Türkiye, bugün tarihsel bir kırılmanın eşiğinde. Yalnızca ekonomik göstergeler değil, toplumsal vicdan, kültürel birikim ve siyasal güven de alarm veriyor. İnsanlar yorgun, umutlar tükenmiş, toplumsal bağlar erimiş durumda. Bu durum, yalnızca bireysel mutsuzluk veya geçici kriz olarak değerlendirilmemelidir; tam aksine, onlarca yılın hatalı politikalarının, adaletsizliklerin, eşitsizliklerin ve cehaletin birikimiyle ortaya çıkan sistematik bir çöküşün göstergesidir.
Neşet Usta, halkın gönlüyle konuşan bir türkü ustası olarak, geçmişten günümüze bir “ayna” sunar. Onun türkülerindeki sözler, salt duygusal bir deneyim değil; aynı zamanda toplumsal, tarihsel ve kültürel bir eleştiridir. Ülkenin genel hâli sorulduğunda verdiği cevap, bireysel ve toplumsal sorumluluğun iç içe geçtiğini gösterir:
“Kendim ettim, kendim buldum… Hata benim, günah benim, suç benim.”
Bugünün Türkiye’sinde ise “suç” yalnızca bireysel hatalardan ibaret değildir; ülkeyi bu hâle getiren siyasetçiler, sermaye grupları, liyakatsiz bürokratlar ve toplumun sessiz çoğunluğu da sorumludur. Vergi yükünü halkın sırtına yıkıp servetini katlayan, liyakatsiz atamalarla devlet kurumlarını çürüten, ekonomik krizleri manipüle ederek çıkar sağlayanlar, Neşet Usta’nın sözlerindeki “suçlular”ın somut tezahürüdür.
Zengin-fakir uçurumu, Türkiye’de hem tarihsel hem de yapısal bir sorun olarak kendini dayatıyor. Neşet Usta bunu türküyle şöyle dile getirir:
“Zengin isen ya bey derler ya paşa, fukaraysan ya abdal derler ya cingan haşa.”
Bugün bu sözler yalnızca edebi bir ifade değil; sınıfsal ayrımın, kültürel hiyerarşinin ve kamusal itibarsızlığın toplumsal dilde yeniden üretildiğini gösterir. Beykoz’da veya Gaziosmanpaşa’da yaşayan vatandaşların siyasi temsil, ekonomik imkân ve sosyal itibar açısından farklı muameleye tabi olması, bu ayrımın güncel izdüşümüdür. Sadece ekonomik fark değil, toplumsal statü ve kamusal hizmetlere erişim üzerinden eşitsizlikler derinleşiyor.
Eğitim ve cehalet, Türkiye’nin çöküşünde belirleyici rol oynuyor. Neşet Usta, bilgi ve ilmin önemini yıllar önce fark etmişti:
“İsterim ki bu Dünyada hiç kimse cahil kalmasın, okusun ilmin kitabını, cahilden akıl almasın.”
Bugün okullar siyasallaşmış, müfredatlar daraltılmış ve ideolojik dayatmalarla kuşatılmış durumda. Üniversiteler liyakatsiz atamalarla çürütülüyor; bilgiye erişim engelleniyor ve toplumun kolektif bilinçaltı manipüle ediliyor. Bu durum, yalnızca bilgisizlik üretmekle kalmıyor; aynı zamanda etik, vicdani ve toplumsal muhakemeyi de zayıflatıyor. Cehalet, yalnızca bireysel bir eksiklik değil; sistematik bir toplumsal felaketin motorudur.
Kadın hakları ve şiddet konusunda Neşet Usta’nın sözleri, toplumsal cinsiyet eşitsizliğini ve hukuki adaletsizliği çarpıcı biçimde ortaya koyar:
“Kadınlar insandır, biz insanoğlu. Doyulur mu, canana kıyılır mı? Canana kıyanlar Hakk’ın kulu sayılır mı?”
Bugün her gün medyada gördüğümüz kadına yönelik şiddet vakaları, yasaların uygulanmaması, toplumsal duyarsızlık ve kültürel normalleşme ile birleşince, Türkiye’de kadın olmanın hâlâ riskli olduğu gerçeğini ortaya koyuyor. Siyasetçiler ve bürokratlar sorunları geçiştirirken, yaşamda kadınlar bedel ödemeye devam ediyor. Bu da Neşet Usta’nın sözlerindeki adalet ve vicdan çağrısının güncelliğini koruduğunu gösteriyor.
