HALKWEBAuthorsDem Parti: Türkiye Siyasetinde Kurumsallaşmış Sıkışma, Feodal Artıklar Ve Çözümsüzlüğün Yönetimi

Dem Parti: Türkiye Siyasetinde Kurumsallaşmış Sıkışma, Feodal Artıklar Ve Çözümsüzlüğün Yönetimi

DEM Parti’yi anlamak, yalnızca devlete bakmayı değil; Kürt toplumunun kendi içindeki sınıfsal, ataerkil ve dini güç ilişkilerini de masaya yatırmayı zorunlu kılar.

0:00 0:00

Türkiye siyasetinde bazı partiler vardır ki varlıkları bir çözüm iddiasıyla değil, çözümsüzlüğün sürekliliğiyle anlam kazanır. Bu partiler ne tam anlamıyla iktidar alternatifi olabilirler ne de sistemin dışında konumlanabilirler. Siyasal meşruiyetleri sürekli askıda tutulur; temsil ettikleri toplumsal kesim tanınır ama bu kesimin talepleri siyasal düzlemde ertelenir, bölünür ve zamana yayılır. DEM Parti, Türkiye siyasetinde tam olarak bu yapısal sıkışmanın içine yerleştirilmiş bir aktördür.

DEM Parti bugün yalnızca bir siyasal parti değildir. Aynı zamanda Türkiye’nin onlarca yıldır çözmek yerine yönettiği Kürt meselesinin, demokratikleşme krizinin, güvenlik merkezli devlet aklının ve bölgesel feodal-toplumsal yapıların iç içe geçtiği bir düğümün siyasal izdüşümüdür. Bu nedenle DEM Parti’yi anlamak, yalnızca devlete bakmayı değil; Kürt toplumunun kendi içindeki sınıfsal, ataerkil ve dini güç ilişkilerini de masaya yatırmayı zorunlu kılar.

Temsilin Laneti ve Feodal Süreklilik

DEM Parti, Kürt seçmenin önemli bir bölümünü temsil eden, yerel yönetimlerde güçlü, toplumsal karşılığı inkâr edilemez bir siyasal aktördür. Ancak bu temsil gücü, paradoksal biçimde partinin önünü açan değil, onu belirli bir siyasal hatta sabitleyen bir mekanizmaya dönüşmüştür. Çünkü bu temsil yalnızca modern yurttaşlık taleplerini değil; aynı zamanda aşiret ilişkilerini, yerel ağalık düzenlerini ve feodal sadakat ağlarını da içermektedir.

DEM Parti, bir yandan bu feodal yapılara mesafe koymadan kitlesini korumaya çalışır, diğer yandan modern-demokratik bir siyasal dil kurmaya çabalar. Bu ikili durum, partinin söylemi ile toplumsal tabanı arasında sürekli bir gerilim üretir. Feodal ilişkiler siyasal sadakati güçlendirir; ama aynı zamanda bireysel özgürlükleri, kadın haklarını ve sınıfsal eşitliği baskılar.
Türkiye siyasetinde DEM Parti’ye çizilen sınır bu noktada daha da netleşir:
Temsil et ama dönüştürme.
Aşireti oy deposu olarak kullan ama feodal yapıyı hedef alma.
Gelenekle çatışma ama modernleşme iddiası da taşı.
Bu çelişki yalnızca devletin değil, DEM Parti’nin de sürekli ertelediği bir yüzleşmedir.

Kadın Meselesi: Söylemde Radikal, Toplumda Sınırlı

DEM Parti, Türkiye siyasetinde kadın temsili ve eşbaşkanlık sistemi bakımından en ileri söyleme sahip partidir. Kadın özgürlüğü, cinsiyet eşitliği ve patriyarkaya karşı mücadele, partinin ideolojik metinlerinde merkezi bir yer tutar. Ancak bu söylemin toplumsal karşılığı aynı ölçüde derinleşmez.

