HALKWEBAuthorsMuammer Aksoy... Bir Duruşun Ardından

Muammer Aksoy… Bir Duruşun Ardından

Bugün Muammer Aksoy’u konuşuyorsak sebebi bu: nasıl öldürüldüğü değil, yaşarken neye razı olmadığı.

0:00 0:00

Muammer Aksoy’u anlatırken bir kaybı değil, bir duruşu konuşmak gerekir. Bu ülkede doğru bildiğini söylemenin bedeli olduğunu bilen insanlardandı ve buna rağmen çizgisini bozmadı. Savunduğu hukuk çizgisi yalnız kendi kuşağını değil, sonrasını da etkiledi; yargıdan üniversitelere uzanan geniş bir alanda toplumsal dönüşümün parçası oldu.

Hukuk devletinin yanında durdu, yargının siyasetten uzak kalmasını savundu, laiklikten ve yurttaşın hakkından geri adım atmadı. Yanlış gördüğü yerde konuştu, yazdı. Hukukçuydu, hocaydı, siyasete de girdi ama asıl meselesi koltuk değildi; hayatı boyunca aynı çizgide yürüdü.

1917’de İbradı’da doğdu. Ankara Hukuk’u bitirdi, doktorasını Zürih’te yaptı. Türkiye’ye döndüğünde üniversitede kaldı. Kürsüdeydi; yazdı, tartıştı. İbradı’da mecburi hizmet yapılan yıllarda okur yazarlık oranının yüksek olması, Aksoy’un adının orada da duyulması tesadüf değildi. Doğduğu yerle kurduğu bağ, söylediklerini daha anlaşılır kılıyordu.

1961 Anayasası hazırlanırken Kurucu Meclis’te sivil bir anayasa hukukçusu olarak görev aldı. Taslağı hazırlayan ekipteydi, komisyonda sözcülük yaptı. Yürütmeye ölçüsüz yetki verilmesine karşı çıktı; yargının bağımsızlığını, yurttaşın devlete karşı korunmasını savundu. Bu lafta kalmadı: Anayasa Mahkemesi kuruldu, üniversite özerkliği Anayasa’ya yazıldı, sendikal haklar tanındı, sosyal devlet ilkesi metne girdi. Bunlar devleti büyüten değil, hukuku güçlendiren maddelerdi.

Üniversite özerkliğinin zedelendiğini düşündüğü dönemlerde kürsüden çekilmeyi bile göze aldı. 12 Mart sonrasında yargılandı ve aklandı. 12 Eylül’den sonra da susmadı; bir süre Avrupa kurumlarında Türkiye’yi temsil etti, yurda dönünce yine hukukun kamusal sesi olmaya devam etti. Türk hukuk geleneğinin kurumsal hafızasını ayakta tutmak için Türk Hukuk Kurumu’nda sorumluluk aldı, başkanlık yaptı.

Kolay zamanlar değildi. Darbe sonrası bir ülkede bunları savunmak bedelsiz değildi. Yine de çizgisini bozmadı.

Milletvekilliği yaptı; 12 Eylül’den sonra Ankara Barosu başkanı oldu. Baro kürsüsünde hep aynı şeyi söyledi: Hukuk iktidarın aracı değildir; yurttaşın güvencesidir, haklar ertelenmez.

1989’da Atatürkçü Düşünce Derneği’nin kurucu genel başkanı oldu. Laiklik uyarıları, doğal kaynakların yabancı sermayeye devrine karşı çıkışları ve kamusal denetimi savunan sözleri onu daha görünür kıldı. Bu görünürlük tehditleri de beraberinde getirdi. Bunu biliyordu ama geri çekilmedi; konuşmayı sürdürdü.

31 Ocak 1990’da Ankara’da evinin önünde vuruldu.

O gün yalnızca bir insan kaybedilmedi. Hukukun sesi hedef alındı, akademinin itirazı susturulmak istendi. Yıllar geçti; tetikçilere dair kararlar çıktı ama dosyanın arka tarafı aydınlanmadı. Kim yol verdi, kim göz yumdu, kim sustu… Bunlar hâlâ havada.

Bugün Muammer Aksoy’u konuşuyorsak sebebi bu: nasıl öldürüldüğü değil, yaşarken neye razı olmadığı.

Otuz altı yılda ne kaybettik?

Bir hukukçuyu, hukukun kamusal sesini kaybettik. “Olur böyle” diye geçilen hukuksuzluklara ve adaletsizliklere açıkça yanlış diyen bir duruşu, geri adım atmayan bir aklı kaybettik. Ve belki en çok da yanlış normalleşirken bedelini bilerek konuşan insanları.

Bir ülkede söz kıymetliyse bedeli olur. Susmanın bedeli ise daha ağırdır.

Aksoy’un bıraktığı yer burasıdır: yanlış sıradanlaşırken geri çekilmemek ve bütün bunları yaparken doğru bildiğinden vazgeçmemek.

OTHER ARTICLES BY THE AUTHOR