Türkiye ekonomisi uzun süredir rakamlarla gerçek hayat arasındaki derin uçurumu yaşıyor. Kâğıt üzerinde büyüme var; sokakta ise daralma. TÜİK tablolarında artış var; pazarda, markette, kirada yangın var. Bugün yurttaşın temel meselesi ideolojik değil, hayatta kalma meselesidir.
İktidar yıllardır “istikrar” söylemini tekrar ediyor. Oysa istikrar; bir ülkenin para biriminin her ay değer kaybetmesi değildir. İstikrar; gençlerin gelecek umudunu yurt dışında araması değildir. İstikrar; emeklinin ay sonunu getirememesi değildir. Eğer bir ülkede öğretmen ek iş yapmak zorunda kalıyorsa, doktorlar başka ülkelere gitmenin yollarını arıyorsa, küçük esnaf kepenk kapatıyorsa, ortada istikrar değil kırılganlık vardır.
Enflasyon Gerçeği: Rakamlar Değil Hayat Konuşuyor
Resmi enflasyon oranları ne söylerse söylesin, gerçek enflasyon mutfakta hissediliyor.
Bir emekli düşünün; maaşı ayın ilk haftasında kiraya, faturaya ve mutfak masrafına gidiyor. Ayın ortasında kredi kartına yüklenmek zorunda kalıyor.
Asgari ücretli bir çalışan, maaşına yapılan zam daha cebine girmeden eriyor. Market alışverişi geçen yıla göre iki katına çıkmış durumda.
Üniversite öğrencisi bir genç, barınma maliyetleri nedeniyle eğitimini bırakma noktasına geliyor.
Kira fiyatları büyük şehirlerde kontrolden çıkmış durumda. Gıda fiyatları her ay yeniden etiketleniyor. Elektrik ve doğal gaz faturaları hane bütçesinin önemli bir kısmını yutuyor. Bu tabloyu yalnızca “küresel kriz” söylemiyle açıklamak mümkün değil. Dünyada enflasyon yaşayan birçok ülke var; ancak Türkiye’deki gibi kronikleşmiş bir yüksek enflasyon ve gelir erozyonu tablosu, yanlış ekonomi politikalarının sonucudur.
Yanlış Politikaların Bedeli
Yıllarca “faiz sebep, enflasyon sonuç” teziyle ekonomi yönetildi. Bilimin ve piyasa gerçeklerinin aksine yürütülen bu deneyin bedelini millet ödedi.
Türk Lirası ciddi değer kaybı yaşadı.
Dövize bağımlı üretim yapan sanayici maliyet baskısıyla karşı karşıya kaldı.
Vatandaşın alım gücü hızla düştü.
Bugün yeniden “rasyonel politikalara dönüş” söylemi dillendiriliyor. Ancak kaybedilen yılların ve bozulan ekonomik dengelerin maliyetini yine emekçi, yine dar gelirli üstleniyor.
Vergi Adaletsizliği ve Gelir Dağılımı
Türkiye’de vergi sisteminin adil olmadığı artık inkâr edilemez bir gerçek. Vergi gelirlerinin büyük bölümü dolaylı vergilerden oluşuyor. Yani zengin de yoksul da aynı KDV’yi ödüyor. Bu sistem, geliri düşük olanı daha fazla eziyor.
Öte yandan büyük şirketlere sağlanan vergi indirimleri, kamu-özel iş birliği projelerinde verilen garantiler, bütçeye ciddi yük oluşturuyor. Köprüden geçmeyen vatandaşın bile geçiş ücretini vergileriyle ödemesi, kamu vicdanında derin bir yara açıyor.
Genç İşsizliği ve Beyin Göçü
Üniversite mezunu gençler iş bulamıyor. Bulanlar ise düşük ücret ve güvencesiz koşullarla çalışmak zorunda kalıyor. Liyakat yerine sadakatin esas alındığı bir sistemde gençlerin umutları kırılıyor.
Bugün mühendis, doktor, yazılımcı gençler Avrupa’ya, Kanada’ya gitmenin yollarını arıyor. Bir ülkenin en büyük kaybı, yetişmiş insan gücünü kaybetmesidir. Bu gidişat sadece ekonomik değil, aynı zamanda toplumsal bir alarmdır.
Çiftçi ve Üretim Krizi
Tarım politikalarının plansızlığı nedeniyle çiftçi üretimden çekiliyor. Mazot pahalı, gübre pahalı, yem pahalı. Destekler yetersiz ve geç açıklanıyor.
Sonuç ne oluyor?
Çiftçi kazanamıyor.
Tüketici pahalıya alıyor.
Aradaki zincir kazanç sağlıyor.
Türkiye kendi kendine yetebilen bir tarım ülkesi iken, bugün birçok üründe ithalata bağımlı hale geldi. Bu, milli ekonomi açısından ciddi bir sorundur.
Çözüm: Güçlü Devlet, Güçlü Demokrasi, Güçlü Üretim
Ekonomi güvenle büyür. Güven ise ancak güçlü bir hukuk devletiyle sağlanır. Bağımsız kurumlar, şeffaf kamu yönetimi, hesap verebilirlik ve liyakat esaslı atamalar yatırım ortamını güçlendirir.
Üretim odaklı bir model şarttır. Katma değeri yüksek teknoloji yatırımları, yeşil dönüşüm, dijital ekonomi, tarımda planlama ve kooperatifçilik desteklenmelidir. Sosyal devlet ilkesi güçlendirilerek gelir dağılımındaki adaletsizlik azaltılmalıdır.
Türkiye’nin bu darboğazdan çıkışı mümkündür. Bu noktada Cumhuriyet Halk Partisi’nin ortaya koyduğu ekonomi anlayışı önemlidir.
Republican People's Party;
Güçlendirilmiş parlamenter sistemle kurumların bağımsızlığını tesis etmeyi,
Merkez Bankası’nın tam bağımsız çalışmasını sağlamayı,
Vergide adaleti hayata geçirmeyi,
Aile destekleri sigortasıyla sosyal devleti güçlendirmeyi,
Tarımda planlı üretimi ve çiftçi desteklerini artırmayı,
Gençler için nitelikli istihdam alanları oluşturmayı hedeflemektedir.
Yerel yönetimlerde uygulanan sosyal belediyecilik örnekleri bunun somut göstergesidir. Öğrenci yurtları, kent lokantaları, sosyal destek projeleri, halk süt ve halk ekmek uygulamaları; kamucu ve halkçı bir ekonomi anlayışının mümkün olduğunu göstermektedir.
Türkiye’nin ihtiyacı; günü kurtaran değil, geleceği inşa eden bir ekonomi modelidir. Rantı değil üretimi, ayrıcalığı değil adaleti, talimatı değil bilimi esas alan bir anlayış…
Çarklar dönüyor olabilir. Ama mesele, o çarktan halkın pay alıp almadığıdır. Eğer büyümeden işçi pay almıyorsa, çiftçi pay almıyorsa, emekli pay almıyorsa; o büyüme sadece istatistikten ibarettir.
Türkiye, hak ettiği refaha; demokrasiyle, adaletle ve üretimle ulaşacaktır. Mücadelemiz; emeğin hakkını aldığı, gençlerin umutla yaşadığı, kimsenin yatağa aç girmediği bir Türkiye içindir.
