HALKWEBAuthorsNiyet Değil Dil: “Ortak Gelecek” Konferansının Başlangıç Hatası

Niyet Değil Dil: “Ortak Gelecek” Konferansının Başlangıç Hatası

Toplumsal barış, iyi niyetle değil; doğru siyasal akılla kurulur. Ve CHP, ancak kendi diliyle konuştuğu gün, yeniden iktidar alternatifi olabilir.

0:00 0:00

Republican People's Party, “Ortak Gelecek Buluşmaları: Demokrasi ve Toplumsal Barış Konferansı” başlığıyla düzenlediği toplantıda, Türkiye’nin en hassas siyasal meselelerinden biri olan Kürt meselesini ele aldığını ilan etti. Konferansın açılış konuşmasını CHP Genel Başkanı Özgür Özel yaptı. Ancak daha konuşmanın ilk bölümlerinde kullanılan dil, konferansın içeriğinden bağımsız olarak ciddi siyasal sorunlar barındırdığını ortaya koydu.

Bu noktada henüz içerik tartışılmadan, dilin kendisi bir siyasi pozisyon üretmiştir. Bu durum bir anlık ifade kazası değil, CHP yönetiminin son dönemde benimsediği siyasal hattın doğal sonucudur.

Bu sorunlar niyetle ilgili değildir. Bu metin niyet okumaz. Sorun, kullanılan kelimeler, tercih edilen kavramlar ve bunların Türkiye siyasetinde taşıdığı ağırlıktır. Türkiye’de bazen tek bir kelime, on sayfalık programdan daha ağır siyasal sonuçlar üretir.

Tam da bu nedenle mesele kişisel hata değil, siyasal sezgi ve akıl meselesidir. CHP gibi devlet kurucu bir partide kelimeler bireysel değil, kurumsal sorumluluk taşır.

Özgür Özel’in konuşmasında geçen “Türkler ve Kürtlerin ortak vatanı” ifadesi, ilk bakışta kapsayıcı gibi sunulsa da, Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasal ve kurucu çerçevesiyle açık bir gerilim içindedir. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, “bir ve bölünmez vatan”, “tek devlet” ve “eşit yurttaşlık” ilkeleri üzerine kuruludur. Vatan, hukuki ve siyasal bir bütündür; ortaklığa açılan, paylaşılan ya da müzakereye konu edilen bir alan değildir.

Burada altı çizilmesi gereken nokta şudur:
Bu ifade, CHP’nin kendi siyasal mirasından değil, başka bir siyasal literatürden ödünç alınmıştır.
“Ortak vatan” ifadesi:
• Vatanı hukuki bir bağ olmaktan çıkarır,
• Yurttaşlık bağını muğlaklaştırır,
• Üniter devlet ilkesini tartışmaya açık hale getirir.

Bu ifade yeni değildir. Yıllardır DEM Parti çevrelerinde ve Abdullah Öcalan çizgisinde kullanılan bir terminolojinin parçasıdır. CHP’nin bu dili kullanması, niyeti ne olursa olsun, partiyi kendi kurucu siyasal zemininden çıkarıp başkasının kavram alanına taşır. Siyasette ödünç alınan kavramlar, ödünç alanı güçlendirmez.

Burada sorun yalnızca kullanılan kelime değildir; CHP yönetiminin bu kelimeyi sorun olarak görmemesidir. Bu da “change” adı altında partinin siyasal reflekslerinin köreltilmiş olduğunu göstermektedir.

Aynı konuşmada geçen “Bütün Kürtlerin terörist olduğu algısını yıkmak gerekir” ifadesi de ayrı bir soruna işaret etmektedir. Türkiye’de “bütün Kürtler teröristtir” şeklinde yaygın, kurumsal ve toplumsal olarak hâkim bir algı yoktur. Marjinal söylemleri merkeze almak, toplumsal barış üretmez. Tam tersine, “demek ki böyle bir algı var” hissi yaratarak yeni bir sorun alanı inşa eder.

