Gülistan Doku soruşturması, 5 Ocak 2020’den beri Türkiye’nin vicdanını sızlatan bir kayıp dosyası olarak devam ediyor. Munzur Üniversitesi öğrencisi 21 yaşındaki genç kızın ortadan kayboluşu, yıllarca “kayıp” olarak nitelendirilirken, son dönemde ortaya çıkan ifadeler ve delil karartma iddiaları meseleyi bambaşka bir boyuta taşıdı. Eski Tunceli Valisi Tuncay Sonel’in savcılığa yansıyan dün ki ifadesi, sosyal medyada özellikle X platformunda paylaşıldı ve en çok konuşulan konulardan biri haline geldi. Ancak savcılıkta valinin verdiği ifadesiyle mesele kapanır mı?
Asıl sorulması gerekenler hâlâ ortada duruyor.
Dönemin Tunceli valisinin, o dönemdeki Gülistan Doku dosyasıyla ilgili olaylarla savcılık ifadesi, hakimlik sorgusu sonucu şimdilik tutuklanmış olması devletin ilde ki diğer görevlilerinin sorumluluktan kurtulabilmesine yeterli mi? Dönemin il emniyet müdürü neredeydi?
Jandarma il komutanı ne yapıyordu?
Asayiş şube müdürü görev tanımını hangi çerçevede yerine getiriyordu?
Devlet dediğimiz mekanizma, tek bir kişinin üzerine mi yıkılıyor, yoksa herkes makamında otururken sorumluluklar “buharlaşıp” mı gidiyordu?
Açık konuşmak gerek: Devletin tüm yetkileri, istihbarat birimleri, güvenlik güçleri ve adli mekanizmalar elinizdeyken, olup biteni “sadece izlemek” görev tanımına girer mi?
Yoksa o koltuklar dolu olsa da sorumluluklar geçici olarak askıya mı alınmıştı?
Vali her şeyi üstlenmiş gibi görünüyor: Polis olmuş, savcı olmuş, hakim olmuş, doktor olmuş, olay yeri inceleme ekibi olmuş, bilişim uzmanı olmuş, CCTV operatörü olmuş… Ama nedense kimse hiçbir şeyi görmemiş, duymamış, fark etmemiş. Bu tabloyu “normal” kabul etmek, gerçekten külaha anlatılacak cinsten bir hikâye olur.
Daha vahimi, o dönemin bazı isimlerinin kariyer geçmişleri dikkat çekici. Özellikle dönemin il emniyet müdürü, 2002-2009 ve 2013-2017 yılları arasında Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanlığı’nda yönetici düzeyinde görev yapmış, yılların tecrübesine sahip bir isim.
Açık konuşalım: Elinizde istihbarat birimleri, güvenlik güçleri ve adli mekanizmalar varken olup biteni “sadece izlemek” görev tanımına girer mi?
Böylesine kritik bir birimde bulunmuş birinin, ildeki bu büyüklükteki bir olaydan “tamamen habersiz” olması mümkün mü? Eğer mümkünse, bu sistemin genel işleyişindeki çok daha derin bir sorun demektir. Eğer değilse, o zaman bambaşka bir tabloyla karşı karşıyayız. Hangisi daha vahim? Karar, kamuoyunun ve adaletin.
Bu mesele, tek bir kişinin ifadesiyle kapanacak cinsten değil. Aksine, devletin güvenlik ve adli zincirinin tamamını ilgilendiren kolektif bir sorumluluk meselesidir. O zincirin hiçbir halkası, “ben görmedim, bilmiyordum” diyerek bu yükten kolayca kurtulamaz. Çünkü devlet, bireylerin toplamından ibaret değildir; kurumlar, prosedürler, denetim mekanizmaları ve hesap verebilirlik üzerine kuruludur. Makamlar “dekor” değilse, o makamlarda oturanların görev başında olup olmadığını sorgulamak en doğal haktır.
Gülistan Doku’nun akıbeti hâlâ aydınlatılmayı bekliyor. Ailesinin yıllardır süren acısı, toplumun adalet beklentisi ve devletin güvenilirliği, bu dosyanın yalnızca bir vali ifadesiyle geçiştirilemeyeceğini gösteriyor. Soruşturma derinleştikçe, delillerin akıbeti, kamera kayıtları, SIM kart süreçleri ve ilgili tüm birimlerin rolü tek tek ortaya çıkmalı. Çünkü adalet, sadece bireysel ifadelerle değil, zincirin her halkasının hesap vermesiyle tecelli eder.
Bu olay, “devlet her şeydi de kimse bir şey değildi” algısını güçlendirmemeli. Tam tersine, devletin gerçekten “her şey” olabilmesi için, her kademedeki sorumluluğun tam anlamıyla yerine getirilmesi gerektiğini bir kez daha hatırlatmalı. Aksi takdirde, benzer tabloların tekrarlanması kaçınılmaz olur.
Kamu vicdanı ve hukukun üstünlüğü, bu dosyanın şeffaf ve eksiksiz bir şekilde aydınlatılmasını talep ediyor.
