Toplum, her zaman güçlü olanı alkışlamaz ama her zaman zayıf olanı fark eder. Bir bireyin kendi sesini bulamaması, sürekli bir onay mekanizmasına ihtiyaç duyması ve kendi kararlarının sorumluluğunu alamaması; onu modern dünyanın “kurban” statüsüne yerleştirir. Peki, bir yetişkin neden kendi hayatının figüranı haline gelir?
Zayıf karakter yapısının temelleri genellikle korumacı aile yapılarında atılır. Ailelerin “aman çocuğum yorulmasın”, “onun yerine ben yaparım” yaklaşımı, aslında çocuğa verilen en büyük hasardır.
Öğrenilmiş Çaresizlik: Çocuk adına tüm sorunları çözen ebeveynler, çocuğun “baş etme kaslarını” köreltir.
Onay Bağımlılığı: Kendi kararlarını vermesine izin verilmeyen birey, doğruyu ancak bir otorite (ebeveyn, patron, grup lideri) “doğru” dediğinde kabul eder.
Dışsal Denetim Odağı: Bu kişiler başarıyı şansa, başarısızlığı ise başkalarına bağlar. İçsel bir pusulaları yoktur.
Sosyal gruplar, kendi içlerindeki gerginliği boşaltmak için bir “günah keçisine” ihtiyaç duyar. Kendi sınırlarını çizemeyen, haksızlığa uğradığında “dur” diyemeyen zayıf karakterli yetişkinler, bu biriken öfkenin doğal hedefi haline gelir.
Bir toplulukta (Survivor gibi rekabetçi ortamlarda veya kurumsal hayatta) birinin “zayıf” olarak etiketlenmesi, grubun geri kalanına gizli bir üstünlük alanı açar.
Zayıf karakterli kişi, hayır diyemediği ve kendini savunurken tutarsız kaldığı için, baskın karakterler kendi güçlerini onun üzerinde test ederler. Bu bir çeşit “psikolojik antrenman” alanına dönüşür.
Zayıf karakterli yetişkinlerin en ağır ödediği bedel, suçun üzerine yıkılmasıdır. Bu insanlar, kendilerini savunma becerileri düşük olduğu için ideal birer paratonerdir.
Gerçek bir suçlu veya manipülatör, gruptan tepki alacağını bildiği bir hata yaptığında, dikkati hemen “zayıf halkaya” çeker.
Toplum, kendini ifade edemeyen, kekeleyen veya duygusal olarak çöken birinin “suçlu göründüğüne” inanmaya meyillidir. Çoğunlukla zayıf karakterin sessizliği, suçun kabulü olarak algılanır.
Survivor gibi izole ortamlarda, karakter özellikleri büyüteç altına alınır. Can Berkay örneğinde görülen durum; bir bireyin saf yeteneğinden bağımsız olarak, “ait olamama” ve “onaylanma ihtiyacı” nedeniyle grubun periferisinde kalmasıdır.
“Bir toplulukta zayıf görünen kişi, aslında o topluluğun aynasıdır. Topluluk ona ne kadar kötü davranıyorsa, kendi içindeki ‘yetersizlik’ korkusunu o kadar çok bastırmaya çalışıyordur.”
Bu tür yarışmalarda zayıf karakterli görülen yarışmacılar; hem izleyicinin koruma içgüdüsünü tetikler hem de oradaki yarışmacıların “güç gösterisi” yapma iştahını kabartır. Ancak kişi kendi kimliğini inşa etmedikçe, her yeni grupta aynı döngü tekrarlanır.
Büşra’nın kendi suçunu örtbas etmek için Can Berkay’ı seçmesi tesadüf değildir. Can Berkay, daha önce de belirttiğimiz gibi; onaylanma ihtiyacı duyan, çatışmadan kaçınan ve kendini yüksek sesle savunmakta zorlanan bir profil çizdiği için “en kolay hedef” olarak seçilmiştir.
Maalesef ki Büşra, grubun Can Berkay’a olan bakış açısını (onun zayıf ve silik olduğu algısını) kullanarak, kendi suçunu bu algının üzerine inşa etmeye çalışmış ama Sherlock Bayhan’a denk gelmiştir.
Bayhan’ın sakin ve irdeleyici tavrı, manipülatörün, ( Büşra bu durumda tamamıyla manipülatördür) en büyük düşmanıdır. İzleyicinin de dikkat ettiği üzere Bayhan konuyu teknik detaylarla (Sherlock vari bir mantıkla) sorgulamaya başladığında, Büşra’nın savunma mekanizmaları çökmeye başlamıştır.
Büşra, mantıklı sorulara yanıt veremediği noktada, tipik bir suçlu psikolojisiyle “saldırgan üsluba” geçmiştir. Bu, psikolojide “Bastırma ve Yer Değiştirme” olarak bilinir. Suçluluk duygusunun yarattığı kaygı, ancak karşı tarafa bağırarak veya onu susturmaya çalışarak bastırılabilir.
