HALKWEBAgendaKutup Yıldızı

Kutup Yıldızı

Kutup yıldızı hâlâ yerinde duruyor. Önemli olan, pusulayı yeniden oraya sabitleyebilmekte.

“Orta Asya’dan Avrupa’ya bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket bizim…”

Nazım Hikmet’in bu dizeleri, vatan sevgisinin yalnızca bir toprak parçasına değil, tarihe, hafızaya ve geleceğe duyulan tutkulu bağlılık olduğunu anlatır. Hiç kimse memleketine içten gelen sevgisini bu kadar güçlü ve yalın ifade edemez. Nazım’ın “kısrak başı”na benzettiği bu memleketi ben de bir gemiye benzetmek istiyorum.

Yüz yıl önce bu gemi, rotasını ülkeyi “muasır medeniyetler seviyesinin üstüne” çıkarmaya çevirmiş; pusulasını aklın, bilimin ve çağdaşlığın kutup yıldızına sabitlemişti. O geminin mürettebatı sıradan insanlar değildi. Yıkılmış, tarih sahnesinden silinmek istenen bir imparatorluğun küllerinden yeni ve egemen bir devlet kurmak üzere yola çıkan liyakatli kadrolar ve 20. yüzyılın dâhi kaptanı Mustafa Kemal Atatürk vardı.

Altı asırlık Osmanlı İmparatorluğu’nun tükenmiş enkazından, bilimin ışığında genç ve bağımsız bir Türkiye Cumhuriyeti doğdu. Emperyalist paylaşım planlarına karşı Anadolu’da örülen direniş duvarı, kurucu iradenin kararlılığıyla yükseldi. O irade, parçalanmak istenen Osmanlı gemisini adeta bir Nuh’un Gemisi’ne dönüştürdü; 1920’de “tam yol ileri” komutuyla uygarlık yolculuğu başladı.

Ancak 1938’de kaptanını kaybeden bu gemi, sonraki yıllarda aynı istikamette ilerleyemedi. 1946’dan itibaren çok partili hayata geçişle birlikte kaptan köşküne oturanlar, çoğu zaman rotayı kendi siyasal ve sınıfsal limanlarına çevirdi. Kimi batıya dümen kırdı, kimi doğuya; geminin önünde ve arkasında farklı yönlere çeken kaptanlar oldu. Sonuçta pusulası çağdaş uygarlığı gösteren bu gemi, yaklaşık seksen yıldır bir fasit daire içinde dönüp durmaktadır.

Bu savrulmanın temel nedeni, kaptanların gerçek anlamda halk iradesiyle belirlenmemesi, siyasal tercihlerin çoğu zaman görünmeyen güç odaklarının etkisi altında şekillenmesidir. 1950’lerden itibaren ülke, üretimden ve kamucu kalkınma modelinden uzaklaştırılarak ithalata dayalı bir tüketim ekonomisine yöneltildi. Tarımda makineleşme adı altında köylü toprağından koparıldı; sanayileşme stratejisi yerine dışa bağımlı bir büyüme modeli benimsendi.

Marshall Planı ve devamındaki ekonomik yönelimler, başlangıçta kalkınma umudu olarak sunulsa da uzun vadede ülkeyi dış finans çevrelerine bağımlı hâle getirdi. IMF ve World Bank ile kurulan ilişkiler, ekonomik egemenliğin önemli ölçüde uluslararası sermaye hareketlerine bağlanmasına yol açtı. Güvenlik gerekçesiyle girilen NATO üyeliği ise dış politikada yeni bir eksen oluşturdu.

Bugün küresel güçler, yalnızca sanayi üretimi üzerinden değil; bilişim teknolojileri, veri ekonomisi ve yapay zekâ alanlarında kurdukları hâkimiyetle yeni bir bağımlılık dönemi yaratmaktadır. Sanayi devrimini ıskalayan imparatorlukların tarih sahnesinden çekildiğini biliyoruz. Aynı şekilde, dijital ve yapay zekâ devrimini ıskalayan toplumlar da ya marjinalleşecek ya da yeni sömürge düzeninin edilgen aktörleri hâline gelecektir.

Dolayısıyla mesele yalnızca geçmişe dair bir muhasebe değil, geleceğe dair bir yön tayinidir. Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında ihtiyaç duyulan şey; bilimi, hukuku, adaleti ve ahlâkı yeniden pusula hâline getiren bir toplumsal sözleşmedir. Üretimi önceleyen, eğitimi kamusal bir hak olarak güçlendiren, savunma ve teknolojide bağımsızlığı hedefleyen bir kalkınma anlayışı olmadan bu gemi hedefine ulaşamaz.

Meşruiyetini gerçekten milletten almayan, halkın iradesini yalnızca sandıkla sınırlı gören hiçbir kaptan bu gemiyi çağdaş uygarlık limanına taşıyamaz. Çünkü bir geminin rotasını belirleyen yalnızca kaptanı değil, aynı zamanda bilinçli ve kararlı mürettebatıdır.

Kutup yıldızı hâlâ yerinde duruyor. Önemli olan, pusulayı yeniden oraya sabitleyebilmekte.

Konuk Yazar: Şahin Metin

YOU MAY BE INTERESTED IN