Türkiye siyasetinde bazı tartışmalar vardır ki, görünürde bir kişi üzerinden yürür; gerçekte ise bir rejimi, bir parti modelini ve bir siyaset anlayışını hedef alır. Gürsel Tekin etrafında koparılan fırtına tam olarak böyledir. Tartışma, Gürsel Tekin’in ne yaptığı ya da yapmadığıyla sınırlı değildir. Tartışma, CHP’nin ve daha geniş anlamda muhalefetin nasıl bir siyaset yapacağı sorusuna ilişkindir.
Bu nedenle Gürsel Tekin’i savunmak, bir kişisel sadakat meselesi değildir. Bu savunma, siyasetin teknokratik sterilizasyonuna, merkezî vesayete ve örgütün siyaset dışına itilmesine karşı alınmış açık bir pozisyondur. Bugün Gürsel Tekin’e yöneltilen saldırılar, aslında “fazla konuşan”, “fazla sahaya inen”, “fazla rahatsız eden” siyasetin tasfiye edilme girişimidir. Burada hedef alınan, bireysel bir aktör değil; örgütlü, sahaya dayalı ve kontrol edilemeyen siyaset biçimidir.
CHP içindeki bu tartışma, daha geniş bir bağlamın parçasıdır. Türkiye’de muhalefet, uzun süredir siyasal mücadeleyi riskten arındırma, çatışmayı minimize etme ve siyaseti teknokratik bir yönetime indirgeme eğilimi göstermektedir. Bu eğilim, örgütü siyasetin öznesi olmaktan çıkarıp, merkezin kararlarını uygulayan bir aparat hâline getirmektedir. Gürsel Tekin tartışması, tam da bu kırılma hattında ortaya çıkmıştır.
Hukuki Krizin Başlangıcı
CHP İstanbul İl Örgütü’nde yaşanan yönetim krizi, siyasal tartışma olmaktan çıkıp hukuki bir aşamaya taşındığında, sürecin niteliği de değişmiştir. Parti delegeleri ve üyeleri tarafından açılan davalar, konuyu yargı mercilerinin önüne getirmiştir. Siyasal partilerin il ve ilçe örgütlerine ilişkin uyuşmazlıklarda görevli mahkeme, Anayasa Mahkemesi değil; genel görevli Asliye Hukuk Mahkemeleridir. Bu, teknik ama belirleyici bir ayrımdır.
Mahkemenin önüne gelen temel mesele şudur: Mevcut il yönetimi hukuken işlevini yitirmiş midir ve bu durumda olağanüstü kongre zorunlu hâle gelmiş midir? Yargı, bu soruya yanıt ararken, partiye el koyma ya da doğrudan yönetim atama yoluna gitmemiştir. Aksine, siyasetin mümkün olan en az zarar göreceği ara mekanizmayı devreye sokmuştur.
Çağrı Heyeti Mekanizmasının Devreye Girişi
Mahkemenin verdiği karar, partinin yönetimini askıya almak ya da dışarıdan bir irade dayatmak değildir. Alınan karar, yalnızca olağanüstü kongreyi toplamakla görevli çağrı heyeti mekanizmasının işletilmesidir. Bu mekanizma, siyasi partiler hukukunda, örgütsel tıkanıklıkların siyasetsizleşmeye dönüşmesini engellemek için vardır.
Çağrı heyeti, bir iktidar odağı değildir. Geçicidir, sınırlı yetkilidir ve tek amacı, seçilmiş iradenin yeniden üretilmesini sağlamaktır. Bu yönüyle çağrı heyeti, kayyımın karşıtıdır; siyasetin askıya alınmasının değil, devamının aracıdır.
Mahkemeler, siyasal partiler söz konusu olduğunda, mümkün olan her durumda çözümün partinin kendi içinden üretilmesini esas alır. Bu nedenle çağrı heyetinin; parti kültürünü bilen, örgütsel hafızaya sahip ve siyasal meşruiyeti olan isimlerden oluşması tercih edilmiştir. Bu tercih, hukuki olduğu kadar siyasal bir zorunluluktur.
