Türkiye’de HIV tanıları artıyor. Prof. Dr. Betül Gözel, “Bunu yalnızca bir grafik yükselişi gibi görmüyorum. Çünkü HIV, tıbbi olduğu kadar toplumsal bir göstergedir: korunma kültürümüzü, test yaptırma alışkanlığımızı, sağlık okuryazarlığımızı ve en önemlisi… konuşamadıklarımızı gösterir.” diyor.
HIV en çok nasıl bulaşır?
Prof. Gözel, bu konuda en çok sorulan ‘nasıl bulaşır’ sorusuna şöyle yanıt veriyor:
“Tıbbi yanıt nettir. En sık bulaş yolu korunmasız cinsel temastır. Bu gerçek saklanmamalı. Ama konuşurken yapılan en kritik hata şudur: HIV’i “tek bir grubun”, “tek bir kimliğin” ya da “tek bir yaşam tarzının” konusu gibi tarif etmek. Bu yaklaşım, insanlarda etiketlenme korkusunu büyütür. Ve bu korku HIV açısından en tehlikeli sonucu doğurur: insanlar test yaptırmaktan kaçınır. Test gecikir. Tanı gecikir. Ve bulaş zinciri uzar.”
HIV’in bulaş yollarını üç ana başlıkta toplayan Prof. Dr. Betül Gözel, bunların “cinsel temas, anneden bebeğe geçiş ve kan yoluyla bulaş” olduğuna dikkat çekerek bulaş konusundaki risklere dikkat çekiyor:
“Kan yoluyla bulaş denince çoğunun aklına sadece ortak enjektör gelir. Oysa sağlık hizmeti ortamı da bu başlığın içindedir. Burada panik değil gerçekçilik gerekir. Hastane ortamında HIV’in yaygın bulaş yapması beklenen bir durum değildir; sterilizasyon, tek kullanımlık malzeme ve evrensel önlemler riski çok düşürür. Ama sağlık sistemi yalnız protokolle değil, uygulamayla güvenlidir. Kesici-delici yaralanmalar, iğne batmaları, atık yönetimi ihmalleri yalnız HIV için değil; özellikle HBV/HCV açısından da ciddi risk alanlarıdır. Güven dediğimiz şey, tam da bu ayrıntılarda inşa edilir.”
Türkiye’de sosyal temasın, ilişki kurma biçimlerinin ve hızının arttığına dikkat çeken Gözel, “İnsanlar daha hızlı tanışıyor, daha hızlı temas ediyor, daha hızlı ilişki kuruyor. Dijital platformlar bunu büyütüyor. Fakat aynı hızla artmayan bir şey var: test yaptırma oranı.” diyerek tehlikeyi işaret ediyor.
Gerçek riskin burada başladığını dile getiren Prof. Dr. Betül Gözel, şöyle diyor:
“Temas hızı artarken test aynı hızda artmıyorsa, HIV tanısı gecikiyor. Tanı gecikirse bulaş zinciri uzuyor. HIV’in en sevdiği şey cehalet değil; gecikmedir.”

Prof. Dr. Betül Gözel, HIV tehlikesine karşı uyarılarına şu şekilde devam etti:
“Türkiye’yi ABD ve Avrupa ile kıyaslarken bu yüzden tek kriter “toplam olgu sayısı” olmamalı. Halk sağlığında daha değerli bir gösterge vardır: artışın eğimi. Yani yükselme hızı. Düşük prevalanslı bir ülkede hızlı artış, sistemin korunma ve test refleksinin zayıfladığını gösterir. Buna “rahatsız edici veri” demek bile azdır; bu bir alarmdır.
Sağlık Bakanlığı verilerine dayanan değerlendirmelerde, 1980’lerden 2024 Kasım’a kadar bildirilen HIV olgularının toplamının 45.835’e; AIDS olgularının ise 2.438’e ulaştığı ifade ediliyor. Bu sayıların kendisi elbette önemli. Ama daha önemlisi şu: Her geciken tanı, yalnız bireysel bir gecikme değildir; toplum açısından uzayan bir bulaş zinciridir.
Sosyal medyanın rolü de burada kritik. Bir yandan farkındalık yaratabilir. Öte yandan yanlış bilgiyle, korkuyla, imayla, dışlayıcı dille zehir de üretebilir. Çünkü sosyal medya “bilgi”yi değil, tepkiyi büyütür. Algoritmaların ödüllendirdiği şey; sakin, dengeli ve bilimsel içerik değildir. Öfke, korku, utanç ve panik daha çok izlenir, daha çok paylaşılır, daha hızlı yayılır. Bu yüzden HIV hakkında üretilen içeriklerin bir bölümü insanlara yol göstermek yerine, onları tedirgin eder; bilgilendirmek yerine suskunlaştırır.
