FOTOĞRAFIN ANLATTIKLARI
Siyasette bazen en önemli olan şey kürsüden söylenenler değildir.
Kimlerin alkışladığıdır.
Kimlerin sustuğudur.
Kimlerin bir gecede saf değiştirdiğidir.
Ve bazen tek bir fotoğraf, yüzlerce açıklamadan daha fazla gerçeği ortaya çıkarır.
Cumartesi günü CHP Genel Merkezi’nde ortaya çıkan tablo tam olarak buydu.
İlk bakışta sıradan bir bayramlaşma programı gibi görünüyordu. Oysa dikkatli bakıldığında ortada bayramlaşmadan çok daha büyük bir mesele olduğu görülüyordu. Çünkü o gün karşı karşıya gelen yalnız insanlar değildi; iki farklı siyaset anlayışıydı.
Bir tarafta örgütsel güç vardı.
İl başkanlıkları…
İlçe örgütleri…
Belediyeler…
Makamlar…
Bütçeler…
Medya desteği…
Diğer tarafta ise bunların hiçbirine sahip olmayan insanlar vardı.
Kendi cebinden harcayarak gelenler…
Borç alıp Ankara yoluna düşenler…
Emekli maaşından artırdığıyla otobüse binenler…
Herhangi bir makam beklentisi taşımayanlar…
O günün siyasi anlamını belirleyen şey kaç kişinin geldiği değil, hangi şartlarda geldiğiydi.
Çünkü bazı kalabalıklar organize edilir.
Bazı kalabalıklar ise vicdanla oluşur.
Bazıları çağrıldığı için gelir.
Bazıları inandığı için.
Asıl dikkat çekici olan ise başka bir gerçekti.
Bugün CHP adına en yüksek perdeden konuşanların önemli bir bölümü, daha düne kadar CHP’ye en ağır suçlamaları yönelten çevrelerden oluşuyordu.
Dün CHP’ye “faşist” diyenler…
Dün CHP’yi “komünist yuvası” ilan edenler…
Dün partiyi yerden yere vuranlar…
Bugün birdenbire CHP’nin en hararetli savunucusu kesilmiş durumda.
One can't help but ask:
What has changed?
CHP’nin tarihi mi?
Altı Ok mu?
Kuruluş felsefesi mi?
No, no, no.
Değişen CHP değil.
Değişen güç dengeleri.
Bugün yaşanan kavganın merkezinde CHP sevgisi değil, CHP üzerinde kimin söz sahibi olacağı sorusu bulunmaktadır.
Bu nedenle mesele yalnızca siyasi değildir.
Aynı zamanda ahlaki bir meseledir.
Çünkü siyasi ahlak biraz da dün söylediğini bugün inkâr etmemektir.
İşte CHP’de bayramlaşmanın gölgesinde başlayan büyük hesaplaşmanın ilk sorusu budur:
Kim CHP’yi savunuyor?
Kim CHP üzerinden kurduğu düzeni savunuyor?
KALABALIKLAR, SAYILAR VE ABAKÜS SİYASETİ
Cumartesi gününden sonra aynı cümleler tekrar edilmeye başlandı:
“81 il başkanı bizimle.”
“973 ilçe başkanı bizimle.”
“Milletvekilleri bizimle.”
“Belediye başkanları bizimle.”
“Delegeler bizimle.”
Sanki siyaset bir muhasebe cetveli.
Sanki haklılık toplama-çıkarma işlemi.
Sanki doğruluk oy çokluğuyla belirleniyor.
Oysa tarihin çöplüğü tam da bu yanılgıya kapılanlarla doludur.
Çünkü sayı ile haklılık aynı şey değildir.
Çoğunluk ile doğruluk aynı şey değildir.
Güç ile meşruiyet aynı şey değildir.
Bugün CHP içinde yaşanan tartışmanın en sığ tarafı da budur.
Sürekli rakamlar konuşuluyor.
Fakat o rakamların arkasındaki ilişkiler konuşulmuyor.
Kimse şu soruları sormuyor:
Bu insanların kaçı özgür iradesiyle konuşuyor?
Kaçı bulunduğu makamı riske atabiliyor?
