Ortadoğu yine tarihin o tanıdık eşiğinde duruyor. Gökyüzünü yaran sirenler, geceyi gündüze çeviren patlamalar ve haritalar üzerinde yeniden çizilen güç hatları… Yedinci gününe giren ve ABD, İsrail ile İran arasında doğrudan askeri çatışmaya dönüşen savaş, yalnızca üç devletin karşı karşıya geldiği bir kriz değildir. Bu, insanlığın kendi vicdanıyla yüzleştiği bir andır. Çünkü her savaş, yalnızca cephelerde değil, insan ruhunun en derin katmanlarında da gerçekleşir.
Bugün Ortadoğu’da yükselen her füze, yalnızca bir askeri hedefe doğru ilerlemiyor; aynı zamanda vicdanın, ahlakın, demokrasinin ve insanlığın üzerine düşüyor. Devletler güç kazanabilir, stratejik üstünlük elde edebilir, diplomatik kartlarını yeniden dizayn edebilir. Fakat savaşın sonunda çoğu zaman kaybeden şey yalnızca şehirler değildir. Kaybeden; insanın insana karşı duyduğu merhamet, toplumların ortak aklı ve dünyanın üzerinde yükseldiği o kırılgan etik zemindir.
Bugünkü çatışmanın kökleri yalnızca bugünün krizlerinde aranamaz. 1979 İran Devrimi’nden sonra Washington ile Tahran arasında başlayan ideolojik ve stratejik kopuş, kırk yılı aşkın bir süre boyunca yaptırımlar, örtülü operasyonlar ve vekâlet savaşları üzerinden sürdü. İsrail ile İran arasındaki gölge savaş ise özellikle Suriye sahasında ve nükleer program tartışmalarında giderek derinleşti.
Diplomasi zaman zaman kısa nefesler aldı. 2015’te imzalanan nükleer anlaşma, bu gerilim hattında geçici bir duraklama yaratmıştı. Fakat güvensizlik, bölgesel rekabet ve güvenlik kaygıları bu kırılgan dengeyi taşıyamadı. Bugün yaşanan doğrudan askeri çatışma aslında yıllardır biriken jeopolitik basıncın nihayet görünür hale gelmesidir.
Devletlerin bakış açısından savaş çoğu zaman rasyonel hesapların alanıdır. Askeri altyapının zayıflatılması, caydırıcılık kapasitesinin test edilmesi, rakibin manevra alanının daraltılması gibi hedefler strateji belgelerinde net biçimde ifade edilir. Fakat savaşın gerçekliği bu soğuk matematikten çok daha karmaşıktır. Cephede bulunan bir asker için savaş bir doktrin değildir; çıplak bir hayatta kalma mücadelesidir. Haritalar üzerinde kazanılan üstünlükler çoğu zaman toprağa düşen hayatların üzerinde yükselir. Bir generalin masasında stratejik bir başarı olarak görünen şey, bir annenin kalbinde sonsuza kadar sürecek bir boşluk olabilir. Bu nedenle savaşların dili ile insanlığın dili çoğu zaman birbirini anlamaz.
Devletler kazanabilir. Stratejiler başarılı olabilir. Ama insanın payına çoğu zaman yalnızca hayatta kalabilmiş olmanın yorgunluğu düşer.
Savaşın en ağır bedelini çoğu zaman cephede olmayanlar öder. Ortadoğu’da zaten kırılgan olan ekonomiler için savaş; artan hayat pahalılığı, büyüyen işsizlik ve zayıflayan kamu hizmetleri anlamına gelir. Enerji hatlarında yaşanacak en küçük sarsıntı bile petrol ve doğal gaz fiyatlarını küresel ölçekte yukarı çeker. Bu artış ilk olarak mutfaklarda hissedilir. Jeopolitik kazançları tartışanlar genellikle haritalara bakar. Fakat savaşın gerçek bedeli haritalarda değil; pazar yerlerinde, boşalan cüzdanlarda ve kararan şehirlerde görülür. Bir savaşın ekonomik bilançosu yalnızca devlet bütçelerinde değil, evlerin içinde yazılır.
Kadınlar ve çocuklar için savaş bambaşka bir gerçekliktir. Savaş yalnızca cephede yaşanmaz; evlerin içinde, göç yollarında, kapanan okullarda ve dağılan ailelerde de yaşanır. Çatışma bölgelerinde kadınlar çoğu zaman hem hayatın hem de umudun yükünü taşımak zorunda kalır. Çocuklar ise savaşın en sessiz tanıklarıdır. Eğitimleri kesintiye uğrar, güvenlik duyguları parçalanır, travma günlük hayatın ayrılmaz bir parçası haline gelir. Bir toplumun geleceğini belirleyen şey yalnızca bugünkü askeri güç dengeleri değildir; o toplumun çocuklarının nasıl bir dünyada büyüdüğüdür. Savaşın en kalıcı yıkımı çoğu zaman yıkılan binalar değil, kaybolan nesillerdir.
