HALKWEBAuthors3F Rejimi Ve Futbolun Eşitsizlik Ekonomisi

3F Rejimi Ve Futbolun Eşitsizlik Ekonomisi

Sporun Amatörleştirilmesi Üzerine Politik Bir Değerlendirme

0:00 0:00

Sporun Rejimle Kurduğu İlişki

Futbol başta olmak üzere bütün spor dalları amatör olsun; kaynaklar eğitime ve sağlığa harcansın.”

Bu cümle bir temenni değildir. Bir yasa önerisi hiç değildir. Bu cümle, başlı başına bir siyasal tezdir. Çünkü burada savunulan şey sporun yasaklanması değil; sporun, içine hapsedildiği sermaye rejiminden kurtarılmasıdır. İtiraz topa ya da oyuna değil; bedenin, zamanın ve kamusal kaynağın piyasa için örgütlenmesine yöneliktir.

Bugün spor, özellikle futbol, sağlıkla, kolektiflik duygusuyla ve kamusal dayanışmayla olan tarihsel bağını koparmıştır. Yerine para, gösteri, yıldız miti ve seyirlik haz yerleştirilmiştir. Bu nedenle “bütün sporlar amatör olsun” çağrısı nostaljik bir geri dönüş değil; açıkça karşı-hegemonik bir tercihtir.

Bu çağrı üç alana doğrudan meydan okur.

Birincisi, spor endüstrisine.
Bugün futbol başta olmak üzere spor:

  • Küresel bir eğlence endüstrisidir,
  • Devasa bir bahis ve reklam ekonomisidir,
  • Milliyetçi ve sınıfsal ayrımları yeniden üreten bir ideolojik aygıttır,
  • Medya için kesintisiz çalışan bir reyting makinesidir.

Bu nedenle amatörlük çağrısı spora düşmanlık değil; beden üzerinden kurulan sömürüye karşı politik bir reddiyedir.

İkincisi, kaynak kullanımına.
Bir futbolcunun yıllık maaşı onlarca okulun bütçesine, bir stadyumun maliyeti bir şehir hastanesine, tek bir transfer bedeli binlerce öğrencinin bursuna denktir. Bu tablo bir abartı değil;
sınıfsal bir öncelik ilanıdır. Toplumun ortak kaynağı, toplumun ortak ihtiyacına değil; seyirlik hazza harcanmaktadır.

Kaynaklar eğitime ve sağlığa harcansın” talebi bu nedenle bir muhasebe hesabı değil; ahlâkî ve siyasal bir ilandır.

Tribün yerine sınıf.
Forma yerine kitap.
Transfer yerine öğretmen.
Stadyum yerine hastane.

Devlet neye para ayırıyorsa, neyi değerli saydığını ilan eder.

Üçüncüsü, sahte başarı mitine.
Profesyonel spor, özellikle futbol, gençlere şu hayali satar:
“Çalışarak değil, seçilerek kurtul.”

Eğitim yerine yetenek piyangosu kutsanır. Kaybeden milyonlar görünmez kılınır, kazanan bir avuç kişi efsaneleştirilir. Bu yalnızca ekonomik değil, ahlâkî bir sorundur. Çünkü başarısızlık bireyselleştirilir, sistem aklanır.

3F Formülü: Yoksulluğun Yönetimi Olarak Spor

Latin Amerika siyaset bilimi literatüründe yerleşik bir kavram vardır: 3F — Fútbol, Fiesta, Fe. Futbol, eğlence ve inanç. Bu üçlü, halkın yoksulluğunu çözmek için değil; yoksullukla yaşamayı kabullenmesini sağlamak için devreye sokulur.

Açlığın yerine coşku, adaletsizliğin yerine ritüel, eşitsizliğin yerine umut konur. Tepki bastırılmaz; ertelenir. İtiraz yasaklanmaz; oyalanır. Böylece iktidar, zor yoluyla değil, duygu yönetimiyle sürdürülür.

Bugün Türkiye’de ve dünyanın büyük bölümünde futbolun gördüğü işlev tam olarak budur. Futbol artık bir spor değil; bir yönetim tekniğidir.

