Çorum’da 13 yaşındaki üç ortaokul öğrencisinin, bir arkadaşlarını darp ettirip okulun önünde diz çöktürerek “özür dilettikleri” görüntüler basına yansıdı. Bu sahneler çoğumuzu dehşete düşürdü. Çünkü ortada yalnızca bir şiddet eylemi yoktu; sahnesi, kurgusu ve seyircisi olan bir ritüel vardı.
Darp, aşağılatma, diz çöktürme, özür dilettirme…
Bu bir kavga değil, sergilenen bir gösteriydi.
Ve tam da bu yüzden şu soru kaçınılmaz hâle geliyor:
Bu sahneler gerçekten bize mi ait?
Akran zorbalığı bu topraklarda elbette vardı. Ancak şiddetin bu denli sahneye konması, kalabalık önünde bir “cezalandırma töreni”ne dönüşmesi, mağdurun diz çöktürülerek özre zorlanması kültürel hafızamızda bu biçimiyle pek yer almaz. Buna karşılık bu görüntüler, son yıllarda Güney Kore gençlik dizilerini izleyenler için fazlasıyla tanıdıktır.
Bu dizilerde zorbalık tali bir unsur değildir; çoğu zaman hikâyenin merkezindedir. Şiddet tekrar eder, derinleşir ve giderek estetik bir dile bürünür. Darp edilen öğrenci aşağılanır, yalnız bırakılır.
Ve dikkat çekici olan şudur: Hikâyenin sonunda okuldan ayrılan, şehir değiştiren, hayatından vazgeçen kişi çoğunlukla fail değil, mağdur olur.
Bu süreçte okul yönetimleri susar, aileler geri çekilir. Eğer mağdur çocuk yoksulsa ya da dayatılan güzellik normlarına uymuyorsa, şiddet daha da “natural” and “kaçınılmaz” bir hâl alır. Seyirciye şu mesaj fısıldanır: Güçlünün şiddeti mümkündür; zayıf olanın susması ve kaçışı ise en kabul edilebilir çözümdür.
Tam bu noktada “kültürel endüstri” kavramı devreye girer. Theodor W. Adorno ve Max Horkheimer’ın işaret ettiği gibi, kültürel endüstri yalnızca eğlence üretmez; duyguları, davranış kalıplarını ve güç ilişkilerini de standartlaştırır.
Sinema ve televizyon, şiddeti sadece göstermez; onu tanıdık, tekrar edilebilir ve normal hâle getirir.
Akademik çalışmalar, özellikle ergenlik çağındaki izleyicilerin ekranda gördükleri zorbalık sahnelerini bir tür sosyal prova gibi algıladıklarını vurgular. Güç, itaat ve cezalandırma ilişkileri bu sahneler üzerinden öğrenilir. Şiddet böylece yalnızca temsil edilmez; gündelik yaşam pratiğinde yeniden üretilir.
Bu dizileri en çok kimlerin izlediğini de biliyoruz: Ortaokul ve lise çağındaki çocuklar. Karakterlerle ve idollerle kurulan yoğun duygusal bağlar eşliğinde bu seyir yıllarca tekrar eder.
Elbette Güney Kore sineması ve dizileri bütünüyle bundan ibaret değil. Sistemi sorgulayan, sınıf eşitsizliğini eleştiren son derece güçlü yapımlar da var. Ancak kültürel endüstri tam olarak böyle işler: Eleştiriyi de, şiddeti de, direnişi de paketler. Hangisinin dolaşıma gireceğine ise piyasa karar verir.
Bu yapımlar yalnızca kurgulanmış hikâyeler satmaz; bir kültürü, bir dünya tahayyülünü de pazarlar. Diziler, müzikler, idoller birlikte şunu öğretir: Güç nasıl kurulur, kim konuşabilir, kim diz çöker.
Çocuklar bu sahneleri yalnızca izlemiyor; içselleştiriyor ve yeniden üretiyor.
Bu yüzden akran zorbalığını yalnızca “çocuklar kötüleşti” diyerek açıklamak yetmez. Asıl soru şudur:
Çocuklar ne izliyor, neyi normal kabul ediyor, neyi taklit ediyor?
Elbette bu tabloyu yalnızca dizilerle ya da sinemayla açıklamak mümkün değil. Aile, okul, ekonomik eşitsizlikler ve toplumsal şiddet dili bu meselenin ayrılmaz parçaları arasında yer alır.
Bu nedenle mesele artık “neden şiddet var?” sorusundan çok,
“Şiddet nasıl öğreniliyor ve nasıl meşrulaştırılıyor?” sorusunda düğümleniyor.