Kayyım Söyleminin Doğduğu An
Tam da bu noktada, çağrı heyeti mekanizması bilinçli biçimde çarpıtılmaya başlanmıştır. Gürsel Tekin’in bu görevi kabul etmesi, “kayyım” etiketiyle sunulmuş; hukuki bir zorunluluk, siyasal bir gasp gibi gösterilmiştir. Oysa gerçek tablo bunun tam tersidir.
Eğer Gürsel Tekin bu görevi kabul etmemiş olsaydı, süreç barodan görevlendirilecek avukatlar eliyle yürütülecek; CHP fiilen hukuki vesayet altına girecekti. Yani ortada iki seçenek vardı: Ya siyasetin içinden, örgütü tanıyan bir aktör sorumluluk alacaktı; ya da parti, hukuk eliyle siyasetsizleştirilecekti.
Gürsel Tekin’in yaptığı, partiye el koymak değil; hukukun, siyaseti tasfiye eden bir araca dönüşmesini engellemektir. Bu nedenle burada “kayyım” olan yapılan değil; yapılması önlenen şeydir.
Gürsel Tekin ve Arkadaşları Çağrı Heyeti Görevini Kabul Etmeselerdi Ne Olurdu?
Gürsel Tekin ve birlikte sorumluluk alan isimler çağrı heyeti görevini kabul etmemiş olsaydı, CHP İstanbul İl Örgütü siyasal bir çözüm üretme imkânını kaybedecek; süreç tamamen hukuk bürokrasisinin inisiyatifine terk edilecekti. Olağanüstü kongreyi toplamak için barodan görevlendirilecek avukatlar devreye girecek, parti fiilen örgütsel iradesini yitirmiş bir hukuki nesneye dönüşecekti. Bu durumda mesele yalnızca bir il örgütünün yönetimi olmayacak; CHP, kendi iç krizini siyasetle değil, yargı eliyle çözmeyi kabullenmiş olacaktı. Bu nedenle çağrı heyeti görevini üstlenmemek, “tarafsızlık” ya da “geri durma” değil; siyasetin tasfiyesine rıza göstermek anlamına gelecekti. Gürsel Tekin ve arkadaşlarının yaptığı, riskten kaçmak değil; partinin hukuki vesayet altına girmesini engellemek için en maliyetli siyasal pozisyonu bilinçli biçimde üstlenmektir.
Çağrı Heyeti Görevi: Hırsın Teşhiri mi, Parti Emekçiliğinin Sorumluluğu mu?
Çağrı heyeti görevinin kabul edilmesiyle birlikte tartışmanın yönü bilinçli biçimde kişiselleştirilmiştir. Hukuki bir zorunluluk ve örgütsel bir sorumluluk, siyasal polemiğin dar kalıplarına sıkıştırılarak “kişisel hırs” başlığı altında sunulmuştur. Oysa bu tür suçlamalar, çoğu zaman siyasal analiz üretmekten çok, sorumluluk alan aktörü itibarsızlaştırmaya hizmet eder.
Siyasette hırs, risk almakla değil; riskten kaçınmakla kendini gösterir. Hırs, bedel ödememek, geri çekilmek, sessiz kalmak ve her koşulda merkezde kalmayı başarmaktır. Kriz anlarında sorumluluk almayanlar, süreci başkalarının sırtına yükleyenler ve sonucu izlemekle yetinenler, genellikle “akıllı” ve “ölçülü” olarak sunulur. Oysa siyasetin yükünü taşıyanlar, çoğu zaman “hırslı” etiketiyle damgalanır.
Çağrı heyeti görevi, konforlu bir alan değildir. Aksine bu görev; hukuki belirsizlik, yoğun kriminalizasyon riski, parti içi hedef hâline gelme ve kişisel siyasal yıpranma ihtimali barındırır. Böyle bir pozisyonu üstlenmek, kariyer açısından bir kazanç değil; bilinçli bir bedel ödeme tercihidir.