Çünkü Kürt toplumunun önemli bir bölümünde feodal yapı, ataerkil ilişkiler ve dini referanslar hâlâ belirleyicidir. Kadın, kamusal siyasette temsil edilirken gündelik hayatta geleneksel rollerle sınırlandırılmaya devam eder. DEM Parti bu çelişkiyle doğrudan yüzleşmek yerine çoğu zaman denge siyaseti yürütmeyi tercih eder.

Bu tercih kısa vadede oy kaybını önler; ancak uzun vadede kadın özgürlük mücadelesini siyasal bir vitrin unsuru hâline getirir. Kadın temsili kurumsallaşır, fakat toplumsal dönüşüm yarım kalır.

Din, Mellelik ve Sessiz Uzlaşma

DEM Parti’nin en az konuşulan ama en belirleyici alanlarından biri de dinle kurduğu ilişkidir. Kürt coğrafyasında din, yalnızca bireysel inanç alanı değil; aynı zamanda mellelik, tarikat yapıları ve yerel dini otoriteler üzerinden siyasal etki üreten bir güçtür.

DEM Parti laik bir siyasal çizgiye sahip olmakla birlikte, bu dini yapılara doğrudan meydan okumaz. Çünkü bu yapılar yalnızca ideolojik değil; aynı zamanda sosyal dayanışma, aidiyet ve yerel meşruiyet üretir. Parti, bu alanla açık bir çatışmaya girmek yerine sessiz bir uzlaşmayı tercih eder.

Bu uzlaşma DEM Parti’yi din karşıtı olmaktan korur; ancak dinin feodal ve patriyarkal yorumlarının siyaseti sınırlamasını da engellemez. Böylece din, eleştirel bir dönüşüm nesnesi olmaktan çıkar; yönetilmesi gereken bir denge unsuruna indirgenir.

“Terörsüz Türkiye” Söylemi ve Çok Katmanlı Körlük

“Terörsüz Türkiye” söylemi, bu çok katmanlı yapıyı bütünüyle görmezden gelir. Sorunu yalnızca silah üzerinden tanımlar; feodal yapıların, sınıfsal eşitsizliklerin, kadınların bastırılmasının ve dini otoritelerin siyasal rolünün ürettiği toplumsal gerilimi yok sayar.
Bu söylem bir çözüm dili değil; bir siyasal sadeleştirme operasyonudur. Karmaşık bir toplumsal meselenin yalnızca güvenlik başlığına indirgenmesi, hem DEM Parti’yi hem de Kürt toplumunu tek boyutlu bir alana sıkıştırır.

Silah konuştuğu sürece siyaset konuşamaz; ama feodal yapı, ataerkil düzen ve dini otorite sorgulanmadığı sürece de siyaset özgürleşemez.

DEM Parti’nin yaşadığı kriz, ne yalnızca bir parti krizidir ne de yalnızca devlet baskısının sonucudur. Bu kriz; çözümsüzlüğü yöneten devlet aklı ile yüzleşmekten kaçınan, feodal ve dini yapılarla hesaplaşmayı erteleyen Kürt siyasal geleneğinin ortak ürünüdür.
DEM Parti ya bu çok katmanlı yapıyla yüzleşecek bir siyasal cesaret üretecek
ya da hem devletin hem geleneğin sınırları içinde tutulan kalıcı bir temsil alanı olarak varlığını sürdürecektir.

ÖCALAN – KANDİL – DEM PARTİ: SİLAH, OTORİTE VE SİYASETİN KURULAMAYAN ÜSTÜNLÜĞÜ

Türkiye siyasetinde bazı figürler vardır; konuşulmadıkları her an daha belirleyici hâle gelirler. Adları anılmadan yapılan her tartışmada fiilen vardırlar. Abdullah Öcalan, bu figürlerin en çarpıcı örneğidir. Varlığı inkâr edildikçe, siyasal alan üzerindeki etkisi azalmaz; aksine yoğunlaşır. DEM Parti ile kurulan ilişki de tam olarak bu paradoks üzerinden şekillenir: resmî olarak yok, siyaseten sürekli var.

