Burası bir göç coğrafyası.
Burada kimse doğduğu yerde ölmez.
Babam Sivas’ta doğdu, İstanbul’da öldü.
Amcam Sivas’ta doğdu, Almanya’da öldü.
Bu bir “azınlık meselesi” değil.
Bu, bu topraklarda yaşayan herkesin kaderi.
Müslüman da gider, gayrimüslim de; Türk de gider, Kürt de, Ermeni de.
Çünkü bu coğrafya insanı tutmaz, iter.
Binlerce yıllık medeniyetler “biz bu toprakların sahibiyiz” He said.
Sonra mezarlık oldular.
Toprak kaldı, iddia kaldı, insanlar gitti.
Devletler kalıcı olduğunu sandı.
Sınırlar çizildi, bayraklar asıldı, nutuklar atıldı.
Ama insan yine yerinden oldu.
Çünkü burada düzen, insanı yaşatmak için değil; yönetmek için kuruldu.
Bugün 58 yaşındayım.
Daha dün ilkokulda yaptığım yaramazlıkları hatırlıyorum.
Arada geçen şey “hayat” değil;
borç, korku, itaat ve beklemek.
Ne ürettik?
Ne bıraktık?
Çoğumuz sadece hayatta kaldı.
O da şanslıysak.
Mezarlıklar “çok önemli” insanlarla dolu.
Hepsinin yarım kalmış projeleri, bitmeyen davaları, tamamlanamayan hayalleri vardı.
Ama devlet devam etti.
Sistem tıkır tıkır işledi.
Askerlik gibi…
“Bitecek” dediler.
Benim askerlik bitti, 30 yıl geçti; askerlik hâlâ bitmedi.
Çünkü mesele birey değil, mekanizma.
Dünya dönüyor.
Sistem çalışıyor.
İnsan öğütülüyor.
Kavgalarımız, hırslarımız, egolarımız…
Hepsi bize ait sanıyoruz ama çoğu bize öğretildi.
Daha çok çalış, daha çok tüket, daha çok sus.
Mutluluğu ertelerken ömrü bitir.
Her hafta mezarlığa gidiyoruz.
Kırkında, senesinde dua ediyoruz.
Ama aynı mezarlıkları her gün büyüten düzeni sorgulamıyoruz.
Basit bir deney yapalım:
Hayatlarımızı bir naylon torbaya koyalım.
Kibir, korku, hırs, suskunluk, yanlışlar…
Karıştıralım.
Çıkan kokuya katlanabilir miyiz?
Değmez.
Ama bu coğrafyada “değer mi” diye soran hep az oldu.
Çünkü bu topraklar
barışla değil, çatışmayla;
adaletle değil, güçle;
insanla değil, ihtiyaçla yönetildi.
O yüzden bugün pazar.
Mezarlıklara girin.
Huzurevlerine uğrayın.
Ve şunu düşünün:
Bu düzen kimin için yaşıyor,
biz neden sadece ölüyoruz?
Herkese iyi pazarlar.
Kalın sağlıcakla.
