HALKWEBAuthorsMezopotamya’nın Kırılan Hafızası, Kürtlerin İslam’la Buluşması: Koçgiri-Dersim’de Yok Edilen Medeniyetin Gerçek Yüzü

Mezopotamya’nın Kırılan Hafızası, Kürtlerin İslam’la Buluşması: Koçgiri-Dersim’de Yok Edilen Medeniyetin Gerçek Yüzü

Koçgiri’nin bastırılması, yalnızca askeri bir operasyon değil, bölgedeki Ocak yapısını, Aşiret otoritesini ve Alevi-Kürt kimliğini hedef alan bir tasfiye hareketiydi.

0:00 0:00

Kürtlerin İslam’la buluşması, çoğu tarih anlatısında basit bir “Din Değiştirme” süreci gibi sunulsada, gerçekte bu dönüşüm Mezopotamya’nın binlerce yıllık kültürel sürekliliğini hedef alan çok kapsamlı bir siyasal mühendisliktir. İslam öncesi Kürt topluluklarının Zerdüş, Yezdani inançlar, yerel İrani kültürler ve Mezopotamya’nın kadim doğa merkezli kültürlerle şekillenen dünyası, Arap fetihleriyle başlayan ve Osmanlının Sunni-İslam, Cumhuriyetin Turancı-Türk ideolojisiyle devam eden merkezileştirme baskısıyla kan, baskı, tahakküm ve demografik yapıyı değiştirmekle dönüştürülmüştür. Bu dönüşüm, yalnızca inanç alanında değil, toplumsal örgütlenme, Aşiret yapısı, Ocak sistemi, kutsal mekanlar ve sözlü kültür üzerindede derin kırılmalar yaratmıştır.

Kürtlerin İslam’la buluşması, bir “Gönüllü Kabul” değil, askeri fetih, vergi rejimi, yerel elitlerin çıkarları ve Devlet-Tarikat ittifakının belirlediği tarihsel bir zorunluluk olarak şekillenmiş. Bu nedenle, Kürtlerin Zerdüştlükten Sünni-İslam’a geçişi, hem siyasal baskının hemde kültürel sürekliliğin içiçe geçtiği karmaşık bir tarihsel sahnedir.

Arap fetihleri ve yayılmacı döneminde Kürt coğrafyası, Sasani-Bizans savaşlarının yorgunluğu içinde, yeni bir siyasal gücün yükselişiyle karşılaştı. Raşidun ve Emevi ordularının bölgeye girişi, yalnızca askeri bir hakimiyet değil, aynı zamanda vergi düzeni, nüfus hareketleri ve yerel otoritelerin yeniden tanımlanması anlamına geliyordu. Müslüman olan topluluklar sürgün ve haraç yükünden kurtuluyor, Devletle uyumlu aşiretlere yeni statüler kazanıyordu. Bu durum, yerel beylerin ve şeyhlerin İslam’ı kabul ederek yeni düzenin parçası olmasını teşvik ediyorken, halk ise bu hiyerarşik yapının doğal bir uzantısı olarak Sünnileşmeye zor ve baskı yoluyla yönlendirildi. Böylece İslam’ın Kürt coğrafyasına yayılışı, hem zorunlu uyumun hemde pragmatik ittifakların belirlediği bir süreç olarak ilerledi. Bu süreçte eski inanç unsurları tamamen yok olmadı, Tasavvuf, Ocak Kültürü ve yerel ritüeller içinde dönüştürülerek yaşamaya devam etti.

Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde Kürtlerin Sünnileşmesi, tarikatların ve Şeyhlerin etkisiyle daha kurumsal bir nitelik kazandı. Nakşibendi ve Kadiri tarikatları, hem dini otorite hemde siyasal aracılık rolü üstlenerek bölgedeki toplumsal yapıyı yeniden şekillendirdi. Osmanlı, Safevi Şiiliğine karşı Kürt coğrafyasını bir Sünni tampon bölge olarak örgütledi, bu nedenle Sünni Şeyhler desteklenirken, Alevi-Kızılbaş topluluklar “Tehdit” olarak kodlandı. Bu politikalar, Kürt aşiretlerinin önemli bir bölümünün Sünni-İslam’la buluşmasını hızlandırdı, ancak bu buluşma, Devlet-Tarikat ve Aşiret üçgeninde kurulan bir siyasal sözleşme niteliği taşıyordu. Buna karşın Dersim, Koçgiri ve çevresindeki Alevi-Kızılbaş yaşam kültüründe olan topluluklar, bu merkezileştirici baskıya direndikleri için hem Osmanlı hem Cumhuriyet döneminde Katliam, Soykırım ve Demoğrafik yapının değiştirilmesi ile sürekli zorlukların yaşatılması için hedef haline geldiler.