Bu noktada “parti emekçiliği” kavramı belirleyici hâle gelir. Parti emekçisi olmak, kriz anlarında ortadan kaybolmamak, yükü başkasına atmamak ve kurumsal yapının dağılmasını engellemek için inisiyatif almaktır. Gürsel Tekin’in çağrı heyeti görevini kabul etmesi, tam olarak bu emekçi siyaset anlayışının ürünüdür.
Burada sergilenen şey hırs değil; siyasal sorumluluk ahlâkıdır. Parti içi hukuki boşluğun, siyasetsizleşmeye dönüşmesini engellemek; kişisel kazanç değil, kolektif bedel ödemeyi göze almak demektir. Bu tutum, kariyerci siyasetin değil; örgütlü siyasetin etik zemininde anlam kazanır.
Bu nedenle sorulması gereken soru “Gürsel Tekin neden bu görevi aldı?” değildir. Asıl soru şudur: Bu sorumluluğu kimler almak istemedi? Kimler sessiz kalmayı, geri çekilmeyi ve süreci başkalarının sırtına yüklemeyi tercih etti? Çünkü siyasette hırs, sorumluluk almakta değil; sorumluluktan kaçışta ortaya çıkar.
Örgütten Merkeze Uzanan Bir Hat: Gürsel Tekin’in Siyasal Kökeni
Gürsel Tekin’in siyasal geçmişi, merkezden atanmış bir vitrin figürünün kariyerine benzemez. Onun siyaseti, parti örgütünün en alt kademelerinden başlayarak şekillenmiş; sahada, mahallede ve ilçe düzeyinde yoğrulmuştur. Bu köken, onun siyaset tarzını belirleyen temel unsurdur.
Örgüt kökenli siyaset, soyut strateji belgelerinden değil; somut temaslardan, yüz yüze ilişkilerden ve gündelik sorunlardan beslenir. Gürsel Tekin’in siyasal pratiğinde örgüt, bir “seçim makinesi” değil; toplumsal taleplerin taşıyıcısıdır. Bu nedenle örgütle kurduğu bağ temsilî değil; süreklidir.
Bu hat, aynı zamanda onun neden sürekli tartışmanın merkezinde yer aldığını da açıklar. Örgütle güçlü bağları olan, sahayı bilen ve merkezî denetim mekanizmalarına tam olarak sığmayan aktörler, her zaman “kontrol edilmesi zor” olarak görülür. Gürsel Tekin’in siyasal serüveni, tam da bu kontrolsüzlük korkusunun gölgesinde ilerlemiştir.
İstanbul İl Başkanlığı: Sahaya Dayalı Muhalefetin Deneyimi
Gürsel Tekin’in siyasal kariyerindeki en kritik eşiklerden biri, CHP İstanbul İl Başkanlığı dönemidir. İstanbul gibi rant baskısı yüksek, yerel güç ağlarının son derece güçlü olduğu bir kentte il başkanlığı yapmak, düşük profilli bir görev değildir. Bu dönem, CHP’nin uzun süre sonra yeniden sokak siyasetiyle temas kurduğu, örgütün pasif bir tabela olmaktan çıkıp fiilen sahaya indiği bir evre olmuştur.
Bu süreçte parti, yalnızca iktidarla değil; muhalefet içindeki yerleşik ilişkilerle, imar ve rant ağlarıyla da doğrudan temas etmiş ve çatışmıştır. Bu çatışmalar, Gürsel Tekin’in parti içindeki konumunu güçlendirmekten çok, onu sürekli tartışmalı ve rahatsız edici bir figür hâline getirmiştir. Ancak tam da bu nedenle bu dönem, sahaya dayalı muhalefetin önemli bir deneyimi olarak kayda geçmiştir.
