siyasal proje olmadığı anlaşılmıştır.

Bu tablo, önemli bir gerçeği teyit etmektedir:
SDG/YPG, yerel bir toplumsal mutabakatın değil, dış destekli jeopolitik bir tasarımın ürünüdür. Destek ortadan kalktığında, proje de dağılmıştır. “Suriye Kürdistanı” söylemi, sahada karşılık bulmamış ve fiilen gündemden düşmüştür.

Yeni Dönem ve Zorunlu Normalleşme

Bugün Şam’da ortaya çıkan yeni iktidar yapısı ve Türkiye–Suriye ilişkilerinin hızla normalleşmesi, ideolojik bir yakınlaşmadan daha çok jeopolitiğin dayattığı bir zorunluluğun sonucudur. Türkiye açısından artık öncelik; sınır güvenliği, Suriye’nin toprak bütünlüğü ve sahada muhatap alınabilecek merkezi bir otoritenin varlığıdır.

Bu açıdan bakıldığında, Şam Baharı döneminde mümkün olan ama yarım kalan rasyonel ilişki zemini, farklı aktörlerle de olsa yeniden kurulmaktadır.

Sonuç: Değişen Aktörler, Değişmeyen Gerçek

Suriye dosyası bize şunu açık biçimde göstermektedir:

Aktörler değişebilir, rejimler dönüşebilir; ancak coğrafya ve jeopolitik sabitler değişmez. Türkiye için Suriye, ideolojik tercihlerle değil; devlet aklı, güvenlik dengeleri ve bölgesel istikrar üzerinden okunması gereken bir dosyadır.

Şam Baharı’nda kaçırılan fırsat, bugün başka bir biçimde geri dönmüş olabilir. Asıl mesele, Türkiye’nin bu kez kısa vadeli projeler yerine kalıcı ve rasyonel bir Suriye politikası kurup kuramayacağıdır.

OTHER ARTICLES BY THE AUTHOR