HALKWEBAuthorsSARAÇHANE'DEN GÜVENPARK'A UZANAN HAT

SARAÇHANE’DEN GÜVENPARK’A UZANAN HAT

0:00 0:00

 

Türkiye siyasetinde bazı dönemler vardır ki yaşanan olaylardan çok, o olaylara verilen tepkiler dönemin gerçek karakterini ortaya çıkarır.

Saraçhane süreci de tam olarak böyle bir kırılma noktası oldu.

Çünkü Saraçhane’de sadece bir belediye başkanına verilen desteği görmedik.

Aynı zamanda yıllardır kendisini sosyalist, devrimci, kamucu, emekten yana ve halkçı olarak tanımlayan bazı çevrelerin nasıl bir siyasi dönüşüm geçirdiğine de tanıklık ettik.

Bir zamanlar devletin, sermayenin ve siyasi gücün karşısında durduğunu söyleyenlerin önemli bir bölümü, bir anda belediye merkezli yeni bir siyasi merkezin en ateşli savunucularına dönüştü.

Üstelik bunu CHP adına da yapmadılar.

Burada ayrımı net koymak gerekiyor.

Kimsenin CHP’nin tarihsel birikimiyle, Cumhuriyet’in kuruluşundaki rolüyle veya yüz yıllık siyasi geçmişiyle bir sorunu yok.

Bugün tartışılan şey CHP değildir.

Bugün tartışılan şey, Ekrem İmamoğlu ve Özgür Özel ekseninde şekillenen yeni siyasi merkezdir.

Ve bu merkezin etrafında oluşan yeni dokunulmazlık alanlarıdır.

Yıllarca Türkiye soluna aynı hikâye anlatıldı:

“Biraz daha destek verin.”

“Biraz daha görünür olun.”

“Biraz daha sabredin.”

“Bu ekip CHP’yi sola taşıyacak.”

“Bu ekip özgürlük alanlarını büyütecek.”

“Bu ekip demokratikleşmeyi derinleştirecek.”

And what was the result?

Bugün dönüp geriye bakalım.

İşçi sınıfı daha mı örgütlü?

Sendikal hareket daha mı güçlü?

Kamuculuk daha mı etkili?

Sosyalist hareket daha mı kitlesel?

Yoksullukla mücadele daha mı görünür?

No, no, no.

Bunların hiçbirisi olmadı.

Buna karşılık başka şeyler oldu.

Belediye merkezli siyasi güç odakları büyüdü.

Yeni siyasi kariyerler yükseldi.

Yeni sadakat ağları oluştu.

Yeni dokunulmazlık alanları üretildi.

Ve bütün bunlar olurken kendisini sosyalist olarak tanımlayan bazı çevreler eleştirel mesafelerini kaybetti.

This is precisely the point.

Çünkü solun görevi siyasi merkezlerin yedek gücü olmak değildir.

Solun görevi genel merkez korumak değildir.

Solun görevi belediye başkanı savunmak değildir.

Solun görevi parti içi hizip savaşlarında taraf olmak değildir.

Fakat son yıllarda ortaya çıkan tablo bunun tam tersidir.

Bugün insan ister istemez şu soruları soruyor:

CHP Genel Merkezi’ni sorgusuz sualsiz savunmak ne zamandan beri solculuk oldu?

Paralel bayramlaşma çağrılarıyla Güvenpark’ta siyasi pozisyon almak ne zamandan beri devrimcilik oldu?

Kurultay hesaplarının parçası olmak ne zamandan beri emek mücadelesi oldu?

Haklarında ciddi iddialar bulunan siyasetçileri peşinen savunmak ne zamandan beri sosyalist refleks haline geldi?

Daha düne kadar iktidara karşı yöneltilen her iddiada “araştırılsın”, “hesabı sorulsun”, “şeffaflık sağlansın” diyenlerin bugün aynı talepler karşısında öfkelenmesi nasıl açıklanabilir?

