“Bu devlet mi büyük, holding mi büyük; yarın hep beraber göreceğiz.”
Beypazarı’nda direnen madencinin kurduğu bu cümle, aslında Türkiye’deki emek mücadelesinin son yirmi yılını özetleyen bir siyasal teşhistir.
Çünkü bugün mesele yalnızca Doruk Madencilik işçilerinin ya da Özşen Madencilik işçilerinin alamadığı ücretler değildir.
Mesele, bu ülkede kimin ürettiği ve kimin yönettiğidir.
Mesele, yerin yüzlerce metre altında çalışan madencinin alın teriyle yaratılan değerin kimlerin kasasına aktarıldığıdır.
Mesele, patronların serveti büyürken işçinin neden her geçen gün daha fazla yoksullaştığıdır.
Ve en önemlisi mesele, işçi hakkını aramaya kalktığında devletin neden onun karşısına dikildiğidir.
Bugün Türkiye’de sermaye sınıfı her ekonomik krizi fırsata çevirebiliyor. Enflasyon yükseliyor, ücretler eriyor. Döviz fırlıyor, işçinin alım gücü düşüyor. Vergi yükü emekçinin sırtına bindiriliyor. Ancak büyük şirketlerin kârları büyümeye devam ediyor.
Bunun adı piyasa değil.
Bunun adı sınıf ilişkisidir.
Çünkü kapitalist düzende üretimi işçiler yapar, zenginliği sermaye sahipleri toplar.
Madenci kazmayı vurur.
Patron servetine servet katar.
İşçi yerin altında ölür.
Şirket borsada değer kazanır.
Sonra aynı işçi ücretini istediğinde karşısına polis çıkar.
İşte bütün hikâye budur.
Özşen Madencilik işçileri haklarını almak için yürürken önlerine kurulan barikatlar tesadüf değildir.
Doruk işçilerinin Ankara’ya yürüyüşünün engellenmek istenmesi de tesadüf değildir.
Çünkü devlet, sınıflar üstü tarafsız bir hakem gibi anlatılsa da pratikte her kriz anında hangi tarafta durduğunu göstermektedir.
Patron ücret ödemez.
İşçi bekler.
Patron sözünü tutmaz.
İşçi bekler.
Patron hak gasp eder.
İşçi bekler.
Ama işçi yürümeye başladığı anda devlet harekete geçer.
Demek ki sorun kamu düzeni değildir.
Sorun, emekçilerin sessiz kalmayı bırakmasıdır.
Bu yüzden bugün Beypazarı’ndaki madenci yalnız değildir.
Onun yanında görünmeyen milyonlar vardır.
Asgari ücretle yaşamaya çalışan işçiler vardır.
Taşeronlar vardır.
Kurye orduları vardır.
Fabrikalarda, depolarda, inşaatlarda çalışan emekçiler vardır.
Çünkü madencilerin mücadelesi yalnızca kendi maaşları için değildir.
Bu mücadele, emeğin yarattığı zenginlik üzerinde kimin söz sahibi olacağı mücadelesidir.
İktidar yıllardır “büyüyoruz” diyor.
Peki kim büyüyor?
Madenlerde çalışan işçi mi?
Emekli mi?
Minimum wage?
Yoksa holdingler, bankalar ve büyük şirketler mi?
Bu sorunun cevabı TÜİK tablolarında değil, işçi eylemlerine kurulan polis barikatlarında saklıdır.
Çünkü bir devletin gerçek sınıfsal karakteri seçim meydanlarında değil, grevlerde ortaya çıkar.
Bir devletin kimi koruduğu, patronla işçi karşı karşıya geldiğinde anlaşılır.
Barikatın hangi tarafa kurulduğu her şeyi anlatır.
Bugün Türkiye’de emekçiler yalnızca ücret mücadelesi vermiyor.
Aynı zamanda görünmez kılınmaya karşı mücadele ediyor.
Onlara sürekli fedakârlık öğütleniyor.
Sabır öğütleniyor.
Beklemeleri söyleniyor.
Ama aynı sabır tavsiyesi hiçbir zaman holdinglere yapılmıyor.
Hiçbir patrona “biraz daha az kazanın” denmiyor.
Hiçbir şirkete “kemer sıkın” çağrısı yapılmıyor.
Fedakârlık her zaman emekten isteniyor.
Kazanç ise sermayeye bırakılıyor.
İşte bu yüzden Beypazarı’nda yükselen “Holdingler mi büyük, halk mı büyük?” sorusu sıradan bir slogan değildir.
Bu soru Türkiye’nin temel siyasal sorusudur.
Çünkü halkın ürettiği zenginliğin küçük bir azınlığın elinde toplandığı her düzende, er ya da geç aynı soru yeniden sorulur:
Bu ülkeyi ayakta tutanlar mı büyük, yoksa onların emeğiyle büyüyenler mi?
Madenciler bugün yalnızca ücretlerini istemiyor.
Bu sorunun cevabını da istiyorlar.