Bunu daha açık söyleyeyim: İnsanlar HIV testinden, yani “kan vermekten” korktuğu için kaçınmıyor. İnsanlar test yaptırınca sonrasında ne yaşayacağından korkuyor. Sonuç pozitif çıkarsa etiketleneceğini düşünüyor. “Beni yargılarlar mı?”, “Hekim kötü davranır mı?”, “Mahremiyetim korunur mu?”, “Bu bilgi birinin eline geçer mi?” kaygıları büyüyor. Bu kaygı büyüdükçe test gecikiyor. Test geciktikçe tanı gecikiyor. Tanı geciktikçe bulaş daha geniş bir alana yayılıyor.
Bu noktada LGBT konusuna da dürüstçe değinmek gerekir. HIV’in yalnızca LGBT bireylerle ilişkili olduğu algısı hem bilimsel olarak eksik, hem de halk sağlığı açısından zararlıdır. Evet, dünyanın birçok ülkesinde belirli topluluklarda risk daha yüksek olabilir; çünkü korunmasız temas, çoklu partner, geç test gibi dinamikler bazı gruplarda daha yoğun görülebilir. Ama bunu “kimlik” üzerinden değil, risk davranışı ve sağlık hizmetine erişim üzerinden konuşmak gerekir.
Dahası, LGBT bireylerin sağlık hizmetine erişimde yaşadığı çekinceler, dışlayıcı dil ve ayrımcılık korkusu HIV’de en hassas noktaya dokunur: test gecikmesine. Bir ülkede insanlar kimliği nedeniyle hekime güvenemiyorsa, mahremiyetinin korunacağına inanmıyorsa testten kaçınır. Bu yalnız o kişinin meselesi olmaz; toplumun bulaş zinciri uzar. HIV’i LGBT ile konuşacaksak, “etiket” üreterek değil; tam tersine etiketlemeyi azaltarak, güvenli ve gizli test erişimini artırarak, hedeflenmiş eğitimle ve kapsayıcı sağlık hizmetiyle konuşmalıyız. Halk sağlığında sonuç nettir: dışlayıcı dil büyüdükçe test azalır; test azaldıkça HIV büyür.
Ve burada Türkiye açısından zor ama gerekli bir soruyu sormak gerekir: Kamu sağlığı bilgilendirmesi ve eğitim yeterli mi?
Açık konuşalım: Hayır, yeterli değil. Yeterli olsaydı HIV hala kısık sesle konuşulan bir konu olmazdı. Yeterli olsaydı test “endişe” değil, “rutin” olurdu. Yeterli olsaydı korunma, bir ahlak tartışmasının içine hapsedilmezdi. Kamu spotları, okul temelli eğitim, gençlere ulaşan doğru içerik, aile hekimliği düzeyinde danışmanlık, anonim test erişimi… Bunlar halk sağlığının temel araçlarıdır. Bizde ise bu araçlar, hem süreklilik hem de kapsama açısından, yükselme hızını dengeleyecek ölçekte görünmüyor.
Peki ne yapılabilir?
Birincisi eğitim. Korkutma diliyle değil; gerçek hayatın diliyle. Utandırmadan, suçlamadan, ima etmeden. İnsanların soru sorabileceği, gençlerin kendini güvende hissedeceği bir eğitim.
İkincisi test. Test erişilebilir olmalı; ama daha önemlisi güvenli ve gizli olmalı. İnsanlar test yaptırırken “başım derde girer mi?” kaygısı yaşamamalı. Çünkü halk sağlığı, güven üzerinden yürür.
Üçüncüsü korunma kültürü. Kondom kullanımı, riskli temasın fark edilmesi, doğru zamanda doğru önlemin alınması… Bunlar ahlaki değil, tıbbi meselelerdir. Korunma utanılacak değil; akıllıca bir davranıştır.
Dördüncüsü sağlık hizmeti güvenliği. Evrensel önlemler, kesici-delici yaralanma yönetimi, atık sistemi, eğitim, denetim… Bunlar yalnız HIV için değil, tüm kan yoluyla bulaşan enfeksiyonlar için sağlık sisteminin omurgasıdır.
Son cümleyi bir hekim olarak net kurmak isterim:
HIV bugün tıbben yönetilebilir bir hastalıktır. Ama toplum olarak hala “gecikme”yi yönetemiyoruz. Temas hızlanırken test artmıyorsa tanı gecikir. Tanı gecikirse bulaş artar. Bu zinciri kırmanın yolu korku üretmek değil; bilgi, erişim ve güven üretmektir.
Son nokta: HIV’in önündeki en büyük engel virüs değil; etiketlenme korkusuyla geciken testtir.