Çünkü solun tarihi güç sahiplerini savunmanın değil, onları sorgulamanın tarihidir.

Tam da bu nedenle Saraçhane’den Güvenpark’a uzanan süreç yalnızca CHP içindeki bir iktidar mücadelesi değildir.

Bu süreç aynı zamanda Türkiye solunun önemli bir bölümünün kendi bağımsız siyasal kimliğini nasıl kaybettiğinin de hikâyesidir.

Ve belki de bugün cevap verilmesi gereken ilk soru şudur:

CHP gerçekten sola mı geldi?

Yoksa solun bir bölümü İmamoğlu ve Özel CHP’sinin arkasına mı düştü?

“ARININ” ÇAĞRISI KİMLERİ NEDEN RAHATSIZ ETTİ?

Bu tartışmanın belki de en ilginç yanı, yıllardır siyasette ahlak, şeffaflık, hesap verebilirlik ve kamu vicdanı üzerine konuşan çevrelerin, konu kendi siyasi mahallelerine geldiğinde bambaşka bir pozisyon almalarıdır.

Çünkü Kemal Kılıçdaroğlu’nun son dönemde yaptığı çağrılara dikkat edildiğinde aslında ortada ideolojik bir tartışma yoktur.

Ortada son derece basit bir talep vardır.

Parti arınsın.

Şaibeler araştırılsın.

İddialar açıklığa kavuşturulsun.

Yolsuzluk varsa hesabı sorulsun.

Parti temizse bundan korkulmasın.

Normal şartlarda bu cümlelerin her biri sosyal demokratların da, sosyalistlerin de, devrimcilerin de alkışlaması gereken cümlelerdir.

Çünkü sol siyaset tarih boyunca güce karşı denetim mekanizması kurmaya çalışmıştır.

Sorgulamayı esas almıştır.

Hesap sormayı esas almıştır.

Kamu kaynaklarının korunmasını esas almıştır.

Peki o halde bu sözler neden bazı çevrelerde büyük bir öfke yarattı?

Çünkü mesele söylenen sözler değildi.

Mesele sözlerin yöneldiği adresti.

Yıllardır dokunulmaz kabul edilen yeni siyasi merkezin ilk kez ciddi biçimde sorgulanmaya başlamasıydı.

İşte kırılma noktası burada ortaya çıktı.

Bir zamanlar iktidarlara karşı “hesap verin” diyenler, bugün kendi siyasi çevrelerine yönelen sorular karşısında “susun” demeye başladı.

Bir zamanlar “araştırılsın” diyenler bugün “konuşulmasın” demeye başladı.

Bir zamanlar “şeffaflık” isteyenler bugün “soru sormayın” demeye başladı.

Ve bu dönüşümün en dikkat çekici tarafı, bunun önemli bir bölümünün kendisini solcu olarak tanımlayan çevrelerde yaşanmasıdır.

Çünkü burada artık ilke savunulmuyor.

Taraf savunuluyor.

Burada artık kamuculuk savunulmuyor.

Siyasi aidiyet savunuluyor.

Burada artık hesap verebilirlik savunulmuyor.

Siyasi sadakat savunuluyor.

Oysa solculuk hiçbir zaman kişiler etrafında kurulmuş bir inanç sistemi olmadı.

Solculuk liderlere bağlılık hareketi olmadı.

Solculuk siyasi kariyerlerin muhafızlığı olmadı.

Tam tersine, gücün kimde olduğuna bakmadan hesap sorabilme cesareti oldu.

Bugün ise ilginç bir tabloyla karşı karşıyayız.

Kemal Kılıçdaroğlu’nun “arının” çağrısına öfkelenenlerin önemli bir kısmı, yıllarca Türkiye’de siyasetin temizlenmesi gerektiğini savunan kişilerden oluşuyor.

Bu nedenle ortada cevap verilmesi gereken ciddi bir soru bulunuyor:

Bir siyasi partide şaibe iddialarının araştırılmasını istemek ne zamandan beri suç haline geldi?