Milletvekilliği Dönemi: Konforlu Muhalefetin Dışına Çıkmak
Gürsel Tekin’in milletvekilliği dönemi, parlamenter siyasetin güvenli ve tekrarlı alanlarında dolaşan bir çizgi izlemez. Uyuşturucu ticareti, sokak çeteleri, kayıp çocuklar, derin ve kalıcı yoksulluk, büyükşehirlerdeki rant düzeni ve imar politikaları, onun Meclis çalışmalarında ısrarla gündeme getirdiği başlıklar arasında yer almıştır.
Bu alanlar, siyasi olarak risklidir. Çünkü bu sorunlara temas etmek, yalnızca iktidarla değil; çoğu zaman yerel güç odaklarıyla, görünmez ağlarla ve muhalefet içindeki suskunlukla da çatışmayı gerektirir. Bu nedenle Gürsel Tekin’in milletvekilliği pratiği, onu güvenli bir muhalefet figürü hâline getirmemiştir. Aksine, rahatsız eden, soru soran ve kolay geçiştirilemeyen bir aktör konumuna yerleştirmiştir.
Sosyal Politika Değil, Sosyal Cesaret
Uyuşturucu, çeteleşme, çocukların kaybolması ya da kent yoksulluğu gibi başlıklar, yalnızca sosyal politika meselesi değil; doğrudan siyasal cesaret meselesidir. Gürsel Tekin’in bu konulardaki ısrarı, onu popüler kılmamış; ama siyasetin gerçek sorunlarla temas etmesini sağlamıştır. Sosyal cesaret, alkış almak için değil; sorunu görünür kılmak için siyaset yapmaktır.
Önce Mutabakat, Sonra Tuzak
Çağrı heyeti sürecine gelinen noktada, parti merkeziyle temaslar kurulmuş ve sürecin nasıl ilerleyeceği konusunda mutabakat sağlanmıştır. Ancak bu mutabakat, son anda bilinçli biçimde tersyüz edilmiştir. Önceden konuşulmuş bir süreç, sonradan “olağanüstü bir tehdit” gibi sunulmuştur. Bu, siyasal gerçekliğin değil; algı yönetiminin tercih edilmesidir.
Dijital Linç, Algı Yönetimi ve “5000 Polis” Anlatısı
Kriminalizasyon sürecinin en görünür araçlarından biri dijital linçtir. “5000 polisle geldi” iddiası, teknik ve mantıksal olarak tutarsızdır. İstanbul genelinde görev yapan toplam çevik kuvvet personelinin sayısı zaten yaklaşık 5000 civarındadır. Bu sayı, kentin tamamına yayılan bir güvenlik kapasitesini ifade eder; tek bir parti binasına yığılmış binlerce polisi değil. Eğer gerçekten İstanbul’daki tüm çevik kuvvet tek bir noktaya konuşlandırılmış olsaydı, kentin geri kalanında kamu düzeninin nasıl sağlanacağı sorusu cevapsız kalırdı. Bu nedenle “5000 polis” anlatısı bir bilgi değil; korku üretmeye dönük bir algı karikatürüdür.
Sessizlik Ne Söyler? On Binler Neredeydi?
Gürsel Tekin’in il binasına geldiği gün, CHP’nin on binlerce üyesinin ortada olmaması tesadüf değildir. Eğer gerçekten olağanüstü bir kriz olsaydı, İstanbul il binası on binlerle dolardı. Gelmeyen kalabalıklar, anlatılan hikâyenin sahada karşılık bulmadığını göstermektedir.