Kaçı adaylık hesabı yapmadan tavır koyabiliyor?
Kaçı siyasi geleceğini düşünmeden konuşabiliyor?
Çünkü makamla verilen destek ile bedel ödeyerek verilen destek aynı şey değildir.
Bir insanın kariyerini korumak için yanında durduğu siyasetçi ile hiçbir çıkarı olmadan yanında durduğu siyasetçi aynı kefeye konulamaz.
Bugün CHP’de yaşanan tartışmada tam da bu ayrım görünmez hale getirilmeye çalışılıyor.
Bir tarafta makam ilişkileri var.
Diğer tarafta aidiyet.
Bir tarafta kariyer hesabı var.
Diğer tarafta vefa.
Bir tarafta güçten beslenenler var.
Diğer tarafta güce rağmen tavır alanlar.
Fakat siyasal tarih bize defalarca aynı gerçeği göstermiştir:
Kalabalıklar çoğu zaman hakikati değil gücü temsil eder.
Alkışlar çoğu zaman cesareti değil konforu temsil eder.
Makamlar çoğu zaman inancı değil çıkarı temsil eder.
İnsanlar bir süre sonra kendi yankı odalarının içinde yaşamaya başlar.
Alkış seslerini halkın sesi sanırlar.
Örgütsel hakimiyeti toplumsal destek sanırlar.
Ellerindeki yetkiyi meşruiyet sanırlar.
İşte çürüme tam da burada başlar.
Bugün CHP’de yaşanan tartışmada da benzer bir tablo ortaya çıkmıştır.
Bir kesim sürekli kalabalıkları gösteriyor.
Ama o kalabalıkların neden oluştuğunu konuşmuyor.
Bir kesim sürekli çoğunluğu gösteriyor.
Ama çoğunluğun her zaman haklı olmadığını unutuyor.
Oysa tarihin dönüm noktalarını kalabalıklar değil, bedel ödemeyi göze alan azınlıklar yaratmıştır.
Bolşevikler çoğunluk değildi.
Kuva-yı Milliyeciler çoğunluk değildi.
Dünyadaki hiçbir büyük dönüşüm ilk gününde çoğunluk değildi.
Çünkü tarih cesaretle yazılır.
Abaküsle değil.
Bu nedenle bugün CHP içinde anlatılan “yalnız kaldı” masalı aslında siyaseti rakamlara indirgeyen zihniyetin ürünüdür.
Bazı insanlar yalnız kaldıkları için değil, yalnız kalmayı göze alabildikleri için tarihe geçerler.
Bazı mücadeleler kalabalık oldukları için değil, haklı olduklarına inandıkları için büyürler.
Ve bazı hesaplaşmalar vardır ki sonucu sayı değil, karakter belirler.
CHP’deki büyük hesaplaşma da tam olarak böyle bir eşiktedir.
The question to be asked is this:
Kalabalık olan mı güçlüdür?
Yoksa hiçbir güce yaslanmadan inandığı yerde duran mı?
MALUMUN İLANI VE SUSKUNLUĞUN SONU
Cumartesi günü yaşananların en önemli tarafı ne çekilen fotoğraflardı ne de yapılan sloganlardı.
Asıl mesele Kemal Kılıçdaroğlu’nun söyledikleriydi.
Fakat ilginç olan şuydu:
Tartışmalar söylenenlerin doğruluğu üzerine değil, söylenmiş olması üzerine yürütüldü.
Oysa ortada yeni bir bilgi yoktu.
Yeni olan yalnızca suskunluğun sona ermesiydi.
Uzun zamandır parti koridorlarında konuşulanlar…
Delegelerin kendi arasında tartıştıkları…
Örgütlerin bildiği…
Siyaseti yakından takip eden herkesin duyduğu iddialar…
İlk kez doğrudan ve açık biçimde kamuoyunun önüne taşındı.
Kılıçdaroğlu yeni bir hikâye anlatmadı.
Malumu ilan etti.
Fakat siyasette bazen en büyük kırılmalar yeni gerçekler ortaya çıktığında değil, herkesin bildiği gerçekler yüksek sesle söylendiğinde yaşanır.
