Savunma refleksi çoğu zaman hakikati açıklamaz; kırılganlığı örter. Bugün CHP’de gördüğümüz tablo, siyasi üretimden çok pozisyon koruma çabasıdır. Savunma arttıkça soru büyür: Korku kimden, neyi koruyor?
Niccolò Machiavelli siyasal iktidarın doğasını anlatırken temel bir gerçeğe işaret eder:
İktidar en çok korktuğu anda savunmaya geçer.
Bu cümle bugünün Türkiye siyasetine, daha somut konuşayım; Cumhuriyet Halk Partisi’nin genel merkez yönetimine ayna tutuyor.
Bir süredir CHP’de siyaset üretildiğini değil, sürekli savunma yapıldığını görüyoruz.
Eleştiriye savunma.
Sorulara savunma.
Tabana savunma.
Kemal Kılıçdaroğlu’na savunma.
Oysa güçlü bir siyasi yapı savunma refleksiyle değil, özgüvenle hareket eder. Savunma dili arttıkça iki ihtimal belirir: Ya bir hata vardır ya da bir korku.
Gerçek şu: CHP bugün fikir tartışmıyor, meşruiyet tartışıyor.
Genel merkez yönetimi parti içindeki her eleştiriyi “eski dönem özlemi” or “kişisel bağlılık” üzerinden okumayı tercih ediyor. Oysa mesele kişiler değil; temsil edilen siyasal akıldır.
Kemal Kılıçdaroğlu’nun adı etrafında dönen tartışmaların bu kadar yoğun olması tesadüf değildir. Bir lider görevden ayrılsa bile hâlâ gündemi belirliyorsa, orada bir gölge değil; doldurulamayan bir boşluk vardır.
Bu noktada Kemal Bey’i de dışarıda tutmam.
Eğer bugün CHP içi tartışmalar sürekli onun ismi üzerinden yürüyorsa, bu hem bıraktığı etkinin büyüklüğünü hem de yeni yönetimin kurumsal bir yön inşa edemediğini gösterir.
Gerçeklikten kaçamayız:
Bir parti kendi iç meşruiyetini sağlamadan toplumsal meşruiyet iddiasında bulunamaz.
Somut örneklere bakalım.
Yerel seçim süreçlerinde aday belirleme tartışmaları, örgüt iradesinden çok merkez iradesiyle şekillendiği yönünde yoğun eleştiriler aldı. İlçe örgütlerinden gelen itirazlar “disiplin” başlığı altında bastırıldı. Oysa disiplin ile bastırma arasındaki çizgi incedir; biri kurumu güçlendirir, diğeri korkuyu büyütür.
İstanbul ve Antalya gibi büyük dosyalar üzerinden kamuoyuna yansıyan tartışmalarda da benzer bir refleks gördük:
Netlik yerine savunma.
Şeffaflık yerine karşı saldırı.
Bu yalnızca bir siyasi strateji değil; aynı zamanda bir psikolojidir.
Savunma dili neden artar?
Çünkü iktidar alanı daralmaktadır.
Çünkü taban güveni sorgulanmaktadır.
Çünkü parti içi denge kırılgandır.
Ve asıl tehlike burada başlar.
CHP’nin kurumsal tarihi, iç tartışmaları bastırarak değil; yöneterek güçlenmiştir. 1970’lerde Ecevit’in çıkışı, 1990’larda yeniden yapılanma, 2010 sonrası genişleme stratejisi… Hepsi tartışma üzerinden şekillendi. Bugün ise tartışma, yönetilmesi gereken bir dinamizm değil; bastırılması gereken bir risk olarak görülüyor.
Bu yaklaşım partiyi küçültür.
Kemal Kılıçdaroğlu’nun temsil ettiği siyasal çizgi, temiz siyaset ve kurumsal akıl iddiası üzerine kuruluydu. Eleştirilebilir, tartışılabilir; ancak bir referans noktası oluşturduğu gerçeği inkâr edilemez. Eğer bugün CHP yönetimi hâlâ kendi pozisyonunu Kemal Bey üzerinden tanımlamak zorunda kalıyorsa, bu yeni bir hikâye yazılamadığını gösterir.
Bir lider selefinin gölgesinde kalıyorsa sorun gölgede değil, ışığı yakamayan iradededir.
Benim itirazım kişisel değil; ilkeseldir.
CHP’nin bugün ihtiyacı olan şey savunma değil; netliktir.
Pozisyon korumak değil; yön tayin etmektir.
İsimler üzerinden siyaset yapmak değil; politika üretmektir.
Unutmayalım:
Savunma artıyorsa bir korku vardır.
Ve korkuyla yönetilen hiçbir yapı, uzun vadede güven üretemez.
Güven üretmeyen bir siyaset ise umut taşıyamaz.
Bu parti yalnızca bir genel merkezden ibaret değildir.
Bu parti bir tarih, bir ideoloji ve milyonların umududur.
Umut, savunma diliyle yönetilemez.
