HALKWEBAuthorsÖzgürlük

Özgürlük

Ezmeden, hor görmeden, birbirini tanıyarak, helalleşerek, saygı duyarak ve insan kalmanın büyüsünü koruyarak yaşayabilmek…

0:00 0:00

Savaşlar bir sabah ansızın başlamaz.
Haritalar yıllar önce çizilir. Kırılganlıklar sabırla ölçülür.
Toplumların sinir uçları tek tek not edilir.
Sonra bir gün, düğmeye basılmış gibi görünür.
Oysa o düğme yeni değildir; yalnızca zamanı gelmiştir.

Bugün İran konuşuluyor.
“Neden yalnız kaldı?” deniyor.
“Neden büyük bir küresel tepki yok?” diye soruluyor.
Ama belki de asıl soru şudur:
İran gerçekten yalnız mı, yoksa herkes kendi satranç hamlesini mi bekliyor?
Rusya kendi savaşına gömülmüş durumda.
Çin ise temkinli davranıyor; ticaret yollarını, ekonomik dengeleri ve uzun vadeli planlarını riske atacak askerî angajmandan özellikle kaçınıyor.
İsrail güvenlik doktrinini her şeyin önüne koyuyor ve bu denkleme Amerika Birleşik Devletleri de stratejik destek veriyor.
Bu tablo, güç dengesi gerçeğidir. Çünkü krizler aynı zamanda dengeleri yeniden ayarlama fırsatıdır.

Yıllardır özgürlük bahanesiyle ülkelerin haritaları yeniden çizilmektedir.
Irak “demokrasi” vaadiyle bombalanmış,
Libya “insani müdahale” söylemiyle parçalanmıştır.
Sonuçta özgürlük mü gelmiştir, yoksa yeni bir istikrarsızlık mı üretilmiştir?
Bu coğrafyada yöntem çoğu zaman benzerdir:
Toplumların kırılgan noktaları ölçülür.
Hassasiyetler analiz edilir.
İç fay hatları dikkatle izlenir.
Çünkü modern savaşlar yalnızca cephede yapılmaz.
Savaş algıda yapılır, ekonomide yapılır, içerdeki güvensizlik duygusunda yapılır.
And
“siz–biz” söylemleri ile toplumlar farkında olmadan fay hatlarının bir tarafına yerleştirilir.
Özgürlüğü elinden alınan insanlara sonra özgürlük hediye olarak sunulur.
Oysa hediye edilen özgürlük çoğu zaman başka bir bağımlılığın ambalajıdır.
Bu nedenle bir toplumun geleceği, başka güçlerin stratejik hesap defterine yazıldığında sonuç çoğu zaman orada yaşayan halkın lehine olmaz.

Savaşların kazananı çoğu zaman masa başında oturup plan yapanlardır. Kaybedeni ise haritanın üzerinde yaşayan insanlardır.
Satranç tahtasında taşlar konuşmaz.
Onlar sürülür.
And the most dangerous thing is this:
Avrupa’nın özgürlüğüne hayran olan, Amerika Birleşik Devletleri demokrasisini dillerinden düşürmeyen kimi insanlar, kendi ülkesinde yan yana yaşadığı insanın farklılığına tahammül edemez.
Kendi toplumunun inanç renklerine ve yaşam biçimlerine yukarıdan bakanların özgürlük hayranlığı rahatsız edicidir. Çünkü onların özgürlüğü, eşitliğin değil; içselleştirilmiş bir üstünlük kompleksinin ürünüdür. Özgürlük dedikleri şey, başkasının aynasında kendine değer arayan bir zihnin süslü vitrinidir.
Oysa özgürlük, efendinin dilini kusursuz konuşmak değildir; kendi sesini kaybetmeden konuşabilmektir.
Hayranlıkla örnek gösterilen özgürlükçü ülkeler, müdahil oldukları coğrafyaların toplumsal fay hatlarını dikkatle inceler. O fay hatlarını kırmaktan çekinmezler; çünkü kırılma, çoğu zaman yeni bir düzen kurmanın en hızlı yoludur.

