HALKWEBAuthorsDava mı, Sadakat mi? Türkiye’de Siyasetin Ahlaki Çöküşü

Dava mı, Sadakat mi? Türkiye’de Siyasetin Ahlaki Çöküşü

“Siyaset” bizde iki uç arasında sıkışmış durumda: biat ve ihanet. Arası yok.

0:00 0:00

Türkiye’de siyaset artık fikir üretmiyor; refleks üretiyor. Tartışma yok, taraf var. Muhakeme yok, aidiyet var. Bir politikanın doğru olup olmadığı konuşulmuyor; kimin söylediği konuşuluyor. Bu, bir siyasi tercih değil, bir zihinsel gerilemedir.

“Siyaset” bizde iki uç arasında sıkışmış durumda: biat ve ihanet. Arası yok. Eleştiren ya “ihanet içinde” ya da “zamanlama yanlış”. Bu siyasal kültür, aklı değil bağlılığı ödüllendiriyor. Oysa demokrasi sadakat değil, denetim rejimidir.

Bir partinin her yanlışını savunan kişiye “dava adamı” denmez. Bu cümle hafife alınacak bir retorik değil, siyasal ahlakın turnusolüdür. Çünkü dava, kişiye değil ilkeye bağlılıktır. İlke ile lider yer değiştirdiğinde siyaset çözülmeye başlar. İlke geri çekildiğinde, parti kutsallaşır. Parti kutsallaştığında ise eleştiri günah haline gelir.

Bugün Türkiye’de “dava” kavramı tahrif edilmiştir. Dava, ahlaki bir sorumluluk olmaktan çıkarılmış; örgütsel bir sadakat yemini haline getirilmiştir. İlkeye sadakat yerine merkeze sadakat geçirilmiştir. Böylece siyaset düşünsel olmaktan çıkmış, hiyerarşik bir disiplin alanına dönüşmüştür.

Gerçek dava insanı, kendi mahallesine karşı da hakikati savunabilendir. Çünkü onun bağlılığı konforlu alanlara değil, zor sorularadır. İlke sabittir. Lider değişir. Parti değişir. Koşullar değişir. Ama ilke değişmez.
Partizan ise liderle birlikte pozisyon değiştirir. Dün “hukuksuzluk” dediğine bugün “zorunluluk” der. Dün “otoriterlik” dediğine bugün “kararlılık” der. Çünkü onun ölçüsü değer değil merkezdir.

Türkiye’de siyasal krizin özü budur: İlkeye sadakat geri çekilmiş, kimliğe sadakat yüceltilmiştir.
Ve kimliğe sadakat, aklı susturur.
Yanlışı savunmak zorunda kalmak, kimlik siyasetinin doğal sonucudur. Çünkü yanlışın yanlış olduğunu kabul etmek, karşı tarafa puan yazmak gibi algılanır. İşte bu, ahlaki muhakemenin çöküşüdür.
Bugün asıl mesele şudur:
Dava mı korunuyor, yoksa parti mi?
Bu soru cevaplanmadan siyasal ahlak inşa edilemez.

Partizanlık: Modern Kabileciliğin Siyasal Maskesi

Dava kavramının içinin boşaltılması bir başlangıçtı. Asıl yıkım, bunun kurumsallaşmasıyla başladı. Çünkü zihniyet bozulduğunda kurumlar da bozulur. İlke geri çekildiğinde, yerini disiplin alır. Disiplin geri çekildiğinde ise yerini korku alır.
Partizanlık demokrasinin doğal unsurudur denir. Doğrudur. Fakat partizanlık fikir savunusundan kimlik savunusuna dönüştüğünde, siyaset demokratik rekabet olmaktan çıkar; modern kabileciliğe evrilir.
Kabile zihniyetinde hakikat yoktur, bağlılık vardır.
Muhakeme yoktur, refleks vardır.
Eleştiri yoktur, saflaşma vardır.
Türkiye’de partiler uzun süredir fikir üreten organizmalar olmaktan çok, lider merkezli sadakat ağlarına dönüşmüş durumda. Parti içi tartışma zayıfladıkça, merkez güçleniyor. Merkez güçlendikçe, farklı sesler “risk” olarak kodlanıyor. Ve risk olarak kodlanan her ses, bir süre sonra disiplin konusu haline geliyor.
Sadakat liyakatin önüne geçtiğinde kurumsallık çöker. Çünkü sadakat sorgulamaz. Liyakat ise sorgulama gerektirir. İtaat yükseldikçe düşünce geriler. Bu nedenle lider merkezli siyaset kısa vadede düzenli görünür, uzun vadede ise çoraklaşır.

