HALKWEBAuthorsIsrael's “Existential Threat” Perception, the US/Israel-Iran War and the New Order of Alliances

Israel's “Existential Threat” Perception, the US/Israel-Iran War and the New Order of Alliances

The war between the US-Israeli line and Iran is not just a regional military showdown.

0:00 0:00

Ortadoğu’da İsrail ve ABD’nin İran’a saldırılarıyla başlayan savaş, yalnızca bu üç ülke arasındaki askeri bir çatışma olarak değerlendirilmemelidir. Bu gelişme, hem İsrail devletinin güvenlik anlayışı hem de ABD’nin bölgesel stratejileri ile modern uluslararası sistemin güç dengesi mantığı açısından çok daha geniş bir jeopolitik sürecin parçasıdır.

İsrail’in güvenlik doktrininin merkezinde tarihsel olarak “varoluşsal tehdit” algısı bulunmaktadır. İsrail devleti, kuruluşundan itibaren kendisini yalnızca bir devlet olarak değil; tarihsel olarak sürekli tehdit altında bulunan bir toplumun güvenlik projesi olarak görmüştür. Holokost deneyimi, 1948 savaşı ve sonraki Arap–İsrail savaşları bu algının siyasal kültürde derin biçimde yerleşmesine yol açmıştır. Bu nedenle İsrail dış politikasında güvenlik yalnızca bir politika alanı değil; devlet kimliğinin kurucu unsurlarından biridir.

Bu güvenlik anlayışı İsrail’in stratejik davranışlarında belirleyici olmaktadır. İsrail stratejik kültürü, potansiyel tehditlerin güçlenmesini beklemek yerine, onları erken aşamada etkisiz hâle getirmeyi tercih eder. İran’ın nükleer programı ve bölgesel nüfuzu bu çerçevede Tel Aviv tarafından yalnızca jeopolitik bir rakip olarak değil, uzun vadede ortaya çıkabilecek bir varoluşsal tehdit olarak algılanmaktadır.

Bu noktada İsrail’in güvenlik stratejisinin ikinci temel ayağı olan ABD ile stratejik müttefiklik ilişkisi ortaya çıkmaktadır. Washington ile Tel Aviv arasındaki ilişki, klasik bir diplomatik ortaklıktan çok daha derin bir karakter taşımaktadır. Askerî teknoloji paylaşımı, istihbarat iş birliği ve bölgesel güvenlik planlaması bakımından ABD–İsrail ilişkisi modern uluslararası sistemdeki en güçlü stratejik ittifaklardan biridir. Bu nedenle İran’a yönelik askeri operasyonlar çoğu zaman yalnızca İsrail’in güvenlik doktrininin değil, aynı zamanda ABD’nin Ortadoğu’daki bölgesel stratejisinin bir parçası olarak ortaya çıkmaktadır.

Ortadoğu’daki son gelişmeler aynı zamanda İsrail’in yakın çevresindeki tehdit mimarisinin de değiştiğini göstermektedir. İsrail ile barış anlaşması imzalamamış tek sınır komşusu olan Suriye’de rejimin değişmesi ve Şam yönetiminin İran ile kurduğu stratejik ittifakın zayıflaması, uzun yıllar boyunca bölgesel güvenlik denkleminde önemli bir yer tutan Tahran–Şam–Hizbullah ekseninin ciddi biçimde aşınmasına yol açmıştır. Benzer şekilde Hamas ve Hizbullah’ın son yıllarda yaşadığı askeri ve siyasi yıpranmalar da İsrail’in yakın çevresindeki tehdit halkasını zayıflatmıştır.

Ancak İsrail’in yakın çevresindeki geleneksel tehditlerin zayıflaması, ABD-İsrail hattı ile İran arasındaki doğrudan stratejik rekabeti daha görünür hâle getirmiştir. Bu nedenle bugün yaşanan kriz yalnızca bir bölgesel çatışma değil; aynı zamanda küresel güç dengesi siyasetinin Ortadoğu’daki yeni sahnesi olarak okunmalıdır.

