Sayılar büyüleyicidir. İstatistik tabloları, nüfus grafikleri ve demografik projeksiyonlar çoğu zaman bir medeniyetin gücünü ölçmenin kolay bir yolu gibi görünür. Kalabalık olmak çoğu zaman güçle karıştırılır. Oysa modern dünya, sayısal çoğunluğun neredeyse hiçbir zaman gerçek güç üretmediğini defalarca göstermiştir. Güç; kalabalık olmaktan değil, örgütlü akıldan doğar. Kurumsallaşmış bilgi üretiminden, eleştirel düşünce geleneklerinden ve özgür araştırma ortamlarından beslenir.
Bugün dünyada yaklaşık 1,5 milyar Müslüman yaşarken, Yahudi nüfusunun 15 milyonu bile bulmaması; buna rağmen bilimde, sanatta, ekonomide ve teknolojide ortaya çıkan etki farkı, yüzeysel bir “üstünlük” tartışmasından çok daha derin bir soruyu zorunlu kılar:
Güç gerçekten nereden doğar?
Bu soruyu yanlış yerde ararsanız cevabı da yanlış yerde bulursunuz. Mesele bir dinin diğerine üstünlüğü değildir. Mesele hangi toplumun bilgi ürettiği, hangisinin bilgiyi sorguladığı ve hangisinin bilgiyi dogmaya dönüştürdüğüdür. Modern dünyada güç artık askeri kalabalıktan, nüfus yoğunluğundan ya da ham inanç enerjisinden değil; kurumsallaşmış akıldan is born.
Modern çağda güç artık askeri kalabalıkla ölçülmez. Yirminci yüzyılın ortalarından itibaren savaşların karakteri bile değişmiştir. Teknolojik üstünlük, bilimsel araştırma kapasitesi ve yüksek eğitim sistemleri; klasik askeri gücün önüne geçmiştir. Bugün bir ülkenin gücünü anlamak için nüfus sayımına değil, araştırma–geliştirme bütçesine bakılır. Üniversitelerinin niteliğine bakılır. Patent üretimine, bilimsel makale sayısına, teknoloji ihracatına bakılır.
Eğer bir toplum bu alanlarda üretim yapmıyorsa, nüfusu yüz milyon da olsa dünya siyasetinde belirleyici olamaz.
Bu nedenle sayılar üzerinden kurulan üstünlük söylemi aslında bir yanılsamadır. Nüfus kalabalığı üretim kapasitesiyle desteklenmediği sürece yalnızca demografik bir veri olarak kalır.
NÜFUS YANILSAMASI VE MODERN GÜCÜN DOĞASI
İslam dünyasında sıkça dile getirilen bir serzeniş vardır:
“Biz çokuz ama güçsüzüz.”
Bu cümle aslında sorunun yanlış yerde arandığını gösterir. Sorun nüfus değildir. Sorun, bilgi üretmeyen kurumlar, eleştirel düşünceyi teşvik etmeyen eğitim sistemleri and aklı sınırlayan siyasal yapılardır.
Modern dünyada güç artık kalabalık zihinlerden değil, özgür zihinlerden is born.
Sanayi devriminden bu yana küresel güç dengelerini belirleyen üç temel unsur vardır:
- bilimsel üretim
- teknoloji geliştirme kapasitesi
- kurumsallaşmış eğitim sistemi
Bir toplum bu üç alanda güçlü değilse, nüfusunun kalabalık olması hiçbir şey ifade etmez. Çünkü modern çağda savaşlar bile artık aklın savaşlarıdır.
Uydular, yapay zekâ, biyoteknoloji, yarı iletken teknolojisi, kuantum bilgisayarlar… Bunları üreten toplumlar dünya düzenini belirler.
Bu nedenle modern gücü anlamak için nüfus tablolarına değil şu verilere bakmak gerekir:
- patent sayıları
- akademik yayın üretimi
- teknoloji ihracatı
- üniversite sıralamaları
- araştırma–geliştirme yatırımları
Bu göstergelerde İslam dünyasının toplam performansı birçok küçük ülkenin bile gerisinde kalmaktadır.
Sorun sayılarda değil.