Çünkü bazı konular vardır;
Herkes bilir.
Herkes görür.
Herkes konuşur.
Ama kimse açıkça dile getirmez.
Çünkü söylemenin maliyeti vardır.
Çünkü söylemek taraf olmayı gerektirir.
Çünkü hakikatin bedeli çoğu zaman sessizliğin bedelinden ağırdır.
İşte Cumartesi günü o eşik geçildi.
Ve o andan itibaren mesele açıklamanın kendisi olmaktan çıktı.
Mesele açıklamanın gereği haline geldi.
Çünkü eğer bir siyasi lider çıkıp parti iradesine müdahale edildiğini söylüyorsa…
Eğer siyasi mühendislikten söz ediyorsa…
Eğer örgütlü ilişkiler ağlarından söz ediyorsa…
Eğer parti demokrasisinin sakatlandığını iddia ediyorsa…
Artık konu basın açıklaması değildir.
Artık konu hesap vermektir.
Tam da bu nedenle bugün CHP’nin karşı karşıya olduğu en büyük tehlike iddiaların varlığı değil, normalleştirilmesidir.
Türkiye siyasetinin en yıkıcı alışkanlığı budur.
Önce bir iddia ortaya atılır.
Sonra günlerce tartışılır.
Ardından herkes alışır.
Sonra konu sıradanlaşır.
Ve sonunda hiçbir şey olmamış gibi hayat devam eder.
Yolsuzluklar böyle normalleşir.
Liyakatsizlik böyle normalleşir.
Siyasi çürüme böyle normalleşir.
Kurumsal çöküş böyle normalleşir.
Çünkü unutulan her hesap yeni hesapların önünü açar.
Cezasız kalan her yanlış daha büyük yanlışları teşvik eder.
Bu yüzden CHP’nin önündeki asıl sınav bir liderlik sınavı değildir.
Bir ahlak sınavıdır.
Eğer anlatılanlar doğruysa gereği yapılmalıdır.
Eğer anlatılanlar yanlışsa açık biçimde çürütülmelidir.
Fakat ikisinin arasına saklanılabilecek gri bir alan yoktur.
Belirsizlik çözüm değildir.
Erteleme çözüm değildir.
Suskunluk çözüm değildir.
Çünkü bazı yaralar zamanla iyileşmez.
İltihaplanır.
Bazı krizler bekledikçe küçülmez.
Büyür.
Bazı hesaplar ertelendikçe kapanmaz.
Ağırlaşır.
Bugün CHP’nin ihtiyacı yeni sloganlar değildir.
Yeni afişler değildir.
Yeni sosyal medya kampanyaları değildir.
İhtiyaç duyulan şey açıklıktır.
Şeffaflıktır.
Cesarettir.
Ve her şeyden önemlisi yüzleşme iradesidir.
Çünkü hiçbir siyasi hareket kendi içindeki karanlık noktalarla yüzleşmeden güçlenemez.
Hiçbir kurum kendi yaralarını görmezden gelerek ayağa kalkamaz.
Hiçbir parti sorunlarının üzerini örterek güven inşa edemez.
Cumartesi günü bir kapı açılmıştır.
Artık mesele o kapıdan geçip geçmemektir.
Çünkü bazı gerçekler dile getirildikten sonra geri dönüş olmaz.
Bazı dosyalar açıldıktan sonra kapanmaz.
Ve bazı hesaplar vardır ki görülmeden bitmez.
SAYIN KILIÇDAROĞLU, ARTIK KARAR ZAMANI
Sayın Kemal Kılıçdaroğlu,
Cumartesi günü yaptığınız açıklamayla yalnızca geçmişe dair bir değerlendirme yapmadınız.
Yalnızca yaşadıklarınızı anlatmadınız.
Yalnızca tarihe not düşmediniz.
Aslında kendinizi de bir tercihin, bir kararın ve bir sorumluluğun merkezine yerleştirdiniz.
Çünkü artık mesele ne düşündüğünüz değildir.
Mesele, düşündüklerinizin gereğini yapıp yapmayacağınızdır.
Ortaya koyduğunuz tablo sıradan bir parti içi rekabet tablosu değildir.