Bu ilişkiyi anlamak için basit bir “talimat–itaat” şemasına başvurmak yetersizdir. Mesele doğrudan emir almak değildir; otoritenin nerede kurulduğu, meşruiyetin kimden üretildiği ve siyasetin hangi noktada sınırlandığıdır.

Kopmayan Hat: Silahlı Mücadele, Toplumsal Otorite ve Siyasal Bilinç

Bugünkü DEM Parti, HDP–BDP–DTP çizgisinin devamıdır. Bu çizgi, silahlı mücadele ile siyasal mücadele arasında hiçbir zaman net, kalıcı ve kurumsal bir kopuş üretemedi. Bunun nedeni yalnızca devlet baskısı değildir. Aynı zamanda Kürt siyasal bilincinin tarihsel olarak silahı yalnızca bir araç değil, bir kurucu otorite olarak görmüş olmasıdır.

Silahlı yapı, Kürt toplumunda yalnızca askeri bir güç değildir. Aynı zamanda feodal düzeni dönüştüren, ağalık ilişkilerini zayıflatan, yerel otoriteleri yeniden biçimlendiren bir tarihsel rol oynamıştır. Bu nedenle silah, yalnızca çatışma üretmemiş; aynı zamanda yeni bir siyasal hiyerarşi kurmuştur. Bu hiyerarşi, zamanla siyasetin üstünde konumlanan bir “son söz” alanı yaratmıştır.

DEM Parti kadrolarının önemli bir bölümü siyasal bilinçlerini bu tarihsel bağlam içinde edinmiştir. Bu ilişki bir emir–komuta zinciri değildir; fakat zihinsel ve tarihsel bir referans alanıdır. Tam da bu nedenle kopması zor, hatta çoğu zaman dile getirilemeyen bir bağdır.

“Öcalan’ın Partisi mi?” Sorusu ve Yanlış Çerçeve

Türkiye’de sıkça sorulan “DEM Parti Öcalan’ın partisi mi?” sorusu, analitik değil kriminal bir sorudur. Bu sorunun amacı anlamak değil, damgalamaktır. Ancak bu yanlış çerçeve, meselenin doğru biçimde tartışılmasını da engeller.

Netlik gerekir:
DEM Parti, Öcalan’dan günlük siyasal talimat alan bir parti değildir.
Ama DEM Parti, Öcalan’ı yok sayarak siyaset yapabilecek bir toplumsal zemine de sahip değildir.

Çünkü Kürt toplumunun belirli bir kesiminde Öcalan, silahın susmasını sağlayabilecek bir otorite, devletle müzakere edebilecek bir muhatap ve tarihsel bir figür olarak algılanmaktadır. Bu algı, DEM Parti’yi sürekli iki ateş arasında bırakır. Açık mesafe koyduğunda tabanının bir bölümünü kaybeder; mesafe koymadığında ise devlet tarafından kriminalize edilir.
Ortaya çıkan şey ilkesel bir belirsizlik değil; zorunlu bir muğlaklık rejimidir.

İmralı Rejimi: Çözüm Değil, Yönetim Tekniği

Türkiye’de barış ihtimali belirdiğinde Öcalan devreye sokulmuş, çatışma yükseldiğinde ise mutlak tecrit uygulanmıştır. Bu bir tutarsızlık değil, bilinçli bir devlet aklıdır. Devlet açısından Öcalan; çözüm istendiğinde muhatap, çözüm ertelendiğinde tehdit olarak konumlandırılır.
Bu durum, İmralı’yı bir çözüm mekânı olmaktan çıkarır; bir kontrol ve ayar mekanizmasına dönüştürür. DEM Parti ise bu mekanizmanın öznesi değil, taşıyıcısıdır. İmralı’dan gelen ya da gelmeyen her mesajın siyasal bedeli DEM Parti’ye ödetilir: kapatma davaları, kayyumlar, tutuklamalar ve siyasal izolasyon.

