Toplumsal dönüşüm iddiası taşıyan devrimci gelenek, tarihsel olarak yalnızca belirli bir siyasal yönelimi değil, aynı zamanda modern siyasal düşüncenin en radikal eleştiri damarlarından birini temsil eder. Bu gelenek, mevcut iktidar ilişkilerini dönüştürme hedefi kadar, siyasal temsil biçimlerini, meşruiyet üretim mekanizmalarını ve toplumsal tahayyül ufkunu yeniden kurma iddiasını da içerir. Bu nedenle devrimci siyaset, yalnızca bir iktidar mücadelesi değil; aynı zamanda epistemolojik, etik ve ontolojik bir kırılma arayışı olarak değerlendirilmelidir. Ancak günümüz siyasal konjonktüründe gözlemlenen en belirgin eğilimlerden biri, bu radikal eleştirel mirasın giderek düzen siyasetinin kurumsal sınırları içerisinde yeniden tanımlanmasıdır. Bu yeniden tanımlama, çoğu zaman tarihsel bagajın seçici biçimde hatırlanması ve rahatsız edici hafızanın sessizleştirilmesi üzerinden ilerlemektedir.
Bu yeniden tanımlama süreci tesadüfi değildir. Devrimci hareketlerin tarihsel serüveni incelendiğinde, bu hareketlerin yalnızca baskı yoluyla tasfiye edilmediği; aynı zamanda hegemonik siyasal düzen tarafından soğurularak etkisizleştirildiği görülür. Antonio Gramsci’nin hegemonya kavramsallaştırması, bu süreci anlamlandırmak açısından önemli bir analitik çerçeve sunar. Hegemonya, yalnızca zor aygıtları aracılığıyla değil, rıza üretimi ve ideolojik içselleştirme mekanizmaları yoluyla da işler. Bu bağlamda devrimci geleneğin düzen partileri içinde erimesi, salt örgütsel bir yönelim değişikliği değil; hegemonik siyasal düzenin muhalif enerjiyi sistem içi temsil biçimlerine kanalize etmesinin bir sonucudur. Bu kanalizasyon yalnızca güncel siyasete özgü değildir; tarihsel hafızanın yeniden düzenlenmesi de bu sürecin parçasıdır.
Bugün Türkiye’de bu kanalizasyon farklı biçimlerde işlemektedir. Merkez siyasetin ana aktörü olan Cumhuriyet Halk Partisi, geniş ittifak siyaseti yürütürken sağ partilerle kurduğu pragmatik ilişkileri “zorunlu demokrasi stratejisi” olarak sunmakta; ancak sosyalist partilerle kurulan ilişkileri çoğu zaman mesafeli ve kontrollü tutmaktadır. Bu durum yalnızca taktik değil, temsil siyasetinin sınırlarını içselleştirmiş bir hegemonik çerçevedir. Ancak burada daha derin bir mesele vardır: Bu parti, tarihsel olarak Cumhuriyet’in kurucu gücü olmakla birlikte, aynı zamanda tek parti döneminin otoriter uygulamalarının da siyasal taşıyıcısı olmuştur. Bu ikili miras, hafıza politikaları açısından görmezden gelinemez.
Sabahattin Ali’nin 1948 yılında öldürülmesi, doğrudan parti kararı olarak kayda geçmemiştir; ancak dönemin siyasal atmosferi, güvenlik aygıtlarının işleyişi ve sol muhalefete yönelik baskı ortamı bağlamında değerlendirildiğinde, tek parti rejiminin sorumluluk alanı dışında düşünülemez. Nâzım Hikmet’in uzun yıllar süren mahkûmiyeti ve yurttaşlıktan çıkarılması da yalnızca yargı teknikleriyle açıklanabilecek bir mesele değildir; siyasal iklim, devlet ideolojisi ve sol karşıtı refleksler bu kararların arka planında belirleyici olmuştur. Bu tarihsel deneyimler, devrimci geleneğin yalnızca dış baskıyla değil, Cumhuriyet’in kurucu partisi tarafından şekillendirilen devlet pratiği içinde de sınırlandığını göstermektedir.