Bu noktada savunma dili, çözüm değil problem üretme aracına dönüşmektedir. CHP, olmayan bir suçlamayı merkeze alarak, kendi eliyle yeni bir tartışma zemini yaratmaktadır.
Siyasette savunma refleksi çoğu zaman sorunun kendisini üretir. Var olmayan bir suçlamaya karşı sürekli savunma yapmak, toplumsal barışı güçlendirmez; güvensizlik üretir.

Devlet kurucu bir partinin sürekli “biz öyle demiyoruz” diliyle konuşması, siyasi özgüven kaybının açık göstergesidir.

Bu noktada açık bir tespit yapılmalıdır: Konferans CHP’adına yapılan tercihin doğru olduğu anlamına gelmez. Burada karşımızda olan şey bir komplo değil, stratejik akıl eksikliğidir.
Ve bu stratejik akıl eksikliği, bireysel değil; yönetimseldir. CHP’yi yöneten “değişimci” kadro, bu dili bilerek ve isteyerek tercih etmiştir.

Konferansın daha ilk adımında yapılan hata şudur: Türkiye’nin yapısal siyasal ve toplumsal sorunları, hukuki ve sınıfsal bir zeminde değil; kimlik ve algı merkezli bir dil üzerinden ele alınmıştır. Bu tercih, ilerleyen tüm tartışmaların zeminini sorunlu hale getirmiştir.
Bu noktadan sonra yaşanan her tartışma, bu hatalı başlangıcın doğal sonucu olacaktır.

Kavramlar ve Kadrolar: CHP Kimin Diliyle Konuştu?

Konferansın sorunlu yönü yalnızca açılış konuşmasında kullanılan ifadelerle sınırlı değildir. Asıl mesele, konferansın bütününe yayılan kavramsal çerçeve ve bu çerçevenin hangi çevreler tarafından üretildiğidir. Bir siyasi toplantının ne söylediğinden çok, hangi kavramlarla konuştuğu ve kimi merkeze aldığı belirleyicidir.

Tam da bu noktada CHP yönetiminin tercihleri görünür hale gelmektedir. Çünkü kavramlar rastgele seçilmez; kavramlar, siyaseti kimin adına yaptığınızı ele verir.

“Ortak gelecek”, “ortak vatan”, “algıların yıkılması”, “kimliklerin tanınması”, “devletin yüzleşmesi” gibi kavramlar, Türkiye siyasetinde nötr değildir. Bu kavramlar, uzun süredir belirli bir siyasal hattın —başta DEM Parti çevreleri olmak üzere— kullandığı terminolojinin parçasıdır. CHP bu dili eleştirel bir mesafeyle değil, sahiplenerek kullandığında, kendi tarihsel ve anayasal zemininden uzaklaşır.

Burada kritik nokta şudur:
Bu dil, CHP tabanının dili değildir. Bu dil, CHP’nin iktidar yürüyüşünü değil; partinin ideolojik dönüşümünü esas alan bir azınlık aklın dilidir.

CHP, Kürt yurttaşın eşitliğini savunmak yerine, başkasının siyasal anlatısını normalleştiren bir dil kurmuştur. Oysa eşit yurttaşlık, kimliklerin yeniden tanımlanmasıyla değil; hukukun herkese eşit uygulanmasıyla sağlanır.
Bu ayrım özellikle önemlidir. Çünkü CHP yönetimi, eşit yurttaşlık savunusu ile kimlik siyaseti arasındaki farkı bilinçli biçimde belirsizleştirmektedir. Bu belirsizlik, bir hata değil; stratejik bir tercihtir.

Bu kavramsal tercih, konferansın katılımcı profiliyle birlikte düşünüldüğünde daha da belirginleşmektedir.

Salonda ağırlıklı olarak:
• Akademik çevreler,
• STK temsilcileri,
• Kimlik, algı ve yüzleşme eksenli çalışan isimler
yer aldı.
Bu tercih, toplumun geniş kesimlerine değil; dar bir entelektüel çevreye konuşma iradesinin bilinçli bir sonucudur.

Buna karşılık dikkat çekici eksikler vardı:
• Üniter devlet perspektifini açıkça savunan anayasa hukukçuları,
• Güvenlik–hukuk dengesi üzerine çalışan uzmanlar,
• Sosyal devlet, yoksulluk ve sınıfsal eşitsizlik hattını temsil eden aktörler,
• CHP’nin merkez seçmeninin sosyolojik karşılığı olan isimler.