Bu nedenle Öcalan–DEM Parti ilişkisi fiilî değil; siyaseten yüklenmiş, dışarıdan anlamlandırılan bir ilişkidir.

Kandil Gerçeği: Emir Merkezi Değil, Veto Alanı

Kandil Dağları, Kürt siyasetinde çoğu zaman bilinçli biçimde yanlış tarif edilir. Kandil, günlük siyaseti yöneten bir emir merkezi değildir. Ancak siyasetin hangi noktaya kadar gidebileceğini belirleyen bir veto alanıdır.
Kandil, sınır çizer.
Aşırı sapmaları durdurur.
Siyasetin silahı tamamen dışlamasına izin vermez.
Bu fark çoğu zaman görmezden gelinir. Çünkü “talimat alıyorlar” demek kolaydır; asıl zor olan, siyasetin neden silahın gölgesinden çıkamadığını kabul etmektir.

Bu gölgenin sürmesinin üç temel nedeni vardır. Birincisi, devletin siyasal alanı sürekli daraltmasıdır. İkincisi, Kürt meselesinin hâlâ demokratik değil, güvenlik başlığı altında ele alınmasıdır. Üçüncüsü ise Kürt siyasal geleneğinin kendi tarihsel rolüyle yüzleşme riskini tam olarak göze alamamasıdır.

Silah, Feodalite ve Ataerkil Otorite

Silah yalnızca devlete karşı değil, toplum içinde de bir otorite üretir. Feodal yapıların çözülmesi her zaman demokratikleşme üretmez. Çoğu zaman feodal ağalığın yerini, silahlı-politik bir hiyerarşi alır. Bu hiyerarşi, kadın özgürlüğü ve bireysel haklar söz konusu olduğunda yeni sınırlar üretir.

Kadın özgürlüğü söylemi, silahın kurucu otorite olduğu bir siyasal zeminde her zaman sınırlı kalır. Çünkü nihai karar alanı siyaset değil, olağanüstü durum mantığıyla işleyen bir güç merkezidir.

Silah – Siyaset Açmazı: Gerçek Düğüm

Türkiye’de herkes “silahlar sussun” der. Ama kimse siyasetin konuşmasına kimin izin vereceğini söylemez. Siyaset konuştuğunda kapatma gelir, seçim kazanıldığında kayyum gelir, temas kurulduğunda “terör” etiketi devreye girer.
Bu tabloda silah susmaz; yalnızca siyaset boğulur.

Öcalan, DEM Parti’nin lideri değildir; ama siyasetinin üzerine düşen tarihsel bir gölgedir.
Kandil siyaseti yönetmez; ama sınırlandırır.
Devlet çözüm istemez; ama çözümsüzlüğü yönetir.
Bu üçlü yapı çözülmeden:
DEM Parti büyüyemez,
silah siyasetin dışına çıkamaz,
Türkiye demokratikleşemez.

DEMİRTAŞ, CHP VE KAÇIRILAN TÜRKİYE PARTİSİ İHTİMALİ: CESARETİN YOKLUĞUNDA SİYASET

Türkiye siyasetinde bazı figürler vardır; temsil ettiklerinden daha büyük bir ihtimali sembolize ederler. Selahattin Demirtaş böyle bir figürdür. Demirtaş, Kürt siyasal hareketi tarihinde ilk kez silahın, feodal aidiyetlerin ve dar kimlik siyasetinin ötesine geçebilecek bir siyasal hattın mümkün olduğunu gösterdi.
Demirtaş’ın ortaya koyduğu hat, Kürt meselesini yalnızca Kürtlerin değil, Türkiye’nin demokratikleşme sorunu olarak ele alan bir perspektife dayanıyordu. Bu yaklaşım, silahın gölgesini fiilen zorlayan, feodal sadakat ağlarını aşmaya çalışan ve Türkiye’nin batısına gerçek anlamda konuşan bir siyasal dil üretti.

Demirtaş Ne Yaptı, Neyi Tehdit Etti?