Sıradan bir kurultay yarışı değildir.
Sıradan bir siyasi kırgınlık değildir.
Sizin tarif ettiğiniz tablo çok daha ağırdır.
Eğer anlattıklarınız doğruysa;
Parti iradesine müdahale edilmiştir.
Parti içi demokrasi yara almıştır.
Siyasi ahlak zedelenmiştir.
Cumhuriyet Halk Partisi’nin kurumsal yapısı tahrip edilmiştir.
Eğer durum buysa artık mesele kişiler arasındaki bir hesaplaşma değil, partinin geleceğiyle ilgili bir meseledir.
Ve bu noktadan sonra “ama”ların, “fakat”ların ve diplomatik cümlelerin arkasına sığınma dönemi bitmiştir.
Çünkü siyasette bazı anlar vardır.
Susmak olgunluk değildir.
Susmak kabulleniştir.
Beklemek sağduyu değildir.
Beklemek sorunun büyümesine izin vermektir.
Geri çekilmek uzlaşma değildir.
Geri çekilmek hakikatin üzerini örtmektir.
Türkiye siyaseti yıllardır aynı çürümenin içinde debeleniyor.
Herkes her şeyi biliyor.
Herkes kapalı kapılar ardında aynı hikâyeleri anlatıyor.
Herkes yanlışları görüyor.
Ama sıra hesap sormaya gelince derin bir sessizlik başlıyor.
İşte bu yüzden kurumlar yıpranıyor.
İşte bu yüzden güven eriyor.
İşte bu yüzden insanlar siyasete olan inancını kaybediyor.
Çünkü cezasız kalan her yanlış kendinden sonraki yanlışlara davetiye çıkarır.
Hesabı sorulmayan her ihanet kendisini tekrar eder.
Görmezden gelinen her çürüme daha geniş alanlara yayılır.
Bugün CHP’nin ihtiyacı yeni sloganlar değildir.
Yeni propaganda kampanyaları değildir.
They are not new stories of victimization.
Partinin ihtiyacı ahlaki netliktir.
Kurumsal cesarettir.
Ve hesap verebilirliktir.
Eğer ortada kirli bir süreç varsa ortaya çıkarılmalıdır.
Eğer ortada sorumlular varsa isimleri konulmalıdır.
Eğer ortada partiyi içeriden çürüten mekanizmalar varsa tasfiye edilmelidir.
Çünkü enfekte olmuş bir yapı tedavi edilmeden iyileşemez.
Çürümenin üzeri örtülerek birlik sağlanamaz.
Halının altına süpürülen sorunlardan güven doğmaz.
Gerçek birlik hesaplaşmadan sonra kurulur.
Gerçek temizlik cesaret ister.
Gerçek arınma ise bedel ödemeyi göze alanlar sayesinde gerçekleşir.
Bugün Türkiye’nin dört bir yanından Ankara’ya gelen insanlar da aslında sizden yeni bir konuşma beklemiyor.
Yeni bir açıklama beklemiyor.
Yeni bir serzeniş beklemiyor.
Bir irade bekliyor.
Bir kararlılık bekliyor.
Bir hesaplaşma bekliyor.
Çünkü Cumartesi günü söylenen sözler bir başlangıçtı.
Fakat başlangıçlar tek başına tarih yazmaz.
Tarihi sonuçlar yazar.
Bugün sırtınıza saplandığını söylediğiniz hançerler konuşuluyor olabilir.
Yarın ise asıl konuşulacak şey, o hançerlerin kim tarafından kullanıldığı değil, onların hesabının sorulup sorulmadığı olacaktır.
Çünkü tarih mağduriyetleri değil, iradeyi hatırlar.
Tarih şikâyet edenleri değil, gereğini yapanları yazar.
Ve tarih, kendisine kurulan oyunları anlatanlara bir dipnot ayırır.
Ama asıl yeri, o oyunların hesabını soranlara verir.
Artık söz söylenmiştir.
Malum ilan edilmiştir.
Dosya açılmıştır.
Şimdi sıra karar vermektedir.
Ve karar vermemek de bir karardır.