Dolayısıyla bugün temsil alanında yürütülen pragmatik siyaset tartışılırken, geçmişin bu kırılma anları hafızadan silinerek ilerlemek mümkün değildir. Hafıza, yalnızca övünülecek başarıların değil; yüzleşilmesi gereken siyasal tercihlerinin de alanıdır. Eğer devrimci gelenek, tarihsel süreklilik iddiasını sürdürecekse, Cumhuriyet’in kurucu partisinin sol düşünceye karşı aldığı mesafeyi de eleştirel biçimde değerlendirmek zorundadır.
Reel siyaset kavramı, mevcut güç dengeleri içinde hareket etme gerekliliğini vurgulasa da, devrimci siyasetin stratejik esnekliği ile sistemle bütünleşme arasındaki sınırın bulanıklaşmasına yol açabilmektedir. Bu bulanıklık tarihsel olarak da gözlemlenmiştir. 1972 yılında Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idam kararları Meclis’te oylanırken, CHP içinde farklı tutumlar ortaya çıkmış; parti blok halinde “evet” oyu vermemiş olsa da bazı milletvekilleri idamları desteklemiş, bazıları çekimser kalmış, bazıları karşı çıkmıştır. “Kerhen destek” söylemi, bu dönemin siyasal atmosferinde meşrulaştırma aracı olarak kullanılmıştır. Ancak sonuç değişmemiştir: İdamlar gerçekleşmiştir. Bu olay, temsil siyasetinin sınırlarının ve reel politik hesapların devrimci gençlik üzerindeki tarihsel etkisini göstermektedir.
Bu örnekler, hegemonik soğurmanın yalnızca güncel ittifak siyasetinde değil; tarihsel karar anlarında da işlediğini ortaya koymaktadır. Devletin bekası, düzenin istikrarı ve siyasal denge gibi kavramlar, devrimci talepler karşısında öncelenmiş; radikal dönüşüm iddiası “aşırılık” olarak kodlanmıştır. Bu kodlama, bugün de farklı biçimlerde sürmektedir.
Soru açıktır:
Sağ partilerle kurulan ittifak “gerçekçilik” olarak savunulurken, tarihsel olarak sol muhalefete mesafeli duruş nasıl açıklanacaktır?
Bu soru yalnızca güncel aktörlere değil; tarihsel süreklilik iddiasında bulunan bütün siyasal yapılara yöneliktir.
Temsil Alanı, Solun Konumu ve İttifak Siyasetinin Çelişkileri
Bu tarihsel örnekler, devrimci geleneğin yalnızca baskı ve yasaklar yoluyla değil, aynı zamanda siyasal meşruiyet sınırları içinde daraltılarak etkisizleştirildiğini göstermektedir. Sabahattin Ali’nin öldürülmesi etrafındaki karanlık atmosfer, Nâzım Hikmet’in mahkûmiyeti ve yurttaşlıktan çıkarılması, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idam sürecinde Meclis içindeki tutum farklılıkları; bunların her biri, devlet ile devrimci düşünce arasındaki gerilimin temsil alanında nasıl yönetildiğine dair tarihsel kesitler sunmaktadır. Burada belirleyici olan yalnızca açık baskı değil; düzenin korunmasını önceleyen siyasal reflekslerin sürekliliğidir.
Bu soğurma süreci, çoğu zaman yenilgi, siyasal gerileme ve örgütsel çözülme dönemlerinin ardından hız kazanır. Tarihsel olarak devrimci hareketlerin yaşadığı kırılma anları, yalnızca maddi güç dengelerinin değişimiyle değil; aynı zamanda siyasal öznenin kendi tarihsel deneyimini nasıl anlamlandırdığıyla belirlenir. Yenilgi, devrimci siyasetin sonu olmak zorunda değildir. Ancak yenilginin eleştirel bir tarih bilinci üretmek yerine pragmatik uyum stratejilerine yönelmesi, devrimci geleneğin kurucu iddiasını zayıflatır. Bu noktada “reel siyaset” söylemi, çoğu zaman tarihsel zorunluluk olarak sunulan ideolojik bir yeniden konumlanma işlevi görür. Geçmişte idam oylamalarında ya da siyasal yargı süreçlerinde görülen “zorunlu tercih” dili ile bugün ittifak siyasetinde kullanılan “demokratik zorunluluk” dili arasında yapısal bir benzerlik bulunmaktadır.