Bir siyasi partinin temizlenmesini istemek ne zamandan beri bölücülük sayılmaya başladı?

Bir siyasi yapının hesap vermesini istemek ne zamandan beri demokrasi karşıtlığı olarak görülmeye başlandı?

Çünkü eğer bir siyasi hareket kendi içindeki iddiaların araştırılmasından korkuyorsa, sorun araştırılma talebinde değil, araştırılacak ihtimalinin varlığındadır.

Ve belki de bugün Türkiye solunun bir bölümünün yüzleşmek istemediği gerçek budur.

Sorun Kılıçdaroğlu’nun söyledikleri değildir.

Sorun, yıllardır değişim adı altında kurulan yeni siyasi merkezin artık sorgulanmaya başlanmasıdır.

Bu yüzden yaşanan tartışma bir kişi tartışması değildir.

Bu tartışma ilke ile sadakat arasındaki tercihin tartışmasıdır.

Ve görünen o ki bazı çevreler tercihini çoktan yapmıştır.

CAN ATALAY İÇİN SUSANLAR, NEDEN BAZI SİYASETÇİLER İÇİN MEYDANLARI DOLDURDU?

Bir siyasi hareketin samimiyeti en çok, kendi ilkelerini zor zamanlarda da koruyup koruyamadığına bakılarak anlaşılır.

Çünkü ilkeler rahat zamanların süsü değil, zor zamanların pusulasıdır.

Bugün Türkiye’de yaşanan tartışmaların merkezinde de tam olarak bu soru duruyor.

Gerçekten savunulan şey hukuk mu?

Gerçekten savunulan şey demokrasi mi?

Gerçekten savunulan şey halk iradesi mi?

Yoksa bunlar yalnızca siyasi aidiyetlere göre hatırlanan kavramlar mı?

Bu soruyu sormamıza neden olan en önemli örneklerden biri Can Atalay meselesidir.

Seçilmiş bir milletvekili olmasına rağmen cezaevinde tutululan bir isim karşısında Türkiye solunun önemli bir bölümü elbette tepki gösterdi.

Ancak bugün dönüp baktığımızda aynı çevrelerin çok daha büyük bir enerjiyle, çok daha büyük bir organizasyonla ve çok daha büyük bir siyasi motivasyonla başka isimler için seferber olduğunu görüyoruz.

İşte burada ciddi bir tutarsızlık ortaya çıkıyor.

Can Atalay için aynı kararlılığı göstermeyenler…

Can Atalay için günlerce meydanları doldurmayanlar…

Can Atalay için ülke çapında olağanüstü bir siyasal mobilizasyon yaratmayanlar…

Konu belirli belediye başkanları ve belirli siyasi figürler olduğunda bir anda “demokrasi mücadelesinin” öncüleri haline geliyor.

One can't help but ask:

Why?

Bir milletvekilinin özgürlüğü için gösterilmeyen enerji neden başka isimler için gösteriliyor?

Bir hukuk meselesinde kurulamayan birliktelik neden siyasi aidiyet söz konusu olduğunda kurulabiliyor?

Bir seçilmiş milletvekili için gösterilmeyen refleks neden belirli siyasi merkezler söz konusu olduğunda bir anda ortaya çıkıyor?

Çünkü burada artık ilke ile aidiyet arasındaki fark görünür hale geliyor.

Eğer mesele hukuksa herkese hukuk olmalıdır.

Eğer mesele demokrasiyse herkese demokrasi olmalıdır.

Eğer mesele seçilmiş iradeye saygıysa herkese saygı gösterilmelidir.

Ama görünen tablo bunun tam tersidir.

Bazı isimler için ilke devreye giriyor.

Bazı isimler için siyasi aidiyet devreye giriyor.

Bazı isimler için demokrasi hatırlanıyor.

Bazı isimler için sessizlik tercih ediliyor.

Tam da bu nedenle bugün birçok insanın aklında aynı soru bulunuyor:

Savunulan şey gerçekten demokrasi mi?