TBMM Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’ndaki CHP’li üyeler bu konferansta bilinçli olarak yer almadı.
Because:
Konferansın dili hukuki ve anayasal değil, kimlik–algı merkezliydi.

“Ortak vatan”, “eşit yurttaşlık” gibi muğlak ve riskli kavramlara imza atmak istemediler.
Üniter yapı ve yurttaşlık tartışmalarına dolaylı meşruiyet vermekten kaçındılar.
CHP içindeki değişimci–liberal çizgiyle aralarına mesafe koydular.
Yani yoklukları bir eksiklik değil;
CHP içindeki ayrışmayı gösteren bilinçli bir siyasal mesajdır.
Bu eksikler tesadüf değildir. Çünkü bu başlıklar konuşulduğunda kimlik siyaseti çöker, ithal kavramlar anlamını yitirir ve CHP yeniden kendi zeminine döner. Yönetimin tam da bunu istemediği açıktır.

Bu tablo, konferansın toplumun tamamına hitap eden bir “barış platformu” olmadığını; dar bir entelektüel çevrenin kendi içinde konuştuğu bir yankı odası olduğunu göstermektedir. Toplumun geniş kesimleri için bu toplantı, “bizimle ilgili ama bize ait olmayan” bir etkinlik görüntüsü vermiştir.

Bu noktada artık ima değil, somut bir olgu vardır: Konferans katılımcıları arasında Galip Dalay yer almıştır. Dalay, aynı zamanda Chatham House bünyesinde Senior Consulting Fellow olarak görev yapan bir isimdir. Bu ayrıntı önemlidir. Çünkü konferans boyunca kullanılan dil ve çerçeve, Chatham House ve benzeri Batı merkezli düşünce kuruluşlarının “çatışma çözümü” literatürüyle neredeyse birebir örtüşmektedir.

Burada mesele tek bir kişinin varlığı değildir. Mesele, CHP yönetiminin referans aldığı zihniyettir. Kurumun kurumsal olarak orada olup olmaması ikincildir; dili oradadır, zihniyeti oradadır. Türkiye’nin tarihsel, anayasal ve siyasal gerçekliği, ithal bir barış sözlüğüne tercüme edilmiştir.

Bu yaklaşım, Türkiye’de çözüm üretmez. Yerli sorunlara ithal reçeteler sunar. Somut siyasal krizleri kimlik ve algı diline çevirerek teknikleştirir ve depolitize eder. Sonuç, barış değil; yeni güvensizliklerdir.

Bu kavramsal hattın doğal devamı olarak, konferansa mesaj gönderen Ekrem İmamoğlu şu ifadeyi kullanmıştır:

“Okullarımızda Kürtçe’nin öğretilmesinin, Kürt tarihinin öğrenilmesinin önünü açalım.”

Bu cümle masum bir kültürel hak savunusu değildir. Siyasal olarak son derece sorunlu ve tehlikeli bir çerçevedir. Çünkü mesele burada dil öğrenme özgürlüğü değil; eğitim sisteminin etnik kimlikler üzerinden yeniden tanımlanmasıdır.

İmamoğlu’nun bu mesajı, CHP içindeki “değişimci” hattın siyasal ufkunu açıkça ortaya koymaktadır. Bu ufuk, ortak yurttaşlık üretmeyi değil; kamusal alanı kimliklere göre ayrıştırmayı normalleştirmektedir.

Cumhuriyet’in kamusal eğitim sistemi; Türk’ü, Kürt’ü, Alevi’yi, Sünni’yi aynı yurttaşlık zemininde buluşturmak için vardır. “Toplumsal barış” adı altında okulları etnik kimliklerin taşıyıcısına dönüştürmek, barış üretmez; ayrışmayı kurumsallaştırır.

Sorulması gereken soru şudur:
– Kürtçe öğretilecekse, yarın hangi etnik grubun tarihi hangi müfredata girecek?
– Eğitim ortak yurttaşlık mı üretecek, yoksa kimlik katalogu mu?

Asıl barış; çocukların aynı sınıfta, aynı müfredatta, aynı haklara sahip yurttaşlar olarak yetişmesidir.