Büşra’nın aşırı tepkileri, aslında suçun itirafıdır. Sakin kalamaması, Can Berkay’ın çaresiz göz yaşları ve mahcup zayıflığının aksine, “suçlu bir agresifliği” işaret etmiştir.
Bayhan burada sadece bir gerçeği ortaya çıkarmıyor, aynı zamanda zayıfın üzerindeki o ağır baskıyı da (istemli ya da istemsiz) hafifletmiş oluyor. Otorite figürü veya güçlü bir ses (Bayhan gibi) devreye girmedikçe, Can Berkay gibi karakterler bu tür iftira sarmallarından kendi başlarına çıkamazlar.
En tehlikeli nokta ise şudur: Bazen bu kadar zayıf karakterli yetişkinler, kendilerine atılan iftiraya o kadar yoğun maruz kalırlar ki, bir noktadan sonra “Ben mi yaptım acaba?” diye kendilerinden bile şüphe duyabilirler. Kendi gerçekliğine güvenememek, ailede başlayan o “karar verememe” sorununun en uç noktasıdır.
Neyse ki suçlu insan sakin kalamaz çünkü sakinlik, düşünmeye ve kanıt bulmaya açık bir alandır. Büşra, gürültü çıkararak mantıklı düşünme sürecini de sabote etti aslında Bayhan’ın “Sherlock” tarzı sakinliği bu yüzden Büşra’yı çileden çıkardı. Bayhan’ın bu noktadaki önemi, grubun içindeki duygusal kaosa kapılmamasıdır. Açıkçası beni ziyadesiyle şaşırtmaya devam eden bir isim.
Büşra duyguları (öfke, mağduriyet rolü) manipüle ederken, Bayhan verileri (kim neredeydi, kim ne dedi) sorguladı. Zayıf bir yetişkinin hayatındaki en büyük ihtiyaç, onun adına bu mantıklı sınırı çizecek bir “koruyucu” değil, ona bu mantığı nasıl kuracağını öğretecek bir “rehber”dir. Bayhan’ın bilinçli ya da bilinçsiz bilmiyoruz ama bu rehber rolünü gayet başarılı şekilde üstlendiği görülüyor.
Can Berkay’ın göz yaşlarına da o çaresizlik içindeki ben değildim çırpınışlarına da üzüldüğümü ifade etmeliyim. İzlerken çok analiz yaptım açıkçası ve Can Berkay’ın yaşadığı durumu, sadece bir yemek hırsızlığı meselesi değil; kimliksiz bırakılmış bir yetişkinin, kurtlar sofrasında hayatta kalma çabası olarak okudum. Benim gözlemime göre ailesi tarafından “korunarak” aslında “savunmasız” bırakılan Can, şimdi hayatın gerçek (ve bazen acımasız) yüzüyle, en sert şekilde yüzleşiyor durumda.
Kimlik inşası bir tercihtir sevgili Can Berkay. Zayıf yetişkinlerin bu döngüden çıkmasının tek yolu, dışarıdan bekledikleri o “onay” mekanizmasını kırmalarıdır. Hayat, el bebek gül bebek büyütülen evdeki salon kadar güvenli değildir; ancak kişi kendi sınırlarını ihlal edenlere karşı “hayır” diyebildiği gün, kurban olmaktan çıkıp bir birey olmaya başlar.
Korumacı ailelere seslenmek istiyorum biraz da; “ Bir çocuğu hayattan korumak için önüne set çekmek, onu hayatın kendisine karşı savunmasız bırakmaktır. Ailelerin “iyilik” adı altında yaptığı korumacı yaklaşım, aslında çocuklarına yapılabilecekleri en büyük kötülüklerden birine dönüşür. Vücudun mikroplarla tanışmadan bağışıklık kazanamaması gibi, ruh da zorluklarla, haksızlıklarla ve çatışmalarla tanışmadan güçlenemez. Çocuğunuzun elinden tutarak ona yolu yürütmeyin; ona ayakkabısını bağlamayı ve düştüğünde kendi dizindeki tozu silkelemeyi öğretin. Aksi takdirde, siz yanında olmadığınızda, bir başkasının onun hayatı üzerinde kurduğu hakimiyete sessiz kalışını izlemek zorunda kalırsınız.”
Hayat; Survivor’daki gibi bazen adaletli ve bazen adaletsizdir, bazen de üzerinize iftiralar atılır ve bazen de “en zayıf halka” olarak elenmeniz istenir. Eğer bir aile, çocuğuna “hayır” demeyi, “çatışmayı yönetmeyi” ve “mağduriyetten çıkıp fail olmayı” öğretmemişse; o çocuk yetişkin olduğunda toplumun kurtlar sofrasında meze olur. Demedi demeyin…
With love ...