Yoksa belirli bir siyasi hattın çıkarları mı?

Çünkü demokrasi seçici uygulanamaz.

Adalet kişiye göre değişemez.

Hukuk siyasi sempatiye göre çalışamaz.

Ve solculuk da sevdiği siyasetçiler söz konusu olduğunda susup, sevmedikleri söz konusu olduğunda bağırmak değildir.

Fakat son yıllarda ortaya çıkan tablo maalesef budur.

Bazı çevreler için artık temel ölçü ilke değil, siyasi yakınlıktır.

Temel ölçü kamu yararı değil, siyasi pozisyondur.

Temel ölçü emek değildir, taraf olmaktır.

İşte bu nedenle Saraçhane’den başlayan süreç yalnızca bir belediye başkanının veya bir siyasi ekibin hikâyesi değildir.

Bu süreç aynı zamanda Türkiye solunun bir bölümünün ilke siyasetinden aidiyet siyasetine geçişinin de hikâyesidir.

Ve belki de en ağır siyasi kayıp budur.

Çünkü bir hareket ilkelerini kaybettiği gün gücünü değil, meşruiyetini kaybetmeye başlar.

KIRLANGIÇ BAYRAKLARDAN BELEDİYE KORİDORLARINA

Türkiye solunun son iki yılı belki de tek bir cümleyle özetlenebilir:

CHP’yi dönüştürmeye çalışanlar, sonunda kendileri dönüştü.

Yıllarca aynı tez tekrarlandı.

“CHP’yi sola çekeceğiz.”

“CHP’yi demokratikleştireceğiz.”

“CHP içinde daha güçlü olacağız.”

“Biraz daha yaklaşalım, biraz daha destekleyelim, biraz daha görünür olalım.”

Fakat bugün ortaya çıkan tabloya bakıldığında bu stratejinin iflas ettiği görülüyor.

Çünkü siyasal ilişkilerde dönüştüren ile dönüştürülen arasında her zaman bir güç dengesi vardır.

Eğer kendi bağımsız örgütsel gücünüz, kendi siyasal hattınız ve kendi toplumsal ağırlığınız yoksa, dönüştürmeye çalıştığınız yapının içinde erimeye başlarsınız.

Türkiye solunun önemli bir bölümü tam da bunu yaşadı.

Bir zamanlar meydanlarda özelleştirmelere karşı mücadele edenler, bugün belediye yönetimlerini eleştiremez hale geldi.

Bir zamanlar sermaye ilişkilerini sorgulayanlar, bugün belediye kaynaklarıyla ilgili iddiaların araştırılmasını bile istemiyor.

Bir zamanlar parti bürokrasilerini eleştirenler, bugün genel merkez bürokrasilerinin gönüllü savunuculuğunu yapıyor.

Bir zamanlar düzen partilerine mesafeli duranlar, bugün düzen içi hizip mücadelelerinin aktif tarafı haline geliyor.

İşte asıl çöküş burada yaşanıyor.

Çünkü sosyalist hareket bir partinin gençlik kolu değildir.

Bir belediye başkanının destek grubu değildir.

Bir genel başkanın siyasi koruma kalkanı değildir.

Bir kurultay ekibinin saha organizasyonu değildir.

Ama son yıllarda ortaya çıkan görüntü tam olarak budur.

Solun bazı kesimleri artık kendi gündemlerini üretmek yerine CHP içindeki güç mücadelelerinin gündemiyle hareket ediyor.

İşçiler greve çıkıyor, sessizlik.

Sendikal haklar budanıyor, sessizlik.

Kamusal kaynaklar özelleştiriliyor, sessizlik.

Emekliler yoksullaşıyor, sessizlik.

Ama CHP içinde bir hizip kavgası çıktığında bütün enerji bir anda harekete geçiyor.

Bütün sosyal medya ağları devreye giriyor.

Bütün siyasi refleksler çalışmaya başlıyor.

