Yeniden baharlar gelecek mi yurduma bilmiyorum.
But I know this:
Bahar, sadece ağaçların çiçek açması değildir.
Bahar, korkmadan konuşabilmektir.
Soru soranın fişlenmediği, eleştirenin hain ilan edilmediği, emeğin torpilden üstün olduğu bir düzendir.
Bugün mesele mevsim değil.
Mesele çürüme.
Eskiden unvan bir sonuçtu.
Şimdi unvan bir aksesuar.
Eskiden profesörlük yılların emeğiydi; laboratuvarda geçen gecelerin, arşiv tozunun, sahadaki terin karşılığıydı.
Şimdi kaç kişi gerçekten veriyle konuşuyor? Kaç kişi hakikatin peşinde? Kaç kişi üretmeden görünür olmanın konforuna kapılmamış?
Yönetici deniyor. Peki, yönetebiliyor mu?
Karar alıyor deniyor. O kararın bedelini üstlenebiliyor mu?
Bilim insanı deniyor. Bilimin gereğini yapabiliyor mu?
Artık soru şu değil: Ne biliyor?
Soru şu: Kime yakın?
Kartvizitler kalınlaştı. İçerik inceldi.
Tabelalar ışıklı. Odalar karanlık.
Gerçekten çalışanlar, gece gündüz üretenler sistemin arka odalarında kalıyor. Çünkü bu düzen emeği değil görünürlüğü ödüllendiriyor; niteliği değil sadakati büyütüyor.
Liyakat bir kelimeye indirgenmiş.
Adalet bir temenniye.
Bilim alkışa göre değer görüyor.
Yeniden baharlar mı gelecek,
yoksa baharı yalnızca temenni etmeye mi mahkûm edileceğiz?
Kuşların özgür uçabildiği bir ülkeyi mi hayal edeceğiz,
yoksa göğe bakmanın bile cesaret istediği bir zamana mı razı olacağız?
Bir zamanlar ayrım netti.
İlim adamı vardı.
Bilim adamı vardı.
Bir de film adamı vardı.
En azından kim hakikatin peşinde, kim rol peşinde bilirdik.
Şimdi o ayrımı yapmak zor zanaat.
Diplomalı ilim var.
Diplomalı bilim var.
Ve her devrin değişmeyen figüranları.
Unvan çok. Kartvizit kalabalık.
Ama ülke tarumar.
Çünkü mesele diploma değil, liyakat.
Mesele unvan değil, ehliyet.
Mesele bilgi değil, karakter.
Eğer bu ülkede liyakatli olanlar makbul sayılmıyorsa,
baharı beklemek bile başlı başına bir direniştir.
Ama bahar beklemekle gelmez.
Bahar, çürümeye razı olmamaktır.
Bahar, “bana dokunmayan yılan” dememektir.
Bahar, korkunun normalleşmesine itiraz etmektir.
Belki de asıl soru şu:
Bahar gelsin mi diye beklemek mi,
yoksa o baharı getirecek kadrolara sahip çıkmak mı?
Çünkü bazen en uzun kış,
insanların üşümeye razı olduğu zamandır.
Kuşların özgür uçabildiği bir ülkeyi mi hayal edeceğiz, yoksa göğe bakmanın bile cesaret istediği bir zamana mı razı olacağız?
0:00 0:00