Bugün Türkiye’de siyasal tartışmaların yüzeyselleşmesinin nedeni budur. İnsanlar politika konuşmuyor; taraf konuşuyor. Bir mesele değerlendirilmiyor; kamp refleksiyle savunuluyor ya da reddediliyor.
En tehlikelisi ise şu: Yanlışın yanlış olduğunu kabul etmek zayıflık gibi algılanıyor. Çünkü kabul etmek, karşı tarafa moral üstünlük vermek gibi görülüyor. Bu zihniyet, ahlaki muhakemeyi felç ediyor.
Oysa demokrasi alkışla değil, denetimle güçlenir.
Denetim içeride yoksa, dışarıdaki vaatler inandırıcı olmaz.
Modern kabileciliğin en sinsi yanı şudur: İnsanlar artık düşünmek yerine savunmak zorunda hisseder. Savunma refleksi kalıcı hale geldiğinde, siyaset entelektüel bir faaliyet olmaktan çıkar; psikolojik bir savunma mekanizmasına dönüşür.
Parti içi birlik ile tek seslilik arasındaki fark ortadan kalktığında, kurumsal çürüme başlar. Tek seslilik kısa vadede güçlü görünür. Fakat tek seslilik, hatayı büyüten bir yankı odasıdır. İçeride itiraz yoksa, hata düzeltilmez; katılaşır.
Türkiye’nin siyasal kültürü tam da bu noktada alarm veriyor. Birlik adına sessizlik talep ediliyor. Disiplin adına eleştiri bastırılıyor. Bu durum yalnızca bir partiye özgü değil; siyasal alanın genel karakterine dönüşmüş durumda.
Ve şunu açıkça söylemek gerekir:
Eleştiriden korkan yapı, hakikatten de korkar.
Bu korku yerleştiğinde siyaset, ilke mücadelesi olmaktan çıkar; konum koruma mücadelesine dönüşür.

CHP’de İhraçlar: İlke İmtihanı mı, Güç Refleksi mi?

Teori konforludur. Somut örnek rahatsız eder. Bu yüzden meseleye doğrudan girelim.
Bugün yaşanan tartışmalar, Cumhuriyet Halk Partisi içindeki ihraç süreçleri etrafında düğümleniyor. Kimileri bunu “örgüt disiplininin gereği” olarak savunuyor. Kimileri ise “fikir tasfiyesi” olarak görüyor. Asıl soru ise daha derin:
Eleştirilen şey gerçekten disiplin mi, yoksa güç konforu mu?
Her partide disiplin mekanizması vardır. İhraç da bunun parçasıdır. Sorun ihraç kararının varlığı değil; hangi zihniyetle işletildiğidir. Eğer parti içi eleştiri doğrudan disiplin dosyasına dönüşüyorsa, burada ilke ile parti yer değiştirmiş demektir.
CHP sıradan bir parti değildir. Kendini cumhuriyetin kurucu değerleriyle özdeşleştiren bir partidir. Bu iddia ağırdır. Bu iddia, demokratik hassasiyet çıtasını yükseltir. Çünkü demokrasi iddiası önce içeride sınanır.

Tam da burada Mustafa Kemal Atatürk’ün yaklaşımını hatırlamak gerekir:
“Partide hata gördüğünüzde eleştirin.”

Bu cümle bir lütuf değil, bir zihniyet manifestosudur. Parti amaç değildir; araçtır. Amaç ilkedir. İlke zarar görüyorsa, parti eleştirilmelidir. Eleştirilemeyen parti, araç olmaktan çıkar; kutsala dönüşür.

Ve kutsallaşan yapı denetlenemez.

Bugün asıl tehlike burada başlıyor. Eğer eleştiri, parti bütünlüğüne zarar verme olarak etiketlenirse; parti ile dava özdeşleştirilmiş demektir. Bu özdeşleşme, uzun vadede düşünsel donma üretir.

