HALKWEBAuthors22 Mart Dünya Su Günü

22 Mart Dünya Su Günü

Eğer su bile bulunduğu ortamın sözlerinden etkileniyorsa, insan hangi sözlerle şekilleniyor?

0:00 0:00

Dünyanın dört bir yanında insanlar suyla konuşur, ona dokunur, ona dua eder.

Tibet’te kutsal nehirlerde dualar, Hindistan’da Ganj’da arınma ayinleri, Anadolu’da Hıdrellez’de pınarlara bırakılan dilekler ve adaklar…

Hepsi aynı şeyi fısıldar: temizlen, yenilen, sev, inan, anla, bağışla, bağ kur insan ol ve insan kal.

Bu ritüeller binlerce kilometreyi aşsa da, ortak bir tema taşır: arınma, yeniden doğuş, ruhsal tazelenme.

İnsanlığın suyla kurduğu bu kadim ilişki, sadece bir ihtiyaç değil; aynı zamanda bir hatırlama biçimidir. Unutulanın, kirlenenin ve kaybedilenin izini sürme çabasıdır.

Ve bugün 22 Mart Dünya Su Günü.

Bu sessiz çağrıya kulak vermek, suyu ve kendimizi hatırlamak için bir fırsat.

Belki de bu gün, neyi kirlettiğimizi hatırlamak için bir fırsat.

Çünkü suyla kurduğumuz ilişki aslında birbirimizle kurduğumuz ilişkinin en çıplak halidir.

Suyu kirleten, sözü de özü de kirletir.

Su ise güzel sesi ile bize hep fısıldar; hayatı, arınmayı, yeniden doğmayı…

Ve bizler ritüellerimizle, sözlerimizle bazen yanıt veririz.

Örneğin bu coğrafyada su ikramı, tekrarlanan bir ritüelin duası gibidir: “Su gibi aziz ol.”

Yani kişinin, su kadar kıymetli, temiz, saygın ve kutsal olması dileğidir.

Ama bizler, suyu da kirlettik, sözü de.

Çünkü su, sadece hayatın kaynağı değil, yaşamın ta kendisidir; her damlası doğanın ve insanın öyküsünü taşır.

Ve su, yaşamın kendisidir.

Dünya yüzeyinin yaklaşık %70–75’i sularla kaplıdır; belki de bu yüzden gezegenimize “Mavi Gezegen” denir.

Yeni doğmuş bir bebeğin vücudu da yaklaşık %75 sudan oluşur; erişkinlerde bu oran %60 civarındadır.

Peki, su sadece cansız bir madde mi?

Yoksa duyguları algılayabilen, çevresinden etkilenebilen kristallerden mi oluşuyor?

İşte bu merak, suyun sırlarını çözmeye çalışan araştırmacıları da harekete geçirdi

“Suyun hafızası” kavramı ilk olarak 1988’de Fransız bilim insanı Jacques Benveniste ile gündeme geldi.

Ona göre su, temas ettiği maddelerin “bilgisini” taşıyabiliyordu.

Japon araştırmacı Masaru Emoto ise suyun çevresindeki düşüncelere ve duygulara tepki verdiğini iddia ederek çok ilginç bir deney yaptı:

Bir bardak suyu sevgi dolu sözlerin olduğu bir odaya bıraktı.

Bir başka bardak suyu ise öfkenin, hakaretin, nefretin dolaştığı bir ortama.

Sonra o suları dondurdu.

Mikroskop altında kristallerine baktı.

İddiaya göre sevgiyle konuşulan su, kristal gibi açmıştı.

Simetrik, zarif, neredeyse bir kar tanesi kadar güzel.

Nefretle konuşulan su ise dağılmıştı.

Şekilsiz, kırılmış, bozulmuş.

Yani suyun insan düşünceleri, kelimeler ve müzik gibi enerjilerden etkilendiğini, bu bilgileri “hafızasına” alarak kristal yapısını değiştirdiğini iddia eden bir araştırmaydı.

Bilim dünyası Jacques Benveniste ve Masaru Emoto gibi isimlerin suyun hafızası ve insan duygularına tepki verdiğine dair iddialarına temkinle yaklaşsa da, bu tartışmalı deneylerin suyun yalnızca kimyasal bir varlık değil, belki de henüz tam çözülememiş daha derin bir etkileşim alanına sahip olabileceğini düşündüren izler barındırıyordu.

Evet bilim hâlâ suyun hafızasını anlamaya çalışıyor.

Ama biz, farkında olmadan, birbirimizin hafızasına sözlerimizle iz bırakmayı ve onu kirletmeyi çoktan başardık.

Düşünelim…

Eğer su bile bulunduğu ortamın sözlerinden etkileniyorsa,

insan hangi sözlerle şekilleniyor?

Biz birbirimize her gün kelimeler içiriyoruz.

Ama bu kelimeler artık su gibi berrak değil.

Arındırmıyor. Temizlemiyor.

Aksine zehirliyor.

Bir çocuğa söylenen küçücük bir aşağılamayı düşünün.

Bir kadının kulağına fısıldanan küçümsemeyi.

Bir insanın kimliğine yöneltilen o ağır, görünmez hakaretleri.

Bunların hepsi insan bedenini oluşturan suya söylenmiş kelimeler.

Ve kelimeler suya şekil veriyorsa?

Belki de bu yüzden insanların içindeki kristallerinin şekli bozuldu.

Düzensizleşti. Çirkinleşti.

Tıpkı deneydeki su gibi…

Çünkü bizi oluşturan su; savaşlarla, ölümlerle, kanla, şiddetle, nefretle her gün yeniden karşılaşıyor, her gün yeniden kirleniyor. Sevginin yerini hakaret, anlamanın yerini öfke, vicdanın yerini gürültü…

Gerçeğin yerini tekrarlanan basit propaganda, güzel sözün yerini hakaret, insanlığın yerini kalabalık ve duygusuz yığınlar…

Ve biz sonra şaşırırız:

Neden bu kadar parçalı, bu kadar yaralı bir toplum olduk?

Belki de cevap sandığımızdan daha basittir.

Biz birbirimize yıllardır kötü kelimeler içiriyoruz.

Ve unutuyoruz…

İnsanın canı su, ruhu kristaldir.

Eğer kelimelerin büyüsü suyun hafızasında bir iz bırakıyorsa ve insan dediğimiz varlığın yaklaşık yüzde 60–70’i sudan oluşuyorsa, o zaman kendimize sormamız gereken bir soru var:

Her gün birbirimize söylediğimiz, kendi kendimize fısıldadığımız, başkalarına yönelttiğimiz ve duymaya maruz kaldığımız o kelimeler…

Acaba bizi bu kadar derinden etkilediği için mi ruhumuz bazen kristal gibi ışıltılı, bazen de paramparça oluyor?

Belki de mesele sandığımızdan daha basittir.

Dünya büyük ölçüde sudan oluşuyor. İnsan da öyle.

Ve belki de dünyanın bu kadar uzun süredir kötülükten kurtulamamasının sebebi şudur:

Biz birbirimize su gibi hayat veren kelimeler değil, ruhumuzda buz kesiği bırakan sözler söylüyoruz.

Ve belki de en acısı şu:

Artık kimse kimseye “su gibi aziz ol” demiyor.

Peki, insan dediğimiz varlığın özsuyu, kelimelerin büyüsünden ne kadar etkileniyor?

OTHER ARTICLES BY THE AUTHOR