Gürsel Tekin hakkında sistematik biçimde dolaşıma sokulan “300 dairesi var”, “petrol istasyonları var” iddiaları, siyasal polemik değil; hukuki karşılığı olmayan açık bir iftira setidir. Türkiye’de taşınmaz mülkiyeti tapu siciline, ticari işletmeler ise ticaret siciline tabidir; bu kayıtlar kamuya açıktır ve denetlenebilir niteliktedir. Buna rağmen bu iddiaları dillendirenler, tek bir tapu kaydı, tek bir şirket hissesi, tek bir vergi beyannamesi ya da tek bir yargı dosyası ortaya koyamamıştır. Hukuk açısından bu durum son derece açıktır: İspat yükü iddia edene aittir ve ispatsız iddia, siyasal eleştiri değil, kişilik haklarını hedef alan suç teşkil eden bir isnattır. Gürsel Tekin’in milletvekilliği ve parti yöneticiliği süresince mal varlığı beyanları yasal denetime tabi olmuş, bugüne kadar bu yönde açılmış veya sonuçlanmış herhangi bir dava bulunmamıştır. Dolayısıyla burada söz konusu olan “şüphe” değil, bilinçli bir algı operasyonudur. Siyasal hattı tartışmak yerine, hayali mülkiyet listeleri uydurmak; siyaset üretmenin değil, siyaset üretememenin göstergesidir. Bu tür iddialar Gürsel Tekin’i değil, hukuku hiçe sayarak siyaset yaptığını sananların siyasal ve ahlaki iflasını belgelemektedir.
Alaylılık: CHP’nin Utanmaya Başladığı Siyasal Birikim
Alaylı siyaset, sahayı bilen, örgütle yaşayan siyasettir. CHP’nin son yıllardaki dönüşümünde bu siyasal birikime karşı artan bir mesafe vardır. Oysa alaylılık, siyasetin hafızasıdır ve bu hafıza tasfiye edilerek değil, korunarak güçlenir.
“Hırs” Suçlamasının Siyasal İşlevi
“Hırs” suçlaması, sorumluluk alanları değil; sorumluluktan kaçınanları görünmez kılmak için kullanılan siyasal bir etikettir. Gürsel Tekin’in pratiği, hırstan çok sorumluluk alma iradesini temsil etmektedir.
İhraç Tartışması: Disiplin Değil, Model Meselesi
Bu tartışma, teknik bir disiplin süreci değil; CHP’nin nasıl bir parti olmak istediğine dair bir model tercihidir. Rahatsız edenleri tasfiye etmek, kısa vadede düzen hissi yaratır; uzun vadede ise partiyi siyasetsizleştirir.
Anket Verileri: Gürültü Değil, Toplumsal Karşılık
ORC Araştırma verileri, Gürsel Tekin’e yönelik olumsuz söylemin geniş bir toplumsal karşılığı olmadığını göstermektedir.
“İtirafçılarla ve sorunlu aktörlerle kurulan siyaset ilişkilerine yönelik eleştiriler haklıdır” diyenlerin oranı %62,7’dir.
“Göreve geldiği günden bu yana başarılı bir yönetim sergiliyor” değerlendirmesi %64,1’dir.
Genel seçmende olumlu değerlendirme %63,1, CHP seçmeninde %59,2’dir.
Sonuç: Bir Kişi Değil, Örgütlü Siyaset Yargılanıyor
Gürsel Tekin tartışması, bireysel bir siyasal kariyer meselesi değildir. Bu tartışma, örgütlü siyasetin partide yaşayıp yaşamayacağına dair tarihsel bir eşiktir. Sorun, bir ismin doğru ya da yanlış adım atıp atmadığı değil; siyasetin hangi kanallar üzerinden, hangi aktörlerle ve hangi riskleri göze alarak yapılacağı sorunudur. Kriz anlarında sorumluluk alan mı, yoksa geri çekilen mi makbul sayılacaktır? Rahatsız eden mi korunacak, yoksa sessiz kalan mı ödüllendirilecektir? Asıl yargılanan tam da bu tercihlerdir.
CHP’nin bugün karşı karşıya olduğu mesele, yalnızca bir iç düzenleme ya da disiplin sorunu değildir. Bu mesele, partinin örgütle kurduğu ilişkinin niteliğini belirleyecek bir yön tayinidir. Örgüt, siyasal mücadelenin öznesi mi olacaktır; yoksa merkezin kararlarını uygulayan, kriz anlarında askıya alınabilen bir aparat mı? Bu soru yanıtlanmadan, hiçbir yapısal sorun çözülemez.