Savaşın görünmeyen yüzlerinden biri de yaşlıların ve hastaların dramıdır. Sağlık sistemlerinin zayıfladığı, hastanelerin kapasitesinin zorlandığı ve ulaşımın aksadığı bir ortamda kronik hastalıklarla yaşayan insanlar hayatta kalmak için çok daha büyük bir mücadele vermek zorunda kalır. İlaçlara erişim kesintiye uğrar, tedaviler yarım kalır, hastanelere ulaşmak çoğu zaman imkânsız hale gelir. Bir savaşın gürültüsü içinde sessizce büyüyen bu dram çoğu zaman istatistiklere bile tam olarak yansımaz. Oysa bazen bir savaşın en acı sonucu bir bombardıman değil; alınamayan bir ilaç, ulaşılamayan bir doktor ve geciken bir tedavidir.
Savaş yalnızca insanı değil, doğayı da yaralar. Bombardımanlar, petrol tesislerine yönelik saldırılar, altyapı yıkımı ve yangınlar havayı, suyu ve toprağı kirletir. Tarım alanları zarar görür, su kaynakları kirlenir, ormanlar yanar. Hayvanlar ise bu yıkımın sessiz tanıklarıdır. Evcil hayvanlar sahiplerinden ayrılır, çiftlik hayvanları açlık ve susuzlukla baş başa kalır, yaban hayatı patlamaların ortasında yaşam alanlarını terk etmek zorunda kalır. Doğa savaşın tarafı değildir; fakat çoğu zaman en büyük kaybedeni olur.
Jeopolitik açıdan bakıldığında bu savaş yalnızca askeri bir çatışma değil, aynı zamanda ittifak sistemlerinin yeniden test edildiği bir süreçtir. Washington’un askeri desteği, İsrail’in güvenlik doktrini ve İran’ın asimetrik caydırıcılık stratejisi aynı anda sahada sınanıyor. Bu yalnızca silahların değil, siyasi dayanıklılığın da ölçüldüğü bir dönemdir. İç kamuoylarının tepkisi, ekonomik maliyetler ve diplomatik izolasyon ihtimali savaşın süresini ve sonucunu belirleyecek temel faktörler arasında yer alacaktır.
Fakat tarihin bize öğrettiği bir gerçek vardır: savaşların kazananı çoğu zaman sandığımız kadar net değildir. Askeri zaferler stratejik başarıya dönüşmeyebilir. Uzayan çatışmalar devletleri ekonomik olarak yıpratabilir, iç politik dengeleri sarsabilir ve uluslararası yalnızlıklar yaratabilir.
Belki de bugün sorulması gereken asıl soru şudur: Bu savaş bir son mu, yoksa yeni bir başlangıç mı?
Ortadoğu’nun yakın tarihi büyük çatışmaların çoğu zaman yeni diplomatik süreçlerin kapısını araladığını gösterir. Camp David’den nükleer anlaşmaya kadar birçok diplomatik girişim savaşların ardından mümkün olabilmiştir. Bugün yaşananlar da benzer bir eşiğe işaret ediyor olabilir. Taraflardan biri askeri üstünlük sağlayabilir. Fakat kalıcı istikrar ancak diplomatik bir çerçeveyle kurulabilir. Çünkü savaş düzen kuramaz; yalnızca düzenin yokluğunu büyütür.
Bir savaşın gerçek muhasebesi askeri tablolarla yapılmaz. Sınırlar değişebilir, ittifaklar yeniden kurulabilir, güç dengeleri yeniden şekillenebilir. Fakat toplumların hafızasında kalan şey çoğu zaman başka bir gerçektir: kaybedilen hayatlar, parçalanan şehirler ve uzun süre kapanmayan yaralar.
Bugün Ortadoğu semalarında yükselen her füze yalnızca bir askeri hedefe değil, insanlığın ortak geleceğine yönelmiştir. Savaşın sonunda belki bazı devletler güç kazanacak, belki bazı stratejiler başarı olarak yazılacaktır. Ancak eğer vicdan susmuşsa, ahlak geri çekilmişse, demokrasi zayıflamışsa ve insan hayatı sıradan bir istatistiğe dönüşmüşse, o savaşın gerçek anlamda bir kazananı yoktur.
Çünkü savaşlarda çoğu zaman devletler kazanır.
Ama kaybeden; vicdan, ahlak, demokrasi ve insanlığın kendisidir.
Ve tarihin en büyük zaferi hiçbir zaman bir düşmanı yenmek değildir. Gerçek zafer, insanlığın yeniden barışı kurabildiği andır.
