HALKWEBAuthorsABD, İsrail, İran: Hiçbiri Kazanmadı.

ABD, İsrail, İran: Hiçbiri Kazanmadı.

Tarafların tamamı, kendi propaganda aygıtlarının ürettiği sis bulutunun arkasına saklanarak, stratejik zafiyetlerini örtmeye çalışıyor.

0:00 0:00

Ortadoğu’da silahların susması, çoğu zaman barışın başladığı anlamına gelmez.
Bazen yalnızca bir sonraki büyük hesaplaşmanın nefes aralığıdır.
Bugün karşımızda duran tablo tam da budur.
İlk bakışta savaş durmuş gibi görünüyor. Ateşkes konuşuluyor. Diplomatik kanallar yeniden devreye sokulmaya çalışılıyor. Washington kendi kamuoyuna “zafer” anlatısı pazarlıyor. Tel Aviv, İran’a ağır hasar verdiği tezini diri tutmaya uğraşıyor. Tahran ise ayakta kalmış olmayı psikolojik ve siyasal bir üstünlük gibi sunuyor.
Oysa hakikat çok daha sert.
Bu savaşta hiç kimse gerçek anlamda kazanmadı.
Hatta daha net söyleyelim:
Tarafların tamamı, kendi propaganda aygıtlarının ürettiği sis bulutunun arkasına saklanarak, stratejik zafiyetlerini örtmeye çalışıyor.

ABD açısından mesele nettir.
Washington, askeri kapasitesinin büyüklüğüne güvenerek girdiği bu süreçte, bir kez daha stratejinin yerine güç gösterisini koymanın bedelini ödedi. Eğer ilk 72 saatte İran rejiminin komuta-kontrol omurgasını çökertemiyorsanız, savaşı başlatmış olmanız size üstünlük sağlamaz; bilakis inisiyatifi kaybettiğinizin ilanı olur. Çünkü o andan sonra çatışmanın ritmini, alanını ve şiddet düzeyini siz değil, karşı tarafın direnç kapasitesi belirlemeye başlar.
Tam da bu oldu.
ABD, sahaya kuvvet koydu ama siyasi sonucu tahkim edemedi.
Taktik hamleler yaptı ama bunları stratejik kazanıma çeviremedi.
Zafer gürültüsü çıkardı ama o gürültünün arkasında kalıcı bir denge inşa edemedi.
Bu nedenle bugün konuşulan tablo, bir Amerikan zaferi değil; kontrollü bir geri çekilmenin, iletişim mühendisliğiyle süslenmiş halidir.

İsrail cephesinde de durum farklı değil.
Netanyahu yönetimi, kısa vadeli askeri reflekslerle uzun vadeli güvenlik denklemine hükmedebileceğini düşündü. Oysa devlet aklı ile seçim aklı aynı şey değildir. İç politikada sıkışan liderlerin savaş üzerinden zaman kazanma refleksi, bazen ülkelerine birkaç günlük manevra alanı açar; fakat çoğu zaman yıllarca taşınacak stratejik maliyetler üretir.
Bugün İsrail’in karşı karşıya olduğu risk tam olarak budur.
Gazze’de yürütülen savaşın ahlaki ve diplomatik faturası zaten ağırdı. İran başlığında açılan yeni cephe ise bu faturayı daha da büyüttü. Askeri kapasite korunmuş olabilir. Bazı hedefler vurulmuş olabilir. Bölgesel rakiplere anlık caydırıcılık mesajları verilmiş olabilir. Ancak bütün bunlar, İsrail’in orta ve uzun vadeli güvenliğini daha sağlam hale getirmeye yetmiyor.
Aksine…
Bölgesel yalnızlaşma derinleşiyor.
Uluslararası meşruiyet aşınıyor.
Ve her “taktik başarı”, yeni bir “stratejik kuşatma” riski doğuruyor.
Devletler için mesele sadece vurmak değildir.
Asıl mesele, vurduktan sonra daha güvenli bir jeopolitik denge kurabilmektir.
Bugün İsrail’in bunu başardığını söylemek mümkün değildir.

