Ortadoğu’nun tarihsel akışı, yüzeyde değişiyormuş gibi görünse de, derinlerde aynı siyasal kodlarla ilerleyen bir nehir gibidir; yatağı hiç değişmez, yalnızca suyun rengi koyulaşır, akışın sesi sertleşir, taşıdığı hafıza daha ağır bir hal alır. Bugün Suriye’de HTŞ ile Kürt güçleri arasında yaşanan çatışmalar, ABD, AB ve Türkiye ekseninin Arap aşiretlerini yeniden araçsallaştırması ile İsrail’in bölgesel mimarisinin buna eklemlenmesi, aslında bu kadim nehrin yeni bir kıvrımıdır. Bu coğrafya, Muaviye’nin Şam valiliğinden beri aynı devlet aklının üzerinde ilerliyor; iktidarın kutsallaştırıldığı, muhalefetin şeytanlaştırıldığı, halkların iradesinin sürekli bastırıldığı bir siyasal çizgi hiç kesintiye uğramadan bugüne taşınıyor. Tarih burada tekerrür etmiyor; hiç durmadan kanayarak devam ediyor, her kuşakta yeni bir yara açarak kendini yeniden üretiyor.
Muaviye’nin Ali’ye karşı yürüttüğü Sıffin siyaseti, yalnızca bir iktidar mücadelesi değildi, İslam’ın Siyasal bir araç haline getirildiği tarihsel kırılmanın başlangıcıydı. Muaviye, yenilgiyi mağduriyete çevirerek yalnızca bir savaş kazanmadı; bir devlet aklı yarattı, bir yönetim biçimi inşa etti, bir zihniyet kodu üretti. Bu akıl, Yezid’i veliaht tayin ederek kurumsallaştırdı ve Kerbela’da yaşanan katliam, bu zihniyetin kanla yazılmış manifestosu oldu. Kerbela, yalnızca bir tarihsel olay değil; Ortadoğu Emevi saltanaı olan, İslam-Devleti aklının kurucu şiddetidir. Bugün İŞİD’in kestiği başlar, El-Kaide’nin bombaları, El-Nusra’nın infazları bize çok net bir şey anlatıyor: Bu örgütler yeni bir barbarlık değil; Emevi siyasetinin modern versiyonlarıdır. Bölgesel devletlerin desteğiyle büyüdüler; Türkiye’nin yıllarca sağladığı lojistik ve siyasi kolaylıklar, ABD ve AB’nin bölgeyi dizayn etme hesapları, İsrail’in güvenlik stratejisiyle, Hepsi aynı tarihsel damara dokunuyor: Siyasal İslam’ın şiddet üretme kapasitesi.
Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan çizgi, Kürtlerin statüsünü engelleme konusunda şaşırtıcı bir süreklilik gösterir. Osmanlı’nın Kürt beyleriyle kurduğu yarı özerk düzen, çoğu zaman bir statü tanıma olarak sunulsa da, aslında merkezileşme sürecinin ertelenmiş bir aşamasıydı. Tanzimat’la birlikte bu coğrafya doğrudan hedef alındı; Kürt bölgeleri askeri ve idari olarak yeniden düzenlendi, yerel güçler tasfiye edildi. Cumhuriyet döneminde ise bu çizgi modern ulus-devlet refleksleriyle yeniden üretildi; isyanlar bastırıldı, diller yasaklandı, kimlik inkar edildi. Kürtlerin siyasal özne olma ihtimali, Osmanlı’dan bugüne devlet akıllarının ortak korkusu oldu. Bu korku, kimi zaman “BÖLÜNME” paranoyasıyla, kimi zaman “GÜVENLİK” söylemiyle, kimi zaman da “MEZHEPSEL DENGE” bahanesiyle meşrulaştırıldı.
Arap devlet aklı da bu çizginin dışında değildi. Suriye’de 1962 nüfus sayımıyla yüzbinlerce Kürt vatandaşlıktan çıkarıldı; “ARAP KEMERİ” projesiyle Kürt bölgeleri demografik olarak parçalandı, yerlerine Arap aşiretleri yerleştirildi. Irak’ta Enfal, Halepçe ve Araplaştırma politikaları, Baas rejimlerinin Kürt statüsüne karşı sistematik refleksinin en kanlı örnekleriydi. Bu politikalar yalnızca birer güvenlik uygulaması değil; Emevi siyasetinin modern devlet formunda yeniden üretilmesiydi. Bugün İdlib’de, Afrin’de, Serêkaniyê’de yapılan nüfus kaydırmaları, Emevi siyasetinin modern jeopolitik versiyonudur; halkların iradesi yeniden mühendislik masalarında şekillendiriliyor.