İhraç mekanizması fikir ayrılığı için değil, örgütsel sabotaj için vardır. Eğer fikir beyanı sabotajla eşitlenirse, o parti kendi içindeki entelektüel enerjiyi tasfiye eder.
Bir partinin büyüklüğü kaç kişiyi susturduğuyla değil, kaç farklı sesi aynı çatı altında tutabildiğiyle ölçülür.

CHP açısından mesele birkaç isim değil; kurumsal refleks meselesidir. Eleştiriye verilen tepki, partinin geleceğini belirler. Eğer refleks “tasfiye” ise, parti eleştirdiği siyasal kültüre benzemeye başlar. Bu benzeşme bir gecede olmaz. Küçük kararlarla, küçük sessizliklerle olur.

En tehlikelisi de şudur:
“Şimdi zamanı değil” cümlesi.

Zamanı gelmeyen eleştiri, bir süre sonra tamamen kaybolur. Ve kaybolan eleştiriyle birlikte parti içi muhasebe de kaybolur.

Eğer demokrasi yalnızca seçim gününe indirgenirse, parti içi demokrasi gereksiz görülmeye başlanır. Oysa demokrasi sandıktan önce başlar. Tartışmayla başlar. İtirazla başlar.
Eğer CHP kendi içinde eleştiriye alan açamazsa, ülke için vaat ettiği özgürlük söylemi zayıflar. Çünkü siyasal güvenilirlik içeride inşa edilir.

Ve şunu açık söylemek gerekir:
Eleştiriden korkan yapı, gücü ilkenin önüne koymuştur.
Bu ise bir zihniyet kaymasıdır.
Siyasal Özne mi, Taraftar mı? Demokrasi İçeriden Başlamazsa Başlamaz
Şimdi daha rahatsız edici bir soruya gelelim:
Biz siyasal özne miyiz, yoksa taraftar mı?
Taraftar düşünmez, savunur.
Özne ise savunmadan önce tartar.
Taraftar için parti kimliktir. Kimlik tehdit altındaysa refleks devreye girer. Eleştiri, düşmana malzeme vermek sayılır. Yanlış kabul edilmez; gerekçelendirilir. Çünkü kimlik kırılırsa aidiyet sarsılır.

Siyasal özne için ise parti araçtır. İlke üstündür. Eğer araç ilkeye zarar veriyorsa, araç eleştirilir. Bu, ihanet değil sorumluluktur.

Türkiye’de uzun süredir siyasal özne değil, siyasal taraftar yetişiyor. Bunun nedeni yalnızca partiler değil; siyasal kültürün kendisi. Lider merkezli yapı, eleştiriyi kişiselleştiriyor. Parti eleştirildiğinde lider eleştirilmiş sayılıyor. Lider eleştirildiğinde “hain” etiketi hazır bekliyor.
Bu iklimde siyaset entelektüel faaliyet olmaktan çıkar; psikolojik savunma alanına dönüşür.

En tehlikeli eşik şudur:
İnsanlar artık yanlışı savunmak zorunda hissediyor.
Bu zorunluluk, siyasal çürümenin en ileri aşamasıdır. Çünkü o noktada artık hakikat değil, sadakat belirleyici olur. Sadakat arttıkça muhakeme azalır.
Demokrasi sandıkla sınırlı değildir. Demokrasi bir kültürdür. Bu kültürün ilk sınavı parti içidir. Eğer parti içinde çoğulculuk yoksa, ülke için çoğulculuk vaadi retoriktir.
Eğer parti içinde lider eleştirilemiyorsa, ülke için ifade özgürlüğü savunusu eksiktir.
Eğer parti içinde disiplin mekanizması fikir bastırma aracına dönüşüyorsa, o parti otoriterliğe karşı mücadelede ahlaki üstünlük kuramaz.
Demokrasi önce içeride başlar. İçeride başlamıyorsa, hiçbir yerde başlamaz.

Türkiye’nin siyasal krizinin özeti budur:
Taraf olmak, haklı olmakla karıştırılıyor.
Oysa haklılık ilkeye sadakatle mümkündür. İlkeye sadakat ise zor zamanlarda test edilir. Gücün yanında durmak kolaydır. Güce rağmen konuşmak zordur.
Bugün asıl mesele parti içi disiplin değil; siyasal karakterdir.
Siyasal karakter, gücü eleştirebilme cesaretidir.
Eğer bu cesaret yoksa, dava söylemi yalnızca retoriktir.
İlke Çökerse Parti Kalır, Ama Dava Ölür
Yazının başından beri aynı sorunun etrafında dönüyoruz:
Dava mı, parti mi? İlke mi, sadakat mi?
Artık bunu daha açık söylemenin zamanı geldi.