Eşitsizliğin Ekonomisi, Yıldız Rejimi ve Somut Hesap

Eşitsizliğin Somut Hesabı: Osimhen Örneği

Spor endüstrisinin ürettiği eşitsizlik soyut kavramlarla değil, çıplak rakamlarla anlaşılır. Bu nedenle tartışmayı doğrudan somut bir örnek üzerinden yürütmek gerekir. 2025–26 sezonu itibarıyla Victor Osimhen’in yıllık toplam geliri —maaş, primler, imaj hakları ve yan ödemeler dâhil— yaklaşık 21 milyon avro düzeyindedir. Bu, bugünkü kurla 1 milyar TL’yi aşan bir kaynağın tek bir sporcuya her yıl aktarılması anlamına gelir.

Bu rakam tek başına ne ifade eder?

Avrupa’da belediyeler ve yerel yönetimler tarafından desteklenen amatör futbol kulüplerinin yıllık bütçeleri ortalama 80–120 bin avro bandındadır. Okul ligleriyle, mahalle kulüpleriyle ve altyapı çalışmalarıyla sporun kitlesel omurgasını bu yapı oluşturur. Bu hesaba göre Osimhen’in yalnızca bir yıllık geliri, 170 ila 260 Avrupa amatör kulübünün bir yıllık bütçesine eşdeğerdir.

Türkiye’de tablo çok daha serttir. Türkiye’de amatör futbol kulüplerinin giderleri çoğu zaman kamuoyunda hafife alınır. Oysa özellikle Süper Amatör Lig and Bölgesel Amatör Lig (BAL) seviyesinde bir kulübün sezonluk giderleri:

  • Saha ve tesis kiraları,
  • Lisans, tescil ve federasyon bedelleri,
  • Deplasman ulaşım ve konaklama masrafları,
  • Teknik ekip ücretleri,
  • Sporcu giderleri ve temel sağlık harcamaları

hesaba katıldığında 700 bin TL ile 1,5 milyon TL arasında değişmektedir. BAL seviyesinde buna ek olarak yüz binlerce liralık teminat ve katılım yükümlülükleri de bulunmaktadır.

Bu gerçeklik içinde bakıldığında, tek bir futbolcunun bir yıllık geliri, Türkiye’de yüzlerce amatör kulübün bir sezon boyunca ayakta kalmasını sağlayabilecek büyüklüktedir.

Bu tablo bir “yetenek farkı” ile açıklanamaz.
Bu, piyasanın doğal işleyişi hiç değildir.

Bu, doğrudan doğruya toplumsal kaynağın kimler için seferber edildiği sorusudur.

Bonservis Gerçeği: 75 Milyon Avro Ne Demektir?

Eşitsizlik yalnızca maaşlarda değil, bonservis bedellerinde daha da çıplak hâle gelir. Osimhen için ödenen yaklaşık 75 milyon avroluk bonservis, tek seferde yapılan devasa bir kaynak transferidir.

Bu parayla ne yapılabilirdi?

  • Avrupa’da, yıllık bütçesi ortalama 100 bin avro olan 750 amatör kulübün bir yıllık tüm faaliyetleri finanse edilebilirdi.
  • Türkiye’de, sezonluk gideri 1 milyon TL civarında olan 700’den fazla amatör kulüp, bu kaynakla bir tam sezon boyunca sürdürülebilirdi.

Bu, yalnızca sporun devamını değil;
yüzlerce şehirde, binlerce mahallede, on binlerce çocuğun
sporla temas edebileceği kamusal bir spor ekosistemini mümkün kılacak bir kaynaktır.

Dolayısıyla mesele Osimhen’in yeteneği değildir.
Mesele piyasanın “doğası” hiç değildir.

The point is this:
Toplumsal kaynak, toplumsal ihtiyaç için mi kullanılıyor; yoksa vitrinin parlaması için mi?

Yıldız Sistemi ve Piyango Ahlâkı

Osimhen örneği bir istisna değildir; yıldız sisteminin normudur. Profesyonel sporun merkezinde “yıldız” vardır. Yıldız, yalnızca sahada iyi oynayan sporcu değil; medya, sermaye ve reklam tarafından üretilmiş bir vitrindir.

Bu vitrin gençlere açık bir mesaj verir:
“Eğitimle değil,
seçilerek kurtul.”

Bu mesaj milyonlarca genci sessizce eleyen bir ahlâk üretir. Kaybedenlerin hikâyesi anlatılmaz; kazananların başarı masalı kutsallaştırılır. Böylece eşitsizlik doğallaştırılır, hatta yüceltilir. Başarı erdem, yoksulluk kişisel kusur hâline gelir.