Örgütlü siyaset, doğası gereği risklidir. Kontrol edilemez, pürüzlüdür, merkezî planlara her zaman uymaz. Ancak siyasal dinamizm de tam olarak buradan doğar. Sahayla temas eden, mahalleyi bilen, toplumsal gerilimleri doğrudan hisseden aktörler; aynı zamanda siyasetin erken uyarı sistemidir. Bu aktörleri “fazla konuşan”, “fazla rahatsız eden” ya da “uyumsuz” ilan ederek tasfiye etmek, kısa vadede düzen hissi yaratabilir. Fakat orta ve uzun vadede bu tercih, partiyi siyasetsizleştirir; onu teknokratik bir yönetim aygıtına indirger.
Bugün muhalefetin yaşadığı temel krizlerden biri tam da budur: Siyaset, giderek riskten arındırılmış, çatışmasız ve steril bir alana hapsedilmektedir. Oysa Türkiye gibi derin eşitsizliklerin, yapısal yoksulluğun ve sert güç ilişkilerinin hâkim olduğu bir ülkede, risksiz siyaset mümkün değildir. Risk almayan siyaset, gerilim üretmeyen siyaset, yalnızca mevcut düzenin devamını yönetir; onu dönüştüremez.
Bu nedenle çözüm, disiplin mekanizmalarını genişletmekte değil; siyasal katılım kanallarını çoğaltmakta yatmaktadır. CHP’nin ihtiyacı olan şey, itiraz edenleri susturmak değil; itirazı kurumsal bir güç hâline getirmektir. Parti içi çoğulculuk, bir zafiyet değil; doğru yönetildiğinde en büyük siyasal sermayedir. Örgütün sesi, kriz anlarında bastırılması gereken bir gürültü değil; siyasetin yönünü tayin eden bir pusula olarak görülmelidir.
Bir diğer kritik mesele, siyasetin hukukla kurduğu ilişkidir. Hukuki mekanizmalar, siyasal tıkanıklıkları aşmak için bir araç olabilir; ancak siyasal iradenin yerine geçemez. Siyasetin çözmesi gereken sorunları yargıya havale etmek, kısa vadede rahatlatıcı görünse de uzun vadede siyaseti etkisizleştirir. Bu nedenle çağrı heyeti tartışması, yalnızca bir prosedür meselesi değil; siyasetin kendi alanını savunup savunamayacağına dair bir testtir.
CHP’nin önünde iki yol vardır. Birinci yol, merkeziyetçiliği derinleştiren, örgütü pasifleştiren ve siyaseti dar bir yönetim faaliyetine indirgeyen yoldur. Bu yol, çatışmasızdır; ama aynı zamanda etkisizdir. İkinci yol ise örgütlü siyaseti yeniden merkeze alan, sahayla bağını güçlendiren ve rahatsız edici soruları bastırmak yerine çoğaltan yoldur. Bu yol risklidir; ancak siyasetin gerçek anlamda yeniden kurulabileceği tek yoldur.
Gürsel Tekin tartışması, bu iki yol arasındaki tercihin görünür hâle geldiği bir momenttir. Burada verilen karar, yalnızca bugünü değil; partinin gelecekte nasıl bir muhalefet hattı kuracağını da belirleyecektir. Güçlü partiler, evlatlarını azaltarak değil; onları çoğaltarak büyür. İtiraz edenleri dışlayarak değil; onları sistemin içinde tutarak güçlenir.
Bu nedenle burada yargılanan bir kişi değildir.
Burada yargılanan örgütlü siyasettir.
Burada yargılanan sahaya dayalı muhalefettir.
Burada yargılanan, konforu bozan hakikattir.
Ve siyaset, ancak bu hakikatle yüzleştiğinde; çatışmayı göze aldığında ve örgütlü iradeyi yeniden özne hâline getirdiğinde gerçekten büyür.