Eğer bir siyasi yapı eleştiriyi tehdit olarak görüyorsa, o yapı güçle arasına mesafe koyamamış demektir. Güçle mesafe koyamayan ise ilkeye sadık kalamaz. Çünkü güç her zaman konfor üretir; ilke ise çoğu zaman bedel gerektirir.

Türkiye’de uzun süredir siyaset bir ilke mücadelesi olmaktan çok, bir mevzi koruma mücadelesine dönüşmüş durumda. Herkes kendi alanını savunuyor. Herkes kendi kampını tahkim ediyor. Bu tahkimatın bedeli ise düşünsel fakirleşme.

CHP örneği bu açıdan kritik bir eşiktir. Çünkü kendisini tarihsel bir iddianın taşıyıcısı olarak konumlandıran bir partinin, parti içi eleştiri konusunda sıradan bir refleks göstermesi lüks değildir. Eğer eleştiriye verilen ilk tepki savunma ve tasfiye ise, burada ilke geri çekilmiş demektir.

İlke geri çekildiğinde parti kalır.
Parti kaldığında yapı ayakta görünür.
Ama dava yavaş yavaş ölür.

Bu ölüm bir anda olmaz. Küçük sessizliklerle olur. Küçük gerekçelerle olur. “Şimdi zamanı değil” cümlesiyle olur. “Birlik zarar görmesin” hassasiyetiyle olur. Ve bir gün dönüp bakıldığında, savunulan şeyin artık ilkeler değil, yalnızca pozisyonlar olduğu fark edilir.

Demokrasi dışarıdan ithal edilmez. Demokrasi içeride üretilir. Parti içinde üretilir. Eleştiri kültürüyle üretilir. Eğer parti içi çoğulculuk zayıfsa, ülke için çoğulculuk iddiası retorik kalır.
Bugün Türkiye’de asıl mesele seçim kazanmak değil; siyasal ahlakı yeniden inşa etmektir. Çünkü siyasal ahlak çöktüğünde, hangi parti kazanırsa kazansın sorun devam eder.
Taraf olmak kolaydır. İlkeye sadık kalmak zordur.

Sadakat konforludur. İlke risklidir.
Ve gerçek dava, risk almadan savunulamaz.
Şimdi tekrar en baştaki soruya dönelim:
Bir partiyi mi koruyoruz, yoksa bir değeri mi?
Eğer değer korunmuyorsa, ortada dava yoktur.
Sadece taraf vardır.
Ve taraf olmak, haklı olmak anlamına gelmez.

ÇÖZÜM İÇİN ZORUNLU ADIMLAR

1. Parti programlarının üzerinde bağlayıcı “ilke üstünlüğü” maddesi oluşturulmalı; lider dahil herkes bu metne tabi olmalı.
2. Parti içi eleştiri açık biçimde disiplin kapsamı dışına çıkarılmalı; fikir beyanı ihraç gerekçesi olamamalı.
3. Disiplin kurulları bağımsızlaştırılmalı ve kararlar şeffaf biçimde kamuoyuna açıklanmalı.
4. Parti içi çoğulculuk anayasal norm gibi korunmalı; farklı görüşlerin temsiline yapısal güvence getirilmeli.
5. Liderlik yetkileri süre ve kapsam bakımından sınırlandırılmalı.
6. Parti üyeleri için zorunlu siyasal etik ve anayasal sadakat eğitimi getirilmeli.
7. Büyük disiplin kararları için üyelerin katılımını sağlayan referandum mekanizmaları oluşturulmalı.
8. Parti içi ombudsman sistemi kurulmalı; üyeler doğrudan başvuru yapabilmeli.
9. Parti içi demokrasi performansı yıllık raporla kamuoyuna açıklanmalı.
10. Eleştiri kültürünü teşvik eden açık forum ve tartışma mekanizmaları düzenli hale getirilmeli.

OTHER ARTICLES BY THE AUTHOR