Bu, neoliberal düzenin spor alanındaki piyango ahlâkıdır.

Yurtdışı–Türkiye Amatör Spor Karşılaştırması: Bilinçli Bir Uçurum

Avrupa’da amatör spor, profesyonel vitrinin altında ezilen bir art alan değildir. Okul ligleri, belediye kulüpleri ve yerel spor alanları kamusal spor politikasının asıl gövdesini oluşturur. Destekler süreklidir, altyapı güvencelidir, spor bir ayrıcalık değil kamusal bir haktır.

Türkiye’de ise tablo tersine çevrilmiştir. Amatör kulüpler:

  • Sürekliliği olmayan yardımlara mahkûm edilir,
  • Yerel yöneticilerin kişisel çabalarına bağımlı hâle getirilir,
  • Sporcu ve ailelerin fedakârlıklarıyla ayakta tutulur.

Buna karşılık profesyonel futbol; vergi muafiyetleri, kamu arazileri, borç yapılandırmaları ve kamu kaynaklarıyla inşa edilen stadyumlarla sistematik biçimde beslenir. Bu durum sporda bir gelir farkı değil; rejimsel bir eşitsizlik üretir.

Amatör sporun zayıf bırakılması tesadüf değildir. Profesyonel vitrinin parlayabilmesi için zeminin karanlıkta kalması gerekir. Bu nedenle spordaki eşitsizlik bir sonuç değil; bilinçli bir tasarımdır.

Seyirciye Dönüştürülen Yurttaş

Bu eşitsizlik düzeninin tamamlayıcı unsuru, yurttaşın seyirciye dönüştürülmesidir. Seyirci sorgulamaz. Coşan itiraz etmez. Taraftar olan yurttaş olmaz.

Futbol bu hâliyle eğlence değil; zaman ve dikkat gaspıdır. İnsanlar işsizliği değil hakemi, adaletsizliği değil ofsaytı tartışır. Öfke boşalır ama yön değiştirir. Gerçek siyasal talepler görünmez hâle gelir.

Bahis Rejimi, Ahlâkî Çürüme ve Sporun İtibarsızlaşması

Yasadışı Bahis: Sapma Değil, Yapısal Sonuç

Profesyonel futbolun bugün geldiği nokta yalnızca ekonomik eşitsizlikle değil, ahlâkî çözülmeyle de tanımlanmak zorundadır. Son yıllarda art arda gündeme gelen yasadışı bahis soruşturmaları, futbolun çevresinde oluşan karanlık alanların “istisna” olmadığını, aksine yapısal olduğunu göstermektedir.

Sahada oynanan oyunun, saha dışında yasa dışı bahis ağlarıyla iç içe geçmesi bir sapma değildir. Bu, milyarlarca avronun döndüğü, denetimin zayıflatıldığı, yıldız sisteminin kutsandığı bir spor düzeninin doğal sonucudur. Bahis ekonomisi, futbolun etrafında tali bir alan değil; merkezî bir gelir ve yönlendirme mekanizması hâline gelmiştir.

Yasadışı bahis oynayan ya da bu ağlarla ilişkilendirilen futbolcular çoğu zaman “bireysel ahlâk zafiyeti” üzerinden tartışılır. Oysa mesele bireysel değildir. Sporcu, bu düzende yalnızca bir oyuncu değil; yüksek riskli bir finansal varlıktır. Bahis, şike ve mafyalaşma bu nedenle istisna değil; piyasa merkezli spor rejiminin yan ürünüdür.

Bir yanda astronomik maaşlar ve bonservisler, diğer yanda denetimsiz bir bahis piyasası… Bu iki alan birbirinden kopuk değildir. Aksine, aynı sermaye mantığının farklı yüzleridir.

Ahlâk Nerede Kayboldu?

Profesyonel spor, kendi başına ahlâk üretmez. Ahlâk, piyasanın doğal çıktısı değildir. Tam tersine, piyasa mantığı ahlâkı tüketir, aşındırır ve tali bir unsur hâline getirir.

Bugünkü futbol düzeninde başarı; dürüstlükle, emeğin sürekliliğiyle ya da toplumsal sorumlulukla değil; görünürlükle, hızla ve kazançla ölçülür. Bu ortamda sporcuya verilen örtük mesaj açıktır: “Kazandığın sürece sorun yok.”