Türkiye’de sol-sosyalist alanın bugünkü tablosu tam da bu gerilim içinde şekillenmektedir. Türkiye Komünist Partisi ideolojik netliğini ve sistem karşıtı konumunu korumaya çalışırken toplumsal ölçek sorunu yaşamaktadır. Türkiye İşçi Partisi parlamenter görünürlük üzerinden geniş bir kitleye ulaşmış, ancak temsil alanının sınırları içinde radikal söylemin nasıl korunacağı sorusuyla karşı karşıya kalmıştır. Emek Partisi sınıf temelli mücadeleyi merkeze almasına rağmen sendikal alanın daralması ve seçim merkezli siyasetin baskısı nedeniyle görünürlük sorunu yaşamaktadır. DEM Parti ise kimlik, demokrasi ve yerel yönetim eksenli hattını parlamenter alanda sürdürürken yoğun baskı ve meşruiyet sınırları içinde hareket etmek zorunda kalmaktadır. Bu tablo, yalnızca örgütsel güç farklılıklarını değil; temsil alanının yapısal daraltıcı etkisini de gözler önüne sermektedir.
Burada kritik bir çelişki ortaya çıkmaktadır:
CHP sağ partilerle ittifak kurduğunda bu durum “demokratik zorunluluk” olarak savunulurken, sosyalist partilerle yakınlaşma çoğu zaman “oy kaybı riski” veya “marjinalleşme” gerekçesiyle sınırlandırılmaktadır. Bu yaklaşım, hegemonik merkezin sola doğru değil sağa doğru genişlediğini göstermektedir. Bu genişleme yalnızca güncel bir taktik değildir; tarihsel sürekliliğe sahip bir siyasal refleksin devamıdır. Devletle gerilimli bir mesafe yerine devlet aklıyla uyumlu bir merkez üretme eğilimi, Cumhuriyet’in kurucu partisinin uzun dönemli siyasal karakterinin parçası olmuştur.
Solun merkeze çağrılmadığı, merkezin sağa doğru genişletildiği bir tabloda devrimci geleneğin düzen içinde erimesi kaçınılmaz hale gelir. Bu erime, açık yasaklardan daha tehlikelidir; çünkü radikal iddia, sistem içinde temsil edildiği yanılsamasıyla etkisizleşir. Parlamento kürsüsünde dile gelen bir itiraz, eğer yapısal dönüşüm perspektifine bağlanmıyorsa, düzen içi bir reform talebine indirgenir. Tarihsel olarak Nâzım Hikmet’in mahkûmiyeti döneminde “hukuk devleti” vurgusuyla savunulan kararlar ile Deniz Gezmiş idamlarında “anayasal düzenin korunması” gerekçesi arasında görülen benzerlik, devlet meşruiyetinin devrimci talep karşısında nasıl öncelendiğini göstermektedir.
Bu dönüşüm yalnızca örgütsel düzeyde değil, aynı zamanda siyasal imgelemin daralması biçiminde de kendini gösterir. Devrimci siyaset, tarihsel olarak mevcut toplumsal düzenin ötesinde yeni bir toplumsallık tasavvuruna dayanır. Düzen partileri içinde yürütülen siyaset ise çoğu zaman bu tasavvuru reformist iyileştirme projelerine indirger. Böylece devrimci siyasal tahayyül, yapısal dönüşüm perspektifinden uzaklaşarak yönetilebilir krizler ve kademeli reformlar çerçevesine sıkışır. Sıkışan yalnızca strateji değil; ufuktur.