Bu tablo kendi başına bile çok şey anlatıyor.

Çünkü burada artık emek merkezli bir siyaset yok.

Burada artık sınıf merkezli bir siyaset yok.

Burada artık bağımsız bir sol siyaset yok.

Burada bir siyasi merkezin çevresinde kümelenmiş sadakat ilişkileri var.

Ve bu sadakat ilişkileri zamanla ideolojinin yerini almış durumda.

Bu yüzden bugün birçok insanın aklındaki soru aynı:

CHP gerçekten sola mı çekildi?

Yoksa solun bir bölümü CHP’nin ve özellikle İmamoğlu–Özel çizgisinin çekim alanına mı girdi?

Ortaya çıkan tablo ikinci seçeneğin çok daha güçlü olduğunu gösteriyor.

Çünkü bugün dönüp baktığımızda CHP’nin sola geldiğini değil, solun önemli bir bölümünün CHP içindeki yeni güç merkezlerinin savunucusu haline geldiğini görüyoruz.

Kırlangıç bayraklar belediye koridorlarına taşındı.

Sınıf siyaseti yerini siyasi aidiyetlere bıraktı.

İlke siyaseti yerini ekip siyasetine bıraktı.

Ve belki de en acısı, bütün bunlar hâlâ “solculuk” adı altında savunulmaya çalışılıyor.

Oysa bir siyasi hareket kendi bağımsız hattını kaybettiği gün, yalnızca gücünü değil varlık nedenini de kaybetmeye başlar.

Bugün yaşanan kriz tam olarak budur.

Ve bu kriz, CHP’nin krizinden önce Türkiye solunun krizidir.

SARAÇHANE’DEN GÜVENPARK’A — SOLUN MUHASEBESİ VE YENİ BİR SADAKAT DÜZENİ

Her siyasal dönemin sonunda geriye kalan şey sloganlar değil, bilanço olur.

Bugün de yapılması gereken tam olarak budur.

Saraçhane’nin, Güvenpark’ın, kurultay kavgalarının, genel merkez tartışmalarının, sosyal medya kampanyalarının ve bitmek bilmeyen siyasi saflaşmaların ardından dönüp ortaya çıkan tabloya bakmak gerekiyor.

Çünkü yıllardır Türkiye solunun önemli bir bölümüne anlatılan hikâye artık sonuçlarıyla birlikte önümüzde duruyor.

Ve o sonuçlar pek de parlak görünmüyor.

Bir dönem Türkiye solunun bir bölümü kendisine şu rolü biçti:

“Biz değişimin taşıyıcısı olacağız.”

“Biz CHP’yi sola taşıyacağız.”

“Biz yeni bir siyasal iklim kuracağız.”

“Biz demokratikleşmenin motor gücü olacağız.”

Two years passed.

Peki ortaya ne çıktı?

Daha güçlü bir sendikal hareket mi?

Daha örgütlü bir işçi sınıfı mı?

Daha güçlü bir kamuculuk anlayışı mı?

Daha etkili bir sosyalist hareket mi?

Daha büyük bir toplumsal muhalefet mi?

No, no, no.

Buna karşılık çok daha görünür başka sonuçlar ortaya çıktı.

Yeni siyasi kariyerler ortaya çıktı.

Yeni belediye merkezli güç ağları oluştu.

Yeni siyasi elitler üretildi.

Yeni sadakat ilişkileri kuruldu.

Ve bütün bunlar olurken solun önemli bir bölümü kendi bağımsız siyasal hattını kaybetti.

Çünkü siyasette en tehlikeli şey karşı tarafın sizi yenmesi değildir.

En tehlikeli şey, sizin kendi varlık nedeninizi unutmanızdır.

This is exactly what is happening today.

Bir zamanlar gücü sorgulamak için yola çıkanlar, gücü savunur hale geldi.

Bir zamanlar hesap sormak için siyaset yapanlar, hesap sorulmasına öfkelenir hale geldi.