Yasadışı bahis bu nedenle bir “ahlâk kazası” değil; ahlâkın sistematik olarak dışlandığı bir düzenin sonucudur. Suç bireyselleştirilir, sistem aklanır. Birkaç futbolcu hedef gösterilir; ama onları o noktaya getiren ekonomik ve kurumsal yapı sorgulanmaz.

Cumhuriyet’in Spor Anlayışıyla Bugünün Uçurumu

Bu noktada, Cumhuriyet’in kurucu spor anlayışıyla bugünkü tablo arasındaki uçurum belirginleşir. Mustafa Kemal Atatürk’ün spor anlayışı, yalnızca bedensel gelişimi değil; ahlâkî ve zihinsel bütünlüğü esas alır.

Atatürk’ün şu sözü bir temenni değil, açık bir kamusal ilke beyanıdır:

Ben sporcunun zeki, çevik ve ahlâklısını severim.”

Bu cümlede ahlâk, zekâ ve çeviklikten sonra gelmez; onlarla birlikte anılır. Çünkü spor, yalnızca performans değil; aynı zamanda toplumsal örnekliktir. Sporcu, toplumun önünde duran bir figürdür ve bu nedenle yalnızca kazandığı maçlarla değil, temsil ettiği değerlerle de anlam kazanır.

Bugünkü profesyonel spor düzeni bu ilkeyi tersine çevirmiştir.
Zekâ, piyasa kurnazlığına;
çeviklik, hız ve güç fetişizmine;
ahlâk ise reklam metinlerine indirgenmiştir.

Bu nedenle yasadışı bahis oynayan futbolcular, “yoldan çıkmış bireyler” değil; yoldan çıkmış bir düzenin ürünleridir.

Bahis Ekonomisi ve Seyirci Rejimi

Bahis yalnızca futbolcuyu değil, seyirciyi de dönüştürür. Maç, artık bir spor karşılaşması değil; finansal bir tahmin nesnesi hâline gelir. Taraftar, oyunu izleyen değil; oran takip eden bir kullanıcıya indirgenir.

Bu dönüşüm, futbolun toplumsal etkisini daha da zehirler. Sporun birleştirici değil, parçalaycı bir rol oynamasının arkasında bu bahisleşme süreci vardır. Kaybeden yalnızca parası giden bireyler değil; sporun kamusal itibarıdır.

Amatörlük: Ahlâkî Bir Zorunluluk

Bu nedenle amatörlük çağrısı yalnızca ekonomik eşitsizliğe karşı değil; ahlâkî çöküşe karşı da yöneliktir. Amatör spor, sporcuyu yıldız olarak değil; yurttaş olarak görür. Bahis ekonomisinin değil, kamusal sorumluluğun parçası hâline getirir.

Amatörlük, sporu yeniden bedenle, sağlıkla ve dayanışmayla buluşturur. Ahlâkı bir yan ürün değil; kurucu ilke hâline getirir.

Profesyonel spor düzeni sürdükçe “ahlâklı sporcu” bir istisna olarak kalacaktır. Çünkü ahlâk, piyasanın yan ürünü değil; kamusal bir tercihtir.

Tasfiye, Kamusallaştırma ve Yeni Bir Spor Rejimi

Radikal Ama Mantıksal Sonuç: Profesyonel Spor Tasfiye Edilmelidir

Bu noktaya kadar yapılan tartışmaların vardığı yer nettir. Profesyonel spor—özellikle futbol—bugünkü biçimiyle reform edilemez bir yapıya dönüşmüştür. Sorun birkaç kötü yönetici, birkaç ahlâksız futbolcu ya da birkaç karanlık bahis ağından ibaret değildir. Sorun, sporun sermaye merkezli bir rejim olarak örgütlenmiş olmasıdır.

Bu nedenle bu metnin mantıksal sonucu açıktır:
Profesyonel spor kulüpleri tasfiye edilmelidir.

Bu cümle bir öfke patlaması değildir. Bir yasak çağrısı hiç değildir. Bu, sporun içine yerleştirildiği eşitsizlik, çürüme ve sömürü düzeninin yapısal olarak sürdürülemez olduğunun tespitidir.