Neşet Usta’nın türkülerindeki “gönül” kavramı, bireysel duyguların ötesinde bir toplumsal fenomeni temsil eder:
“Kalpten kalbe bir yol vardır görünmez, gönülden gönüle gider, yol gizli gizli.”
Gönül, toplumsal bağları, empatiyi ve vicdani iletişimi ifade eder. Bugün ise bu bağlar kopmuş durumda. Toplumsal güven erimiş, devlet ile vatandaş arasındaki ilişki şeffaflıktan uzak ve güvenilmez hâle gelmiş. Kamusal alan, yalnızca güç ve çıkar çatışmalarının arenası olmuş; toplumsal dayanışma ve empati göz ardı edilmiş.
Barış ve kardeşlik üzerine söyledikleri ise, Türkiye’nin kolektif travmasına ışık tutar:
“Gel sevelim, sevileni seveni, sevgisiz suratlar gülmüyor canım.”
Bugün toplumsal kutuplaşma, siyasi kamplaşma ve öfke kültürü, yalnızca bireysel mutsuzluk değil; toplumsal felaketin göstergesidir. Sevgi ve saygı olmadan, barışın inşası mümkün değildir. Gönülden gönüle akan bir anlayış ve diyalog, Türkiye’nin yeniden toplumsal huzura ulaşabilmesi için temel koşuldur.
Ekonomik krizler, liyakatsiz yönetimler, politik entrikalar, sosyal adaletsizlikler ve kutuplaştırıcı söylemler, ülkeyi perişan hâle getiren somut örneklerdir. Örneğin Gaziosmanpaşa’da ve Beykoz’da yaşanan siyasi atamalar, yalnızca yerel bir mesele değil; liyakat ve adalet ilkelerinin nasıl çiğnendiğinin göstergesidir. Ayrıca, ekonomik krizlerin faturası sürekli olarak dar gelirli kesimlere yüklenirken, servet sahipleri ve siyasi elitler korunaklı bir alan içinde kalmaktadır. Bu tablo, Neşet Usta’nın “zengin bey, fakir abdal” sözünü bugüne taşıyor ve türküden akademik analizle somut örneğe dönüşüyor.
Ve nihayet, ülkenin perişan hâline sebep olanlara yönelik bedduası, salt duygusal tepki değil; tarihsel, yapısal ve siyasal eleştirinin özüdür:
“Sebep mezarında yosunlar bitsin, yılanlar, çıyanlar mekanın tutsun. Viran olsun yurdun, baykuşlar ötsün, kimsesiz ellerde kalasın sebep.”
Bunu somutlaştıracak olursak: Halkın kaynaklarını kendi çıkarları için kullanan siyasetçiler, liyakatsiz atamalarla devlet kurumlarını çürüten bürokratlar, ekonomik krizleri manipüle ederek servet kazanan sermaye sahipleri… Hepsi bu bedduanın muhatabıdır. Bu yalnızca bir duygusal tepki değil; tarihsel ve yapısal bir eleştiridir.
Toplumun perişan hâlinden çıkabilmesi için gerekli olan şey, Neşet Usta’nın sözlerinde gizlidir: sevgi, bilgi ve vicdan. Gönül köprüleri yeniden inşa edilmeden, adalet tesis edilmeden, kadın ve çocuk hakları güvence altına alınmadan, sınıfsal eşitsizlik giderilmeden Türkiye’nin gerçek anlamda toparlanması mümkün değildir.
Bugün hâlâ susan, görmezden gelen ve kendi çıkarları uğruna toplumsal vicdanı hiçe sayan herkes, Neşet Usta’nın sözlerinde kendini bulmalıdır. Çünkü “gönül” bir toplumu ayakta tutan görünmez bağdır; ve Türkiye’nin perişan hâlinden çıkması, bu bağın yeniden kurulmasına bağlıdır.
Neşet Usta’nın türkülerinden ders alın: Sesinizi yükseltin, susmayın ve görünmeyeni görünür kılın. Türkiye’nin aydınlık günleri, yalnızca gönülden gönüle akan cesur sözlerle mümkün olabilir. Ve unutmayın: Gönül koparsa, ülke kaybolur; gönül birleştirirse, yeniden ayağa kalkabilir.