Bu noktada sol-sosyalist alan için temel soru şudur:
Temsil alanında var olmak ile temsil alanının zihinsel sınırlarını içselleştirmek arasındaki çizgi nasıl korunacaktır?
Hafıza, Eleştiri ve Yeniden Kuruluş İmkânı
Devrimci geleneğin düzen siyasetinde erimesi süreci, kolektif hafızanın yeniden kurgulanmasıyla da doğrudan bağlantılıdır. Siyasal hareketlerin hafıza politikaları, yalnızca geçmişin nasıl hatırlandığını değil, aynı zamanda bugünün siyasal yönelimlerini de belirler. Sabahattin Ali’nin ölümü, Nâzım Hikmet’in sürgünü ve Deniz Gezmiş’in idamı gibi kırılma anları, yalnızca tarihsel trajediler değil; temsil siyasetinin sınırlarının göstergeleridir. Bu olaylar sembolik anma törenlerine indirgenip yapısal eleştiri konusu yapılmadığında, hafıza siyasetsizleşir.
Bugün sol alanın önemli bir kısmında görülen sorun tam da budur: geçmiş ya romantize edilmekte ya da güncel pragmatizme uyarlanarak araçsallaştırılmaktadır. Eleştirel hafıza üretilemediğinde, tarih ya kutsanır ya da kullanılır; fakat analiz edilmez. Oysa siyasal sadakat, geçmiş deneyimleri eleştirel analiz süzgecinden geçirerek yeni tarihsel koşullara uyarlama kapasitesiyle mümkündür. Bu kapasite yoksa süreklilik iddiası retorikten ibaret kalır.
Bugün Türkiye’de sol-sosyalist-komünist partilerin karşı karşıya olduğu temel risk budur. Eğer seçim stratejisi siyasal ufku belirlemeye başlarsa, eğer ittifak hesapları programın önüne geçerse, eğer “makul görünme” kaygısı yapısal dönüşüm perspektifini gölgelerse hegemonik soğurma tamamlanmış demektir. Bu durumda siyaset, dönüşüm olmaktan çıkarak yönetim tekniğine indirgenir. Yönetim tekniği ile devrimci tahayyül arasındaki mesafe, tam da bu noktada açılır.
Günümüz küresel siyasal düzeni radikal muhalefeti yalnızca bastırmamakta; onu kurumsal siyaset alanına entegre ederek yönetilebilir reform taleplerine dönüştürmektedir. Bu durum devrimci geleneğin krizinin yalnızca yerel değil, küresel bir hegemonik yapıdan kaynaklandığını göstermektedir. Neoliberal siyasal yapı, muhalefeti sistem içi temsil mekanizmalarına çekerek dönüşüm taleplerini sınırlamakta; böylece siyasal imgelemi daraltmaktadır.
Sonuç olarak devrimci geleneğin düzen partileri içinde hegemonik olarak soğurulması, yalnızca örgütsel bir yönelim değişikliği değildir. Bu süreç hafızanın yeniden kurgulanması, temsil biçimlerinin daralması ve siyasal imgelemin sınırlandırılması anlamına gelmektedir. CHP’nin tarihsel mirası içinde yer alan otoriter uygulamalar, sol muhalefetle kurduğu mesafe ve kritik anlarda devlet refleksini önceleyen tercihler; güncel ittifak siyasetinde gözlemlenen pragmatik yönelimlerle birlikte değerlendirildiğinde, süreklilik taşıyan bir temsil mantığına işaret etmektedir.
The question is this:
Sol siyaset iktidarı devralmaya mı hazırlanıyor, yoksa toplumsal düzeni dönüştürmeye mi?
Eğer ikinci soru yeniden merkezileştirilemezse, devrimci geleneğin siyasal imgelemi daralmaya devam edecektir.
Ve siyaset, dönüşüm olmaktan çıkarak yönetim tekniğine indirgenecektir.