Profesyonel kulüpler bugün:

  • Kamu kaynaklarını özel kazanca çeviren,
  • Vergi muafiyetleri ve teşviklerle ayrıcalık üreten,
  • Spor emekçilerini sözleşmeli metaya dönüştüren,
  • Yurttaşı taraftara, sporu seyirlik hazza indirgeyen

kurumsal yapılardır. Bu yapılar var oldukça sporda eşitlik, sağlık, ahlâk ve kamusallık mümkün değildir.

Kapatmak Ne Demektir? Yok Etmek Değil, Kamusallaştırmak

Kapatmak” kavramı özellikle bilinçli biçimde çarpıtılmaya müsaittir. Burada önerilen şey:

  • Kulüp tarihlerini silmek değildir,
  • Taraftarlığı yasaklamak değildir,
  • Spor yapmayı durdurmak değildir.

Önerilen şey, kulüplerin şirket statüsünün, kâr odaklı yapısının and piyasa mantığının tasfiye edilmesidir. Yani özelleştirilmiş sporun kamulaştırılmasıdır.

Bu çerçevede:

  • Profesyonel ligler feshedilir,
  • Kulüp şirketleri tasfiye edilir,
  • Tesisler, sahalar ve altyapılar kamulaştırılır,
  • Spor; yerel yönetimler, okullar ve kamusal spor birlikleri aracılığıyla ücretsiz, erişilebilir ve amatör hâle getirilir.

Amaç sporu yok etmek değil; sporu sermayeden kurtarmaktır.

İzlanda Modeli: Profesyonellik Olmadan Başarı Mümkün mü?

İzlanda modeli, futbolun mutlaka tam profesyonel bir endüstri hâline gelmesi gerektiği yönündeki ezberi bozan en somut örneklerden biridir. Nüfusun küçüklüğü nedeniyle büyük ölçekli bir futbol ekonomisinin sürdürülemez olduğu bu ülkede, üst ligler büyük ölçüde yarı profesyonel yapıdadır. Futbolcuların önemli bir bölümü aynı zamanda öğretmen, memur or öğrencidir; spor, hayatın tek ve ayrıcalıklı kurtuluş yolu değil, kamusal yaşamın doğal bir parçasıdır.

Buna rağmen İzlanda, son on yılda Avrupa ve dünya futbolunda dikkat çekici başarılara imza atmıştır. Bu başarı; yıldız transferlere, astronomik maaşlara ya da bonservis piyasalarına değil, okul temelli altyapıya, belediyelerin sürekli ve planlı desteğine and kamusal spor politikalarına dayanmaktadır. İzlanda örneği açıkça göstermektedir ki, uluslararası başarı için futbolun merkezî ve yutucu bir profesyonel endüstri hâline gelmesi zorunlu değildir. Aksine, sporun kamusal ve amatör temelli örgütlenmesi hem toplumsal sağlık hem de sportif süreklilik açısından daha güçlü bir zemin sunabilmektedir.

Türkiye Neden İzlanda Olamıyor?

Türkiye’nin İzlanda benzeri bir kamusal–amatör spor modeli kuramamasının nedeni ne iklimdir, ne nüfustur, ne de “yetenek eksikliği”. Asıl neden, siyasal ve ekonomik tercihlerdir. Türkiye’de spor politikası, en başından itibaren amatör temeli güçlendirmek yerine profesyonel futbolu merkeze alan bir vitrin rejimi olarak kurulmuştur.

Kaynaklar okul sporlarına, mahalle kulüplerine ve belediye altyapılarına değil; stadyumlara, yayın ihalelerine ve profesyonel kulüplerin borçlarına aktarılmıştır. Amatör spor süreklilik içeren kamusal destekten yoksun bırakılmış; profesyonel futbol ise devlet eliyle korunmuş ve büyütülmüştür. Bu nedenle Türkiye’de profesyonel futbol, vitrinden çıkıp tüm sistemi yutan bir yapıya dönüşmüştür.

İzlanda’da spor, toplumsal bir hak olarak görülürken; Türkiye’de spor, büyük ölçüde seyirlik bir tüketim alanına indirgenmiştir. İzlanda’da futbolcu, aynı zamanda yurttaş ve emekçiyken; Türkiye’de futbolcu, piyasanın kurtuluş piyangosuna dönüştürülmüştür. Fark, kültürel değil; rejimseldir.

Profesyonellik = Kalite” Ezberi Neden Yanlış?