CHP’nin görevi; AKP’nin yıllardır yürüttüğü kimlik siyasetiyle yarışmak değil, ona cumhuriyetçi, eşitlikçi bir alternatif üretmektir. Ancak mevcut yönetim bu alternatifi üretmek yerine, AKP’nin açtığı fay hatlarında dolaşmayı tercih etmektedir.

Bu açıklama, çözüm değil; AKP’nin açtığı fay hatlarında muhalefetin dolaşmasıdır.

Toplumsal barış, etnik başlıklardan değil; adaletten, eşit yurttaşlıktan ve laik kamusal eğitimden geçer.

Savunma Dili, Siyasi Sonuçlar ve Bu Konferans Kimin İşine Yaradı?

Konferansın bütününe yayılan temel ton, çözüm üretmekten çok kendini savunma refleksi olmuştur. Bu, siyasette her zaman zayıf bir pozisyona işaret eder. Çünkü savunma dili, çoğu zaman var olmayan bir suçlamayı görünür ve tartışılır hale getirir.

Bu savunma hali, CHP yönetiminin son dönemde içine düştüğü özgüven krizinin açık göstergesidir. Devlet kurucu bir parti, baştan savunma pozisyonuna düşüyorsa, orada sorun kullanılan argümanlarda değil; siyaseti kurma kapasitesindedir.

Konferans boyunca tekrar eden “yanlış algılar”, “haksız genellemeler”, “bütün Kürtler terörist değildir” gibi ifadeler, toplumda yaygın ve kurumsal olmayan bir algıyı merkeze taşımıştır. Bu yaklaşım, Kürt yurttaşı korumaz; toplumsal barışı güçlendirmez. Aksine, “demek ki böyle bir suçlama var” hissini üreterek yeni bir şüphe alanı yaratır.

Burada savunulan şeyin kendisi, savunma ihtiyacını doğurmuştur. CHP yönetimi, olmayan bir suçlamayı sürekli telaffuz ederek, kendi eliyle yeni bir siyasal sorun alanı üretmiştir.

Siyasette bazen savunduğunuz şey, var olmayan bir problemi gerçek kılar. CHP bu konferansta, tam da bunu yapmıştır. Devlet kurucu bir parti, kendini sürekli açıklamak ve temize çekmek zorunda kalıyorsa, orada siyasal özgüven kaybı vardır.

Bu savunma dili, CHP’yi şu pozisyona itmiştir:
• Gündem kuran değil, gündeme cevap veren,
• Sözü belirleyen değil, açıklama yapan,
• Merkezden konuşan değil, kendini konumlandırmaya çalışan bir parti görüntüsü.

Bu tablo, “değişim” iddiasıyla yola çıkan bir yönetim için ağır bir çelişkidir. Değişim vaadiyle gelenler, CHP’yi merkezden daha da uzağa savurmuştur.

Bu noktada sorulması gereken kritik soru şudur:
Bu konferans CHP’ye ne kazandırdı?
Yanıt nettir:
Oy kazandırmadı.
Buna karşılık, açık ve öngörülebilir biçimde başka aktörlerin işine yaradı.

Bu dil ve çerçeve, en çok Adalet ve Kalkınma Partisi and Milliyetçi Hareket Partisi için bulunmaz bir propaganda alanı açmıştır.

İktidar blokunun yıllardır hazır tuttuğu çerçeve yeniden güçlenmiştir:
“Ekonomi kötü olabilir.
Hayat pahalı olabilir.
Ama bunlar gelirse devlet tartışılır.”

CHP yönetimi, bu konferansla iktidarın yıllardır kurmak istediği bu oyunu bizzat sahneye koymuştur. Ekonomi, yoksulluk, adalet ve hayat pahalılığı gündemden düşmüş; onun yerine devlet, vatan ve üniter yapı tartışmaları öne çıkmıştır.

Türkiye’de seçimlerin kaderi çoğu zaman bu noktada belirlenir. Kararsız seçmen, ekonomik sıkışmışlıktan bunalsa bile, “devlet elden gidiyor” korkusuyla son anda geri çekilir. CHP’nin bu konferansla yaptığı şey, bu korku siyasetini kendi eliyle beslemek olmuştur.