Sorun zihinsel üretim kapasitesindedir.
YAHUDİ TOPLULUKLARININ BAŞARISI: MİSTİK BİR ÜSTÜNLÜK DEĞİL
Yahudi topluluklarının bilim ve ekonomi alanındaki görünür başarısı çoğu zaman iki uç arasında açıklanmaya çalışılır. Bir kesim bunu “dinsel üstünlük” gibi mistik bir çerçeveye oturtur. Bir başka kesim ise komplocu teorilerle açıklamaya çalışır.
Her ikisi de gerçeği kaçırır.
Asıl mesele çok daha yalındır: Yahudi kültürü tarih boyunca güçlü bir metin ve tartışma geleneği üretmiştir.
Talmud yalnızca bir dini metin değildir. Aynı zamanda bir düşünme biçimidir.
Bu gelenekte:
- soru sormak günah değildir
- metni tartışmak yasak değildir
- yorum yapmak sapkınlık değildir
Aynı metnin onlarca farklı yorumunun meşru kabul edilmesi, bireyi pasif bir inanç taşıyıcısından aktif bir düşünür haline getirir.
Bu kültür modern bilimle temas ettiğinde ortaya çıkan sonuç şaşırtıcı değildir.
Albert Einstein’ı büyük yapan şey Yahudi olması değildir. Onu büyük yapan şey sorgulamayı bastırmayan bir zihinsel iklimdir.
İSLAM DÜNYASI: ALTIN ÇAĞ’DAN KURUMSAL GERİLEMEYE
Burada acı olan gerçek şudur: Aynı entelektüel miras bir zamanlar İslam dünyasında da vardı.
8.–12. yüzyıllar arasında Bağdat, Kurtuba, Buhara ve Kahire dünyanın en önemli bilim merkezleriydi. Cebir, optik, astronomi ve tıp alanlarında yapılan çalışmalar insanlık tarihinin en büyük bilimsel sıçramalarından bazılarını oluşturdu.
İbn Sina, Farabi, Biruni ve İbn Rüşd yalnızca İslam dünyasının değil, insanlık düşünce tarihinin büyük isimleridir.
Peki sonra ne oldu?
Cevap tek bir kelimeyle özetlenebilir: kurumsal gerileme.
Bilgi üreten kurumlar zayıfladı. Medreseler zamanla bilim merkezleri olmaktan çıktı ve ezber merkezlerine dönüştü. Felsefi tartışmalar daraldı. Eleştirel düşünce tehlikeli görülmeye başlandı.
Sorgulama bidat, eleştiri fitne, felsefe sapkınlık ilan edildi.
Bu dönüşüm yalnızca kültürel değil, aynı zamanda siyasaldı.
AKLIN GERİ ÇEKİLİŞİ VE SİYASAL OTORİTE
Siyasal iktidarlar tarih boyunca sorgulayan bireylerden hoşlanmaz. Sorgulayan birey mutlak itaati reddeder. Bu nedenle birçok otoriter düzen, dini söylemi kullanarak düşünce alanını kontrol etmeyi tercih etmiştir.
Din bireysel bir inanç alanı olmaktan çıkarılıp siyasal meşruiyet aracına dönüştürüldüğünde, eleştirel düşünceyi sınırlayan güçlü bir ideolojik aygıta dönüşür.
Teslimiyet kavramı zamanla hakikate yönelmiş bilinçli bir tercih olmaktan çıkarılıp otoriteye kayıtsız şartsız itaat anlamına indirgenmiştir.
Böylece akıl geliştirilecek bir yeti olmaktan çıkmış, denetlenmesi gereken bir risk haline gelmiştir.
EĞİTİM KRİZİ: SAYI VAR, NİTELİK YOK
Bugün İslam İşbirliği Teşkilatı’na üye 57 ülkenin toplam bilimsel üretimi birçok küçük ülkenin gerisinde kalmaktadır.
Araştırma–geliştirmeye ayrılan pay çoğu ülkede %0,2 ile %0,5 arasındadır.
Karşılaştırma yapmak gerekirse:
- Güney Kore yaklaşık %4,8
- İsrail yaklaşık %5
- ABD yaklaşık %3
oranında yatırım yapmaktadır.