Demirtaş’ın siyaseti üç açıdan kurulu düzeni rahatsız etti.
Birincisi, Kürt meselesini etnik bir kimlik başlığı olmaktan çıkarıp yurttaşlık meselesi hâline getirdi.
İkincisi, silahlı mücadeleyi kutsayan bir dil kurmadı.
Üçüncüsü, iktidarla dolaylı değil, doğrudan siyasal hesaplaşmaya girdi.
Bu hat ne devlete yaslandı ne de silahlı otoritenin arkasına saklandı. Bu nedenle savunmasızdı.

DEM Parti Neden Bu Hattı Kurumsallaştıramadı?

DEM Parti, Demirtaş çizgisini reddetmedi; ama kurumsallaştıramadı. Çünkü bu çizgi büyümeyi, risk almayı ve netleşmeyi gerektiriyordu. Parti ise ayakta kalmayı büyümeye tercih etti.

Bu tercih rasyoneldir ama siyaseten maliyetlidir. Türkiye partisi olma iddiası sürekli ertelenir; muğlaklık kalıcı bir stratejiye dönüşür.

CHP: Kürt Oyuna İhtiyaç Var, Kürt Meselesine Cesaret Yok

Cumhuriyet Halk Partisi’nin Kürt meselesiyle ilişkisi ideolojik değil, refleksiftir. Kürt oyuna ihtiyaç vardır; fakat Kürt meselesini açıkça konuşmaya cesaret yoktur.

Bu nedenle CHP, DEM Parti’yi seçim dönemlerinde hatırlar; kriz anlarında yalnız bırakır. Kayyumlara karşı net bir hat kuramaz, siyasal tutukluluk meselesinde tutarlı davranamaz. Bu ilişki bir ittifak değil; karşılıklı güvensizlik üzerine kurulu bir zorunlu temastır.

TÜRKİYE KÜRTLERİ: ENTEGRASYON, FARKLILAŞMA VE SİYASETİN YENİ YÖNÜ

Türkiye Kürtlerini anlamadan Türkiye siyasetinin geleceğini anlamak mümkün değildir. Ancak bu anlamak, hâlâ yaygın biçimde yapıldığı gibi “Kürtler” başlığı altında homojen bir kitle varsayımıyla yapılamaz. Türkiye Kürtleri, İran, Irak ve Suriye Kürtlerinden yalnızca yaşadıkları devlet bakımından değil; toplumsal entegrasyon düzeyleri, siyasal beklentileri, şehirleşme deneyimleri ve gündelik hayat pratikleri bakımından köklü biçimde ayrışmıştır.
Bu fark, bugün Kürt siyasetinin nereye evrileceğini belirleyen temel eksendir.

Türkiye Kürtleri ile Bölge Kürtleri Arasındaki Temel Fark

Irak Kürtleri yarı-devletleşmiş bir yapı içinde, kendi siyasal elitleri ve ekonomik ağlarıyla hareket eder. Suriye Kürtleri, iç savaş koşullarında silahlı yapı merkezli bir özerklik deneyimi yaşamaktadır. İran Kürtleri ise sert devlet baskısı altında, siyasal olarak son derece sınırlı bir alanda varlık göstermektedir.

Türkiye Kürtleri ise bambaşka bir hatta ilerlemiştir. Türkiye Kürtleri yüz yılı aşkın süredir Türkiye Cumhuriyeti yurttaşıdır; devletle çatışarak değil, devletin içinde ve karşısında aynı anda yaşayarak siyasal bilinç üretmiştir. En önemlisi şehirleşmiş, karmalaşmış ve toplumsal olarak iç içe geçmiştir.

Bu nedenle Türkiye Kürtlerinin temel meselesi artık “ayrı bir yapı” değil; eşit yurttaşlık, siyasal temsil ve onurlu entegrasyondur.