Koçgiri 1920-1921 hareketi, yalnızca bir “İsyan” değil, Kürt ulusal talepleriyle Alevi-Kızılbaş kimliğinin korunması arasında kurulan özgün bir siyasal hattı temsil ediyordu. Bölgedeki Aşiretler, Sevr Antlaşması’nın öngördüğü özerklik tartışmalarınında etkisiyle Ankara hükümetinden hak talep ettiler, ancak yeni kurulan Cumhuriyet, bu talepleri Devlet otoritesine tehdit olarak gördü. Koçgiri’nin bastırılması, yalnızca askeri bir operasyon değil, bölgedeki Ocak yapısını, Aşiret otoritesini ve Alevi-Kürt kimliğini hedef alan bir tasfiye hareketiydi. Bu tasfiye, Cumhuriyet’in ilerleyen yıllarda Dersim’de uygulayacağı daha kapsamlı “Tedip ve Tenkil” politikalarının habercisi niteliğindeydi. Koçgiri, Devletin Mezopotamya’nın çoğul kimliklerine karşı geliştirdiği merkezileştirici refleksin ilk büyük kırılma noktalarından biri oldu.

Dersim 1937-38 ise, resmi söylemin ötesinde, hem demografik hem kültürel bir imha süreciydi. Alevi-Kızılbaş inanç sistemi, Ocak ve Aşiret örgütlenmesi, ana erkil toplumsal yapı ve Dağ-Ziyaret merkezli kutsal mekanlar, Cumhuriyet’in tekçi Ulus-Devlet projesiyle açık bir çelişki içindeydi. Devlet, Dersim’i “Medenileştirilmesi Gereken Bölge” olarak kodladı ve zorunlu iskan, sürgün, köy yakmaları, toplu infazlar ve çocukların ailelerinden koparılması gibi yöntemlerle bölgenin toplumsal dokusunu kırmayı hedefledi.

Seyyitlerin ve Aşiret önderlerinin tasfiyesi, yalnızca siyasal otoriteyi değil, aynı zamanda ruhani hafızayıda yok etmeyi amaçladı. Dersim, Mezopotamya’nın kadim kültürel sürekliliğinin Devlet eliyle kesintiye uğratıldığı en dramatik örneklerden biri olarak tarihe geçti. Yani bu coğrafyada HTŞ ve onun asıl ideolojik hattı Epstein hep vardı, şimdi çıkarları çelişince sayfa sayfa pislikleri su yüzüne çıktı.

Sünni-İslam’daki şeyhler ile Alevi-Kızılbaş seyyitleri arasındaki fark, çoğu zaman “İki ayrı Gelenek” gibi sunulsada, tarihsel kökleri aynı toplumsal yapının farklı siyasal kaderlerine dayanır. Her iki tarafda Soy, Ocak, Keramet ve topluluk önderliği üzerinden şekillenir, ancak Devletle kurdukları ilişki onları birbirinden ayırır.

Sünni-Şeyhler, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinde çoğu zaman Devletle uyumlu bir rol üstlenmiş, vergi toplama, asker sağlama ve toplumsal düzeni koruma gibi işlevlerle siyasal yapının parçası haline gelmiştir. Buna karşılık Alevi-Kızılbaş Seyyitleri, Devlet tarafından “Sapma”, “Tehdit” ve “İsyancı Potansiyeli” taşıyan unsurlar olarak görülmüş, bu nedenle baskı, sürgün ve katliam politikalarının hedefi olmuşlar. Bu ayrışma, aynı kültürel kökün iki farklı siyasal yorumu olarak okunmalıdır.

İslam, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinin ortak çizgisi, Mezopotamya’nın çoğul, özerk ve katmanlı kültürünü “Yönetilmesi zor bir Tehlike” olarak görmeleridir. Bu nedenle her dönem, kendi ideolojik diliyle “Zıt Kültürler” icat etmişler. Sünni-Alevi, Türk-Kürt, Merkez-Taşra gibi ikilikler üzerinden toplumsal mühendislik yürütülmüştür. Bu ikilikler, hem şiddeti meşrulaştırmış hemde Mezopotamya’nın binlerce yıllık medeniyet birikimini hedef almıştır.

Koçgiri ve Dersim, Katliamların temelinde yatan esas neden, bu uzun vadeli planın en görünür halkalarıdır, ancak mesele yalnızca iki bölgenin değil, tüm Mezopotamya’nın kültürel hafızasının sistematik biçimde silinmesidir. Bugün hala süren kimlik tartışmaları, bu tarihsel kırılmaların güncel yansımalarıdır ve Mezopotamya’nın çoğulcu mirasının yeniden hatırlanması, bu coğrafyanın geleceği için hayati önem taşımaktadır.

OTHER ARTICLES BY THE AUTHOR