Etnik gerilimleri, mezhepsel ayrışmaları, sınıfsal öfkeleri, bastırılmış kimlikleri…
Hepsi ölçülür, haritalandırılır. Üstelik bu haritalar tuzaklarla doludur.
Tuzakların yerini çoğu zaman herkes bilir;
Ama bazen insanlar bile bile o kapanlara doğru yürür.
Çünkü tuzaklar sahte özgürlük vaatleriyle örtülmüştür.
Batı özgürlük anlayışını sadece kendisi için isteyen, ama ülkesindeki ötekileri yok sayan sömürgeci zihinler bu tuzakların kurulmasına bilerek ya da bilmeyerek katkı sağlar.
Oysa özgürlük uzaklarda değil, tam yanı başımızdadır.
Ama bazen ulaşmamız istenmez.
Bazen birisi çıkar ve aynı kelime dizisini tekrarlar. Bu kelime öbeği özgürlüğün anahtarıdır. Ama görebilene…
Sihir gibidir.
Kulağa şarkı gibi gelir.
“Hak, hukuk, adalet…”
Ritmi vardır, tekrarı güzeldir, insanın içine çabuk yerleşir.
Söylerken iyi hissettirir ama üzerinde fazla durulmaz.
Oysa bazen bir kelimenin gücünü anlamak için yalnızca nasıl söylendiğine değil, neyi çağırdığına bakmak gerekir. Çünkü bazen ses getiren şey silah değil, vicdanın sessiz ama kararlı yürüyüşüdür.
Ve ilk kelime:
Hak, yardım değildir; insanın başını eğmeden talep edebildiği şeydir.
Eğitim, sağlık, barınma ve ulaşım… Bunlar, doğduğumuz andan itibaren hepimizin hakkı olan temel insani gereksinimlerdir.
“Verilirse iyi olur” denilen şeyler değil, yani zaten olması gerekenlerdir.
O yüzden bazı Kuzey Avrupa ülkelerinde sosyal destek konuşulurken kimse “yük oluyor muyum?” diye sormaz.
Çünkü orada mesele iyilik değil, eşit yurttaşlıktır.
Ve bu topraklarda “hak” yalnızca bir hukuk kavramı değildir; bir varoluş kelimesidir. El-Hakk ismiyle anılan inancın gölgesinde büyürüz. Kul hakkıyla vicdanı, insan hakkıyla evrenselliği öğreniriz.
“Benim hakkım” dediğimizde varlığımızı ilan eder, “hakkını helal et” dediğimizde kalbimizin kapısını aralarız. Doğarken haklarımızdan söz eder, ölürken arkamızdan “hakkını helal ediyor musun?” sorusunu bırakırız.
Çünkü biz, dünyaya hakla göz açar, hakla vedalaşırız. Hak, yalnızca talep edilen bir pay değil; insanın onurudur. İnsanlığın hem bireysel hem de kolektif hafızasıdır.
Tekrarlanan ikinci kelime:
Hukuk hakkın yerini bulması ve yalnız kalmaması için vardır.
Hukuk güçlüye dokunamıyorsa, vergiyi kolay olandan alıp zor olandan alamıyorsa, devlet hakem değil taraf oluyorsa, o zaman hukuk vardır ama güvence yoktur. Böyle bir durumda geriye kalan şey, yalnızca güçlünün hukuku olabilir. Çünkü hukuk, ancak haklıyı haksızdan ayırabildiği ve hakkı güçlüden değil, hak edenden yana kullanabildiği ölçüde insanı korur.
And
Adalet; çoğu zaman eşitlik sanılır. Oysa adalet, herkesin aynı şeyi alması değil, kimsenin insan onurunu kaybedecek kadar aşağı itilmemesidir.

Eşitlik bazen matematikle ilgilidir; Adalet ise vicdanla.
Yağmur yağdığında herkese aynı şemsiyeyi vermek eşitliktir.
Ama kimi evinde yaşarken kimi sokakta kalıyorsa, sadece aynı şemsiyeyi vermek adalet değildir.
Bu yüzden sürekli aynı ülkelerin özgürlük ve adalet sistemlerini örnek veriyoruz.
Mükemmel oldukları için değil;
İnsanı sistemin dışına atmamakta ısrar ettikleri için.
Eğer bir toplum kendi içinde hak, hukuk ve adalet zeminini kuramazsa, dışarıdan gelecek hiçbir müdahale o zemini kalıcı kılmaz.
Tarih, özgürlüğün tanklarla, yaptırımlarla ya da zorla getirilemediğini defalarca göstermiştir. Özgürlük insanın doğasında vardır. Fakat hak, hukuk ve adalet yalnızca belli güçlerin yararına kullanıldığında, insanı insandan ayıran ve insanı insana ezdiren düzenler ortaya çıkar. Böyle düzenler, bir grubun diğer insanlar üzerinde tahakküm kurmasına ve modern köleliğe zemin hazırlar.
Bu nedenle İran gibi ülkelerin geleceği ne yalnızca içerideki baskılara, ne de dışarıdan dayatılacak çözümlere teslim edilebilir.
Çünkü özgürlük, zorbalıkla ya da sömürgeci zihinlerle inşa edilmez. Böyle düzenlerde değişen yalnızca efendiler olur; sıradan insan yine köleleşir, insanlık ise aynı acıyı farklı yüzlerde yaşamaya devam eder.
Hak- hukuk- adalet insanın doğal nefesidir.
Ve özgürlüğün anahtarıdır.
Dünyanın en büyük sınavı birlikte yaşama kültürünü unutmamaktır.
Çünkü bazen kahve içtiğimiz insan, iç ve dış dinamiklerin sessiz dokunuşuyla, farkında olmadan başka birine dönüşebilir.
Maalesef dünya, komşusunun ertesi sabah komşusunu öldürmeye gidebileceği acı örneklerle doludur.
O yüzden demokrasi yalnızca bir yönetim biçimi değil, ötekini anlamaya çalışmak, algılarla oynayan güçlere karşı uyanık olmak ve halkı bölerek siyasi kazanç arayan dillere karşı birlikte durmaktır.
Hak, hukuk ve adaletin özü de budur:
Ezmeden, hor görmeden, birbirini tanıyarak, helalleşerek, saygı duyarak ve insan kalmanın büyüsünü koruyarak yaşayabilmek…
İnsan kalmanın aydınlık tılsımını kaybedersek, karanlığın büyüsünün bizi korkunç bir varlığa dönüştürmesi hiç de zor olmaz.
Çünkü bazen güç, insanı büyüleyen ama insanlığından koparan sessiz bir kara büyüye dönüşebilir.
Peki gerçekten biz, hak, hukuk ve adaletin o büyüsünü anlayabildik mi?
Ya da kendimizi o büyünün çağrısına teslim edecek kadar insan kalabildik mi?

OTHER ARTICLES BY THE AUTHOR