Bu sonuç bir yanlış anlaşılma değildir. Öngörülebilir bir siyasi sonuçtur. Türkiye’nin siyasal hafızası olan herkes için bu tablo şaşırtıcı değildir. Buna rağmen aynı hatların tekrar edilmesi, sorunun iyi niyet değil; siyasal sezgi eksikliği that it is.

Here Özgür Özel’in kişisel sorumluluğu açıkça başlamaktadır. Türkiye’de liderlik, uzun konuşmak değildir. Doğru kelimeyi seçebilmektir. Bazen tek bir kelime, bir seçimi kaybettirir. “Ortak vatan” gibi ifadeler, bu ülkede teknik değil; siyasidir. Ve siyasi sonuçları vardır.

Bu konferans, CHP’yi merkezde tutmamış; tam tersine, başkasının diliyle konuşan bir pozisyona itmiştir. Bu durum hem kararsız seçmeni ürkütmüş hem de CHP’nin devlet kurucu parti kimliğini aşındırmıştır.

Bu tabloya eşlik eden bir diğer önemli başlık, konferansın siyasal katılım biçimidir. AKP ve MHP’den komisyon üyeleri konferans için davet edilmiş, ancak çağrıya olumlu yanıt verilmemiştir. PKK konusunda CHP ile aynı düşüncede olsalar bile, kendi düzenlemedikleri bir organizasyona katılmayı uygun görmemişlerdir.

Mamafih, TBMM Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nda beraber olunması, konferansa katılmamış olmalarının konu başlıklarına karşı oldukları anlamına gelmemektedir. Bu tablo, farklı aktörlerin aynı siyasal projenin farklı aşamalarında durduğunu göstermektedir.

Kendi içinde barışı sağlayamayan, sağlamak bir yana düşman hukuku güden bir yapının düzenleyeceği barış temalı hiçbir etkinlik ve söylem samimi değildir; olmayacaktır da.
Bu noktada sorulması gereken soru sert ama kaçınılmazdır:

Erdoğan’ın bile mesafeli durduğu bir süreci, CHP yönetimi neden bu kadar hevesle sahiplenmiştir?

Bu acele, bu iştah, bu “mal bulmuş mağribi” heyecanı kimin adınadır?

CHP, sağda onca parti varken, taklitle oyların kendine geleceğini düşünmektedir. Oysa kararsızlar yalnızca AKP ve MHP’den kopanlardan oluşmamaktadır. CHP’ye tepki duyan, ilkesizliğe kızan bir kesim de vardır. Bu tehlikeyi işaret edenlere “ulusalcı azınlık” denildiğinde, tarih tekerrür etmektedir.

Karşı çıkılan şey dayanışma değildir. Karşı çıkılan, CHP yönetiminin etnikçiliğe eğilimli siyaseti ve partiyi esir alan liberal azınlıktır.

In this context Tuncer Bakırhan’ın “100 yıldır oynanan kısır döngü” sözleriyle Lozan’ı hedef alması, yürütülen siyasal hattın hangi mecraya açıldığını daha da netleştirmiştir.

Ayrıca CHP’nin düzenlediği “Eşit Yurttaşlık” konferansının basına kapalı olması, yalnızca açılış konuşmasının basına açık tutulması, bu sürecin şeffaflık değil, kontrollü algı üretimi üzerinden yürütüldüğünü göstermektedir.

Yurttaşlar Anayasa’ya göre zaten eşittir. İktidar ol, pratiğe geçir. Burada kastedilen “eşit yurttaşlık” ise iki ayrı yurttaşlık tanımı, iki yapılı/bileşenli, iki uluslu bir devlet tasavvurudur. Yani bölmektir. Üniter yapı hedefte görünmektedir. Bu da CHP’nin tarihsel misyonu ve vizyonuyla açık bir çelişkidir.

Siyasal meşruiyet sorunu açık biçimde ortada

Türk bayrağı yok.
Atatürk portresi yok.
İstiklal Marşı yok.
Toplantı basına ve yurttaşa kapalı.
Bu bir detay değildir.
Cumhuriyet’in kurucu sembollerinin bilinçli biçimde dışlandığı her “toplumsal barış” iddiası, barış değil şüphe üretir.
Açık olmayan, şeffaf olmayan, sembollerinden arındırılmış bir toplantı, toplumu birleştirmez; yabancılaştırır.
O halde soru açıktır:
Neyin peşinde bu CHP?