İran da bu tarihsel çizginin dışında değildir. Safevi mirasının Alevi-Kızılbaş topluluklarla kurduğu gerilim, bugün Rojhilat’ta uygulanan baskı politikalarıyla devam ediyor. İran’ın Kürt statüsüne karşı refleksi, yalnızca ulusal güvenlik kaygısıyla açıklanamaz; bu, tarihsel bir devlet aklının güncel versiyonudur. Suriye sahasında Şii milisler üzerinden kurduğu denge, Kürtlerin statü kazanmasını engelleme refleksinin bölgesel bir uzantısıdır. Böylece dört devlet Türkiye, İran, Irak, Suriye Kürt statüsüne karşı Ortadoğu’nun en istikrarlı “Devletler Arası İttifakı”nı oluşturur. Bu ittifak, halkların değil, devletlerin ortak korkusunun ürünüdür.
Uluslararası sistem de bu tabloyu tamamlayan üçüncü halkadır. ABD, AB ve Rusya’nın Kürtlerle ilişkisi hiçbir zaman stratejik bir ortaklık olmadı; her zaman “yönetilebilir bir dosya” mantığıyla ele alındı. Soğuk Savaş boyunca Kürt hareketleri jeopolitik pazarlık unsuru yapıldı; 1991 sonrası uçuşa yasak bölge hem koruma hem kontrol mekanizmasıydı. Bugün Suriye’de ABD’nin “denge siyaseti”, Kürt statüsünü sürekli askıda tutuyor; Kürtler uluslararası sistem için hala bir özne değil, bir araç olarak görülüyor. Bu araçsallaştırma, bölgesel devlet akıllarıyla birleştiğinde Kürtlerin statü mücadelesi sürekli ertelenen bir hakka dönüşüyor. Devlet akıllarının bu kadar sert refleks göstermesinin nedeni, Kürt hareketlerinin tarihsel dönüşümüdür. Aşiret düzeninden modern siyasal özneleşmeye geçiş, 20. yüzyılda ulusal hareketlerin yükselişi, Rojava’da ortaya çıkan yeni siyasal modeldir. Bu dönüşüm, bölgedeki iktidar bloklarının tüm ezberlerini bozdu. Kürtlerin yalnızca bir etnik topluluk değil, bir siyasal özne olarak ortaya çıkması, Ortadoğu’nun tarihsel güç dengelerini sarsan bir gelişme oldu. Bu nedenle Kürt statüsü, bölgesel devlet akılları için bir “tehdit” değil, bir “korku” haline geldi.
Kerbela yalnızca Şii hafızasının değil, tüm mazlum halkların kolektif bilinçaltının kırılma noktasıdır. Alevi-Kızılbaş topluluklarının yüzyıllardır yaşadığı katliamlar, sürgünler, zorla Sünnileştirme politikaları, demografik mühendislik uygulamalarının tüm uygulamalar Muaviye ile başlayan ve günümüzde hala devam eden bir çizginin parçalarıdır. Kerbela’dan Dersim’e, Maraş’tan Sivas’a uzanan kanlı zincir, bugün Suriye’de yeniden örülüyor. Siyasal İslam’ın ürettiği şiddet, yalnızca bir ideolojik tercih değil; tarihsel bir devlet aklıdır. Bu akıl, halkların hafızasında kapanmayan yaralar açarak kendini yeniden üretir.
Bu coğrafyanın temel sorunu, İslam-Terörünün tarihsel süreçte siyasal bir kimliğe dönüştürülmesiyle ortaya çıkan kırılmaların hiçbir zaman onarılamamış olmasıdır. Halklar kendi tarihleriyle yüzleşmedikçe, dış güçlerin müdahalelerine karşı ortak bir irade geliştirmedikçe, siyasal İslam-Terör mangaları Tarikatların ürettiği şiddeti aşmadıkça Kerbela yalnızca bir tarihsel olay olarak kalmayacak; her kuşakta yeniden yaşanacak. Bugün Suriye’de yaşananlar, tarihin bir tekrarı değil; bitmeyen bir Kerbela’nın yeni perdesidir. Bu perde kapanmadıkça, Ortadoğu halkları kendi kaderlerini tayin edemeyecek; eğemen Devlet akılı halkların iradesinin önüne set çekmeye devam edecektir.