Modern uluslararası sistem, özellikle Avrupa devletler sisteminin ortaya çıkışından itibaren güç dengesi mantığı üzerine kurulmuştur. Devletler güvenliklerini yalnızca kendi askeri kapasiteleriyle değil, kurdukları ittifak ağlarıyla sağlamaya çalışırlar. Bu nedenle bölgesel krizler çoğu zaman daha geniş ittifak sistemlerini karşı karşıya getiren bir niteliğe bürünebilir.

Bugün ortaya çıkan tablo da benzer bir jeopolitik cepheleşme ihtimalini barındırmaktadır. Bir tarafta ABD, İsrail, Birleşik Krallık, Fransa ve giderek daha fazla stratejik koordinasyon geliştiren Hindistan gibi aktörlerin yer aldığı bir güvenlik hattı bulunmaktadır. Bu hat, enerji güvenliği, deniz ticaret yollarının kontrolü ve bölgesel istikrar gibi başlıklar üzerinden ortak bir stratejik perspektif geliştirmektedir.

Diğer tarafta ise İran’ın Rusya, Çin ve Kuzey Kore gibi ülkelerle geliştirdiği daha gevşek fakat giderek belirginleşen bir jeopolitik yakınlaşma dikkat çekmektedir. Bu ülkeler farklı nedenlerle Batı merkezli uluslararası düzenle rekabet hâlindedir. Dolayısıyla İran çevresinde oluşacak bir kriz, yalnızca Ortadoğu’daki bir güç mücadelesi değil; aynı zamanda küresel sistemdeki rekabetin yeni cephelerinden biri hâline gelebilir.

Bu rekabetin merkezinde yalnızca güvenlik değil, aynı zamanda enerji ve coğrafya da bulunmaktadır. Körfez bölgesi dünya petrol rezervlerinin önemli bir bölümünü barındırmakta ve küresel enerji piyasalarının istikrarı açısından kritik bir rol oynamaktadır. İran’ın coğrafi konumu ve Hürmüz Boğazı üzerindeki etkisi, bu bölgeyi küresel enerji güvenliğinin en hassas noktalarından biri hâline getirmektedir.

Bu nedenle ABD-İsrail hattı ile İran arasında başlayan savaş yalnızca bölgesel bir askeri hesaplaşma değildir. Ortadoğu’da vekâlet savaşları döneminden devletler arası doğrudan rekabet dönemine geçişin işaretleri giderek daha belirgin hâle gelmektedir.

Bu yeni jeopolitik ortamda Türkiye ve Azerbaycan gibi bölgesel aktörlerin dikkatli ve dengeli bir strateji izlemesi büyük önem taşımaktadır. Güney Kafkasya ve Anadolu hattı, enerji koridorları ve jeopolitik geçiş alanları bakımından bu yeni güç dengesi içinde kritik bir konuma sahiptir. Bölgesel bir savaşın genişlemesi, bu ülkeleri istemedikleri bir jeopolitik cepheleşmenin içine çekebilir.

ABD ve İsrail’in İran’a saldırılarıyla başlayan bu savaşın ne kadar süreceğini ve hangi aktörleri içine çekeceğini bugünden kesin olarak öngörmek mümkün değildir. Ancak tarih bize şunu göstermektedir: büyük güçlerin dolaylı ya da doğrudan karşı karşıya geldiği krizler çoğu zaman kısa sürede sona ermez. Bu nedenle ABD/İsrail–İran hattında başlayan bu çatışma, yalnızca bugünün değil, önümüzdeki yılların uluslararası dengelerini de şekillendirebilecek bir sürecin başlangıcı olabilir. Nitekim savaş bir kez başladıktan sonra, I. ve II. Dünya Savaşları’nda da görüldüğü gibi, ne kadar süreceğini, hangi coğrafyaların tahrip olacağını, kaç insanın hayatını kaybedeceğini ya da sakat kalacağını, hangi devletlerin hangi ittifaklar içinde yer alacağını ve savaşın ekonomik maliyetinin ne olacağını önceden kestirebilmek çoğu zaman mümkün değildir. Aynı şekilde uluslararası sistemde yeni dengenin nasıl ve ne zaman kurulacağını öngörmek de giderek güçleşebilir.

OTHER ARTICLES BY THE AUTHOR