Böylesine kritik, tarihsel ve anayasal sonuçlar doğurabilecek bir konuda düzenlenen bir konferansa CHP TBMM Grubu’ndan yalnızca 15 milletvekilinin katılması, bu çalışmanın parti içinde geniş bir sahiplenmeye sahip olmadığını göstermektedir.

Yüzlerce milletvekili, eski–yeni yönetici ve kurmay kadro içinden böylesine sınırlı bir katılım, konferansın CHP nezdinde temsili gücünün zayıf olduğunu ortaya koymaktadır.

Daha da önemlisi, bu konferans için CHP Merkez Yönetim Kurulu’ndan (MYK) herhangi bir bağlayıcı karar alınmamış olmasıdır. MYK kararı olmadan yapılan bir etkinlik:
Parti programını bağlamaz,
Parti adına konuşma yetkisi üretmez,
Söylenen her sözü kişisel görüş düzeyine indirger.

Bu durum, konferansın “parti politikası” değil, dar bir kadronun inisiyatifi olduğunu göstermektedir.

Siyasi sorumluluk almadan siyaset yapma çabası

MYK kararı olmadan yapılan bu tür toplantılar, siyasette sık kullanılan ama sorunlu bir yöntemi işaret eder:
“Riskli söylemleri kurumsal sorumluluk almadan dolaşıma sokmak.”

I mean:
Tepki gelirse “parti kararı değildi” denilecek,
Tepki gelmezse “CHP’nin yeni dili bu” denilecektir.
Bu yaklaşım, siyasal cesaret değil; siyasal kaçak güreştir.

CHP içindeki ayrışma görünür hale geldi

15 milletvekiliyle sınırlı katılım ve MYK kararı olmaması birlikte düşünüldüğünde şu gerçek açığa çıkmaktadır:

CHP içinde bu konferansın dili ve yönelimi konusunda ciddi bir rahatsızlık ve mesafe vardır.
Sessiz kalanlar onayladığı için değil; altına imza atmak istemedikleri için sessizdir.
Bu tablo, CHP’nin tek merkezden ve ortak akılla hareket etmediğini; birden fazla siyasal çizginin aynı anda yürüdüğünü göstermektedir.

Toplumsal barış gibi hayati bir başlık:
15 milletvekiline,
MYK kararı olmayan bir organizasyona,
dar bir çevrenin inisiyatifine
bırakılamaz.

Bu yöntem, ne barış üretir ne de güven.
Aksine:
Partiyi tartışmalı bir alana çeker,
Sorumluluğu muğlaklaştırır,
CHP’yi kurumsal değil, dağınık shows.

Bu konferansın asıl problemi yalnızca ne söylendiği It isn't; kimin adına, hangi yetkiyle söylendiğidir.

And this question remains unanswered.

Bu Çizgiden Nasıl Çıkılır?

Bu noktada mesele artık eleştiri değildir. Mesele, siyasi hasarın nasıl sınırlandırılacağı ve bu çizgiden nasıl çıkılacağıdır. CHP için hâlâ geri dönüş mümkündür. Ancak bu, ne özür dileyerek ne de yapılanları inkâr ederek olur. Gerekli olan şey dil ve çerçeve değişikliğidir.

Burada altı çizilmesi gereken gerçek şudur:
CHP’nin yaşadığı kriz bir iletişim krizi değil, bir yön krizidir. Yanlış kelimeler, yanlış yönün doğal sonucudur.

CHP’nin yeniden dönmesi gereken eksen açıktır:
• Kimlik siyaseti değil, anayasal yurttaşlık
• Etnik vurgular değil, hukuk devleti
• Algı yönetimi değil, eşitlik ve sosyal adalet
• İthal barış dili değil, yerli ve sahici siyasal akıl

Bu maddeler bir “geri dönüş” değil, CHP’nin kurucu kimliğine yeniden temas etmesi anlamına gelir. Bugün CHP yönetiminin yapamadığı tam olarak budur.