İstanbul Gerçeği: Türkiye’nin En Büyük Kürt Şehri

Bugün fiilen Türkiye’nin en büyük Kürt şehri İstanbul’dur. Bu yalnızca demografik bir veri değildir; siyasal sonuçları olan bir gerçektir. İstanbul’daki Kürt nüfus aşiret ilişkilerinden büyük ölçüde kopmuştur; emek piyasasının, sendikaların, gecekondu mahallelerinin ve orta sınıfın parçasıdır. Çocukları Türkçe düşünmekte, Türkçe siyasete maruz kalmaktadır.
Bu Kürtler için mesele “devlet kuralım” It isn't, “bu ülkede eşit ve güvende yaşayalım” meselesidir.

Bu gerçek, silahlı siyasetin toplumsal karşılığını daraltırken; demokratik, sınıfsal ve şehirli bir Kürt siyasetinin zeminini genişletmektedir.

Suriye Kürtleri ve Türkiye Kürtlerinin Bakışı

Türkiye Kürtleri, Suriye’deki gelişmelere duygusal ve tarihsel bir ilgi duysa da siyasal olarak mesafelidir. Çünkü Suriye deneyimi silah merkezlidir, olağanüstü koşullara dayanır ve Türkiye’de birebir karşılığı olmayan bir konjonktürde şekillenmiştir.

Türkiye Kürtlerinin önemli bir bölümü için Suriye’de olan biten, bir gelecek modeli değil, bir uyarıdır. Sürekli savaş, militarizasyon ve dış bağımlılık, Türkiye Kürtlerinin büyük çoğunluğu açısından arzu edilen bir siyasal form değildir.

Bu nedenle Türkiye Kürtleri çözüm arayışını sınır ötesinde değil, Türkiye içinde görmektedir.

Türkiye’de Kürt Hareketi ve Silah: Nereye Evrilir?

Güncel tablo nettir: Silahlı mücadelenin Türkiye Kürtleri nezdindeki toplumsal meşruiyeti daralmaktadır. Bu, ideolojik bir kopuştan çok yaşamsal bir dönüşümün sonucudur. Şehirleşmiş, mülk edinmiş, çocuklarını üniversiteye gönderen bir kitle için sürekli çatışma hâli bir gelecek vaadi değildir.

Bu durum silahlı yapıyı tamamen etkisizleştirmez; ancak siyasetin üzerindeki belirleyici gücünü zayıflatır. Silah, giderek bir yön belirleyici olmaktan çıkıp bir veto aracına dönüşür.
Bu evrilme tamamlanmazsa silah siyaset üzerinde kalır ama toplumu temsil edemez. Bu da Kürt siyasetini uzun vadede daraltır.

Yerel Seçimler, CHP ve Kürt Seçmen Davranışı

Türkiye Kürtleri için yerel seçimler ideolojik değil, pragmatik bir tercihe dayanır. Kürt seçmen kayyum rejimine karşıdır, yerel hizmeti önemser, kendisini kriminalize etmeyen adaylara yönelir.

Bu nedenle büyük şehirlerde CHP’ye verilen destek bir ideolojik ittifak değil; rasyonel bir tercihtir. CHP bu desteği çoğu zaman yanlış okur. Oysa bu destek koşulludur, kırılgandır ve siyasetsizliğe toleransı düşüktür.

Tutanaklara Yansıyan İfadeler Üzerinden Abdullah Öcalan’ın Temel Çelişkileri

Tutanaklara yansıyan ifadeler üzerinden Abdullah Öcalan’ın temel çelişkileri kısa ve net biçimde ortaya çıkmaktadır.

Öcalan, “silahlı mücadele bitti” demektedir; ancak silahın siyasetin üzerindeki kurucu ve sınırlayıcı rolüyle açık ve net bir kopuş tanımlamamaktadır. Silah tarihsel olarak bitmiş ilan edilse de, siyasetin üzerindeki belirleyici gölgesi ortadan kaldırılmamaktadır.

“Talimat vermiyorum” ifadesi sıklıkla tekrarlanmaktadır; buna karşın süreç, devletin pozisyonlanışı ve siyasal hamleler hâlâ büyük ölçüde Öcalan’ın konumuna göre ayarlanmaktadır. Talimat reddedilmekte, fakat fiilî otorite varlığını sürdürmektedir.