Peki ya İran?
Burada en sık yapılan hata, rejimin ayakta kalmasını “zafer” zannetmektir.
No, no, no.
Ayakta kalmak, kazanmak değildir.
İran rejimi bugün, rakiplerinin stratejik körlüğünden ve aşırı güveninden faydalanarak, yıkılmamış olmayı bir başarı hikâyesi gibi sunuyor. Oysa bu başarı değil; sadece zaman kazanmış bir rejimin nefeslenme aralığıdır. Ve daha önemlisi, bu nefes aralığının gerçek sahibi rejim değil, büyük bir ferasetle bütün bu yıkımın altında ezilmeye devam eden İran halkıdır.
Baskı altında yaşayan, ekonomik maliyeti sırtlanan, savaşın psikolojik yükünü taşıyan ve buna rağmen rejimin toplumsal rızasının ne kadar aşındığını herkese gösteren İran halkı…
Asıl bedeli yine onlar ödedi.
Rejim ise eğer bugünkü tabloyu yanlış okursa, yani bu sonucu; nükleer programını hızlandırmak, balistik kapasitesini tahkim etmek, vekil güç ağlarını yeniden finanse etmek ve bölgenin kırılgan dengelerine daha pervasız biçimde abanmak için bir fırsat olarak görürse, bugünkü “kaybetmeme hali” yarının çok daha ağır kırılmalarının habercisi olur.

Çünkü bazen devletler savaşta yenilmez;
Ama savaşın yanlış derslerini çıkararak geleceği kaybeder.
İran için asıl soru da budur:
Dünya ile barışarak elindeki mevcut pozisyonu korumaya mı çalışacak?
Yoksa ideolojik inatla, elde ettiği göreli avantajı daha büyük bir stratejik riske mi dönüştürecek?
İkinci seçeneği tercih etmesi durumunda, bu da İran için kalıcı barış ihtimalini zayıflatır.
Bugün önümüzde duran denklem maalesef, “barış” denklemi değildir.
Bu bir “ertelenmiş hesaplaşma” denklemidir.
ABD’nin talepleri ile İran’ın öne sürdüğü şartlar arasında derin bir güvensizlik var. İsrail hükümetinin güvenlik öncelikleri ile bölgesel gerçeklik arasında ciddi bir uyumsuzluk var. İran rejiminin iç yapısı ile dışarıya verebileceği rasyonel taahhütler arasında ise kronik bir kırılma bulunuyor.
Böyle bir tabloda kalıcı barış üretmek kolay değildir.
En iyi ihtimalle sürdürülebilir bir ateşkes mümkündür.
Ama onun bile garantisi yoktur.
Çünkü masadaki aktörlerin neredeyse tamamı, iç siyasette yıpranmış, dış siyasette güven üretme kapasitesi aşınmış, krizden beslenmeye alışmış ve gerektiğinde “mızıkçılık” yapmaktan çekinmeyecek yapılardır.
Bu yüzden denge kimin lehine kurulursa kurulsun, o dengeyi bozma teşebbüsü diğer taraftan mutlaka gelecektir.

Sonuç olarak…
Ortadoğu’da bugün gördüğümüz şey, savaşın bitmesi değil; savaşın biçim değiştirmesidir.
Mermi susabilir.
Füzeler bir süreliğine durabilir.
Liderler zafer konuşmaları yapabilir.
Diplomatlar masa kurabilir.
Ama stratejik tehdit yerinde duruyorsa, hatta bazı başlıklarda büyüyorsa, o zaman ortada gerçek bir çözüm yoktur.
Sadece şimdilik zaman satın alınmış olma ihtimali yüksektir.
Ve zaman satın almak, devletler için bazen bir başarı gibi görünür.
Ama yanlış ellerde, o zaman en pahalı hezimete dönüşür.
Bugün Ortadoğu’da olan budur.
Mevcut durum bir barış değil, sadece bir interregnum (fetret dönemi).
​ABD için: Bir prestij krizi.
​İsrail için: Meşruiyet erozyonu.
​İran için: Sosyal patlama riski taşıyan bir zaman kazanma hamlesi.
Şimdilik savaşın ürettiği yıkım durdu.
Ama tehdit henüz hiç uzaklaşmadı.

OTHER ARTICLES BY THE AUTHOR