Toplumsal barış, kimliklerin yeniden tanımlanmasıyla değil; devletin tüm yurttaşlara eşit mesafede durmasıyla sağlanır. Barış, savunma cümleleriyle değil; netlik ve güvenle kurulur.

Ancak mevcut CHP yönetimi, netlikten özellikle kaçınmaktadır. Çünkü netlik, kimlik siyasetiyle kurulan gevşek ittifakları dağıtır; ithal kavramlarla inşa edilen söylemi çözer.

CHP’nin söylemesi gereken cümle karmaşık değildir. Aksine son derece basittir:
“Türkiye Cumhuriyeti’nin tek vatanı vardır.
Bu vatanın tüm yurttaşları, kökeni ne olursa olsun eşittir.
Devlet, terörle mücadeleyi hukuk içinde yürütür.
Yurttaşlık, etnik kimlikler üzerinden tartışma konusu yapılamaz.”

Bu cümleleri kuramayan bir CHP’nin, “toplumsal barış” adına söylediği her söz eksik, muğlak ve sorunlu kalacaktır.

Bu dil:
• Üniter devleti tartışmaya açmaz
• Kürt yurttaşı dışlamaz
• Kararsız seçmeni ürkütmez
• CHP’yi yeniden merkez parti konumuna taşır

Bugüne kadar yapılan temel hata, Kürt yurttaşın eşitliğini savunmak ile kimlik siyaseti yapmak arasındaki farkın sistematik biçimde bulanıklaştırılmasıdır. Bu ikisi aynı şey değildir. Eşit yurttaşlık, kimlik siyasetiyle değil; hukukla savunulur.

Burada artık bireysel sorumluluklar da açıktır.

Özgür Özel açısından sorun siyasal sezgi eksikliğidir. Türkiye gibi tarihsel yükleri ağır, kavramları sert bir ülkede liderlik, uzun konuşmak değil; yanlış kelimeyi hiç kullanmamaktır. Çünkü bu ülkede bazen tek bir kelime, bir seçimi kaybettirir.

Aynı şekilde Ekrem İmamoğlu ve etrafındaki “değişimci” kadro açısından da sorun siyasal yönelimdir. Bu yönelim, CHP’yi iktidara taşımayı değil; CHP’yi dönüştürmeyi öncelemektedir. Bu nedenle sandık değil söylem, toplum değil kavramlar, seçmen değil raporlar merkezdedir.

Bu konferans, CHP’nin toplumsal barışı nasıl kuracağını değil; nasıl zorlaştırabileceğini göstermiştir. İyi niyet, yanlış zeminle birleştiğinde siyasal sonuç üretmez. Türkiye, think-tank raporlarıyla, ithal kavramlarla ve ödünç alınmış akılla yönetilemez.

Toplumsal barış:
• Soyut barış cümleleriyle değil
• Kimlik savunularıyla değil
• Akademik yankı odalarıyla hiç değil
anayasal yurttaşlıkla kurulur.

Ve nihai cümle şudur:
CHP, başkasının diliyle konuştuğu sürece, kendi seçmenine seslenemez.
• Bu konferans CHP’ye oy kazandırmaz
• Kararsız seçmeni ürkütür
• İktidar blokunun “devlet elden gidiyor” propagandasını güçlendirir
• CHP’yi başkasının diliyle konuşan bir pozisyona iter

Ama:
• Bu hata geri dönülmez değildir
• Hasar kontrol edilebilir
• Doğru dil ve doğru çerçeveyle siyasal zemin yeniden kurulabilir

Şartı şudur:
CHP, kimlik merkezli, ithal ve savunmacı dilden kesin bir kopuş yaşamalıdır.
CHP, bu çizgide ısrar ederse kaybedeceği şey yalnızca bir seçim olmayacaktır. Kaybedeceği şey, kendi tarihsel meşruiyeti, merkez parti iddiası ve toplumu bir arada tutma kapasitesi olacaktır.
Toplumsal barış, iyi niyetle değil; doğru siyasal akılla kurulur.
Ve CHP, ancak kendi diliyle konuştuğu gün, yeniden iktidar alternatifi olabilir.

OTHER ARTICLES BY THE AUTHOR