Bu fark yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda zihinseldir.
Çünkü eğitim sistemlerinin büyük bölümü sorgulayan birey değil, uyum sağlayan birey üretmek üzere tasarlanmıştır.
Diplomalar çoğalır.
Ama bilgi üretilmez.
Üniversiteler büyür.
Ama üniversite zihniyeti doğmaz.
DİN MERKEZLİ EĞİTİMİN PARADOKSU
Din adına kurulan eğitim sistemlerinin önemli bir bölümü ne bilim üretir ne de ahlak.
Ezberci eğitim:
- eleştirel düşünceyi öldürür
- bireysel sorumluluğu zayıflatır
- ahlakı korkuya indirger
Oysa gerçek ahlak korkudan doğmaz.
Gerçek ahlak bilinçten doğar.
Bilinç ise ancak özgür düşünceyle gelişir.
TÜRKİYE: MODERNLEŞME VE DİNSELLİK ARASINDA
Türkiye bu tartışmanın merkezinde duran ülkelerden biridir. Cumhuriyetin kuruluşuyla birlikte laiklik ve modern eğitim sistemi inşa edilmiştir. Bu model Türkiye’yi İslam dünyasında benzersiz bir konuma taşımıştır.
Ancak son yıllarda dikkat çekici bir paradoks ortaya çıkmıştır.
Dindarlığın kamusal görünürlüğü artarken:
- bilimsel üretim gerilemiş
- üniversite kalitesi düşmüş
- eleştirel düşünce alanı daralmıştır.
Bu durum önemli bir gerçeği ortaya koyar:
Dindarlığın artması otomatik olarak bilgi üretimi anlamına gelmez.
Laiklik bu yüzden modern devletlerin temel prensiplerinden biridir. Laiklik dine karşı değildir. Laiklik aklı korumak için vardır.
An order in which the state does not impose truth protects both science and faith.
SONUÇ: AKLIN GERİ DÖNÜŞÜ MÜMKÜN MÜ?
İslam dünyasının sorunu Müslüman olmak değildir.
Sorun aklın kamusal alandan geri çekilmesidir.
Sorun:
- eleştiriye kapalı siyasal düzenler
- ezberci eğitim sistemleri
- bilgi üretmeyen üniversiteler
- özgür düşünceyi tehdit olarak gören kültürel iklimdir.
Ancak bu tablo kader değildir. Tarih boyunca medeniyetler yükselmiş ve gerilemiştir. Aynı şekilde zihinsel dönüşümler de mümkündür.
Gerçek reform birkaç temel adım gerektirir:
Birinci adım: Eğitim devrimi.
Ezberci eğitim yerine eleştirel düşünceyi teşvik eden, bilimsel yöntemi merkeze alan bir eğitim sistemi kurulmadan hiçbir toplum bilgi üretemez.
İkinci adım: Üniversitelerin özgürleşmesi.
Üniversite, devletin ideolojik kurumu değil, bilginin üretildiği özgür alan olmalıdır.
Üçüncü adım: Bilimsel yatırım.
Araştırma–geliştirme yatırımları olmadan teknolojik bağımsızlık mümkün değildir.
Dördüncü adım: Din ile siyasetin ayrılması.
Din bireysel bir inanç alanı olarak kaldığında hem inanç hem düşünce özgürleşir.
Beşinci adım: Akıl kültürünün yeniden inşası.
Sorgulayan birey tehlike değil, medeniyetin motorudur.
Bugünün dünyasında petrol zenginliği bile kalıcı güç üretmez. Geleceğin dünyasında güç dengelerini belirleyecek olan şey yapay zekâ, biyoteknoloji, uzay teknolojileri ve ileri bilim alanlarıdır.
Bu alanlarda üretim yapamayan toplumlar yalnızca tüketici konumunda kalacaktır.
Gelecek ne en kalabalık olanların ne de en gür bağıranların olacaktır.
Gelecek, bilgiyi üretenlerin olacaktır.
Ve belki de her şey şu cümleyi cesurca kurmakla başlayacaktır:
Sorunumuz din değildir.
Sorunumuz, din adına aklı susturan sistemdir.