Futbol tartışmalarında en sık başvurulan sav şudur: “Profesyonellik olmazsa kalite düşer.” Oysa bu iddia, kalitenin kimin için and ne pahasına üretildiğini sorgulamaz. Profesyonel futbolun yükselttiği şey çoğu zaman oyunun niteliği değil; seyirlik gösterinin parlaklığıdır.

Kalite, yıldız sayısıyla ölçüldüğünde; eşitsizlik kaçınılmaz hâle gelir. Buna karşılık kamusal ve amatör temelli sistemlerde kalite; katılım, erişim, süreklilik and toplumsal sağlık üzerinden tanımlanır. İzlanda örneği, bu ikinci tanımın hem sportif hem toplumsal açıdan daha sürdürülebilir olduğunu göstermektedir.

Bu nedenle mesele, profesyonelliğin var olup olmaması değildir. Mesele, profesyonelliğin sporu yutan bir merkez mi, yoksa sınırlı bir vitrin mi olduğudur. Profesyonellik vitrini kaplayıp kamusal zemini yok ettiğinde, ortada ne gerçek kalite kalır ne de gerçek spor.

Sporcuların Emeği: Yıldız Değil, Kamusal Emek

En sık sorulan itiraz şudur: “Peki sporcular ne olacak?”

Bu sorunun cevabı nettir. Sporcu emeği yok sayılmaz; tam tersine güvence altına alınır. Ancak yıldızlaştırılmaz, metalaştırılmaz.

Sporcular:

  • Kamu sporcusu statüsüne alınır,
  • Antrenör, eğitmen ve spor emekçisi olarak kamusal istihdama dâhil edilir,
  • Spor yaparken aynı zamanda eğitim sisteminin parçası hâline getirilir.

Bu model, sporcuyu piyasanın insafından çıkarır. Sakatlık sonrası çöküşü önler. Geleceksizliği ortadan kaldırır. Sporcu, bir yatırım aracı değil; toplumsal bir özne olur.

Stadyumdan Spor Kampüsüne

Bugün milyarlarca lira harcanarak inşa edilen stadyumlar, haftada bir gün kullanılan gösteri alanlarıdır. Geri kalan günlerde ise atıl, kapalı ve kamudan kopuktur.

Bu alanlar:

  • Okul sporlarına,
  • Halk sağlığı programlarına,
  • Engelli sporlarına,
  • Kadın ve çocuklara yönelik ücretsiz kurslara

açık çok amaçlı spor–kültür–eğitim kampüslerine dönüştürülmelidir.

Böylece stadyum, seyirlik haz üreten bir vitrin olmaktan çıkar; yaşayan bir kamusal mekân hâline gelir.

Kaynak Meselesi: Para Değil, Ahlâk

Kaynaklar eğitime ve sağlığa harcansın” talebi teknik bir bütçe tartışması değildir. Bu talep doğrudan bir ahlâk ve medeniyet tartışmasıdır.

Devlet neye para ayırıyorsa, neyi değerli saydığını ilan eder. Bugün stadyumlara, yayın ihalelerine, kulüp borçlarına para ayrılıyorsa; bu, yurttaşa değil seyirciye yatırım yapıldığını gösterir.

Tribün yerine sınıf.
Forma yerine kitap.
Transfer yerine öğretmen.
Stadyum yerine hastane.

Bu bir yasak çağrısı değil; öncelik çağrısıdır.

Sonuç: 3F’ye Karşı 3H

Latin Amerika’nın 3F formülüne—Futbol, Fiesta, Fe—karşı bugün yeni bir denklem zorunludur:

Halk – Hak – Haysiyet

  • Spor halka ait olmalıdır.
  • Kaynaklar hakça dağıtılmalıdır.
  • İnsan onuru seyirlik hazza feda edilmemelidir.

Aksi hâlde stadyumlar dolu, okullar boş; ekranlar parlak, gelecek karanlık kalır.
Ve biz buna hâlâ “spor” demeye devam ederiz.

Last Word

Profesyonel spor, özellikle futbol, artık masum bir oyun değildir. O, çağımızın en etkili ideolojik aygıtlarından biridir. Bu nedenle mesele futbol düşmanlığı değil; kamusal aklı, toplumsal öncelikleri ve insan onurunu savunma meselesidir.

Spor ya halkın sağlığına hizmet eder,
ya da sermayenin gösterisine.

İkisini aynı anda yapamaz.

OTHER ARTICLES BY THE AUTHOR