“Çözüm Meclis’te olmalı” vurgusu yapılmaktadır; ancak çözümün kritik eşikleri fiilen Meclis dışında kalmaya devam etmektedir. Bu durum, kurumsal siyaset söylemi ile pratik arasındaki temel uyumsuzluğu ortaya koymaktadır.

“Türkiye Kürtleri ayrışma istemiyor” tespiti toplumsal gerçeklikle büyük ölçüde örtüşmektedir; ancak bu entegrasyon talebi ile silahlı yapının bölgesel siyaseti arasındaki çelişki açık biçimde çözümlenmemektedir. Toplumsal yönelim kabul edilmekte, fakat buna uygun siyasal kopuş netleştirilmemektedir.

“Suriye model değil” denilmektedir; buna rağmen Suriye sahası hâlâ stratejik bir dayanak alanı olarak korunmaktadır. Model reddedilirken, bölgesel silahlı varlık meşruiyet ve pazarlık unsuru olmaya devam etmektedir.

“Silah susmalı” ifadesi güçlü biçimde dile getirilmektedir; ancak susmanın somut şartları, takvimi ve yetkili aktörleri bilinçli biçimde belirsiz bırakılmaktadır. Bu belirsizlik, silahı siyasetin dışında değil, bekleyen bir güç olarak muhafaza etmektedir.

“Ben çözümün merkezi değilim” denilmektedir; fakat süreç onsuz başlatılamamakta, bu da merkezîliği fiilen yeniden üretmektedir.

Bu çerçevede tutanaklara yansıyan tablo bir kopuş değil, kontrollü bir geçiş dilidir. Çelişkiler çözülmeden silah siyasetin dışına çıkmaz; siyaset de kalıcı biçimde güçlenemez.

“Terörsüz Türkiye” Projesi, İmralı Süreci ve Muhtemel Sonuç

Bu çelişkiler ışığında “Terörsüz Türkiye” projesi, Türkiye içi siyasetle sınırlı olmayan; Suriye’deki gelişmelerle, bölgesel dengelerle ve silahlı yapıların hareket alanıyla doğrudan bağlantılı bir süreç olarak şekillenmektedir. Proje iki temel sonuca evrilebilir.

Birinci senaryoda sorun güvenlik başlığına indirgenir; siyasal alan dar tutulur. Silah zayıflasa bile siyasetin üzerinde bir denetim ve veto alanı olarak varlığını sürdürür. Bu durumda “terörsüzlük”, demokratikleşmenin değil, çözümsüzlüğün düşük yoğunluklu devamının adı olur.

İkinci senaryo daha zor, fakat daha kalıcıdır. Bu senaryoda silahın susması bir hedef değil, siyasetin genişlemesinin sonucu olarak ele alınmalıdır. Kürt meselesi yalnızca kimlik başlığıyla değil; sınıfsal eşitsizlikler, yerel demokrasi, kadın özgürlüğü ve eşit yurttaşlık temelinde tartışılmalıdır. Siyasal muhataplık geçici figürler üzerinden değil, kurumsal ve meşru siyaset zemininde kurulmalıdır. Türkiye muhalefeti bu meseleye seçim matematiğiyle değil, demokratik cesaretle yaklaşmak zorundadır.

Türkiye Kürtlerinin şehirleşmiş, entegre olmuş ve silahlı siyasetten uzaklaşan toplumsal dönüşümü dikkate alınmadığı sürece hiçbir proje kalıcı sonuç üretemez.

Sonuç olarak Türkiye Kürtleri artık bölgesel fantezilerin değil, bu ülkenin gerçekliğinin parçasıdır. Onları anlamadan Türkiye’yi yönetmek mümkün değildir. Onları dışlayarak güvenlik üretmek mümkün değildir. Onları eşit yurttaş olarak kabul etmeden demokrasi kurulamaz.

OTHER ARTICLES BY THE AUTHOR