Bir zamanlar parti bürokrasilerini eleştirenler, yeni bürokrasilerin koruyucusu haline geldi.

Bir zamanlar kişilere değil ilkelere bağlı olduklarını söyleyenler, bugün ilkeleri kişilere göre yorumlamaya başladı.

İşte bu yüzden mesele yalnızca CHP içindeki bir iktidar kavgası değildir.

The issue is much deeper.

Mesele Türkiye solunun bir bölümünün siyaseti ilke merkezli olmaktan çıkarıp aidiyet merkezli hale getirmesidir.

Çünkü bugün yaşanan tartışmalara baktığımızda ilginç bir durum görüyoruz.

CHP Genel Merkezi’ni savunmak solculuk sayılıyor.

Güvenpark’ta siyasi saf tutmak solculuk sayılıyor.

Kurultay hesaplarının parçası olmak solculuk sayılıyor.

Belirli siyasi figürleri eleştiriden muaf tutmak solculuk sayılıyor.

Ama kamu kaynaklarının hesabını sormak bölücülük sayılıyor.

Şaibelerin araştırılmasını istemek ihanet sayılıyor.

Partinin arınmasını istemek suç sayılıyor.

Tam da burada büyük bir zihinsel kırılma ortaya çıkıyor.

Çünkü solculuk hiçbir zaman siyasi sadakat kültürü olmadı.

Solculuk hiçbir zaman lider koruma faaliyeti olmadı.

Solculuk hiçbir zaman belediye savunuculuğu olmadı.

Solculuk hiçbir zaman genel merkez muhafızlığı olmadı.

Tam tersine, bunların tamamına mesafe koyabilme cesaretiydi.

Bu yüzden bugün dönüp şu soruyu sormak gerekiyor:

Can Atalay için gösterilmeyen refleks neden bazı siyasi figürler için gösterildi?

Emekçiler için kurulamayan dayanışma neden bazı belediye yöneticileri için kurulabildi?

Yoksullar için örgütlenemeyen kalabalıklar neden siyasi aidiyetler söz konusu olduğunda bir anda harekete geçti?

Bu soruların cevapları rahatsız edici olabilir.

Ama siyasal muhasebe zaten rahatsız edici sorular sorabilme cesaretidir.

Belki de bugün Türkiye solunun önündeki en büyük görev budur.

CHP’yi değil…

Kemal Kılıçdaroğlu’nu değil…

Önce kendisini sorgulamak.

Çünkü mesele kişiler değildir.

Mesele ilkelerin ne zaman terk edildiğidir.

Mesele hangi noktada siyasi sadakatin kamuculuğun önüne geçtiğidir.

Mesele hangi noktada hesap sorma kültürünün yerini ekip koruma refleksinin aldığıdır.

Ve mesele hangi noktada bağımsız siyaset üretme iddiasındaki insanların, başka bir siyasi merkezin gönüllü savunucusuna dönüştüğüdür.

Saraçhane’den Güvenpark’a uzanan hikâyenin özeti budur.

Anlatılan şey bir zafer hikâyesi değildir.

Bir özgürleşme hikâyesi değildir.

Bir demokratikleşme hikâyesi değildir.

Anlatılan şey, CHP’yi dönüştüreceğini düşünen bazı çevrelerin zamanla kendilerinin dönüştürülmesinin hikâyesidir.

Ve belki de bu hikâyeden çıkarılacak en önemli ders şudur:

Hiçbir siyasi hareket, başka bir siyasi merkezin gölgesinde büyüyemez.

Hiçbir sol hareket, siyasi sadakati ilkenin önüne koyarak güçlenemez.

Hiçbir toplumsal mücadele, hesap sorma hakkından vazgeçerek özgürleşemez.

Çünkü solun gerçek tarihi, güçlülerin yanında duranların değil; güçlüler kim olursa olsun soru sormaya devam edenlerin tarihidir.

OTHER ARTICLES BY THE AUTHOR