HALKWEBAuthorsMakamdan Yalnızlığa, Yalnızlıktan İntihara

Makamdan Yalnızlığa, Yalnızlıktan İntihara

Eğer bir toplumda başarı sadece makamla, itibar sadece parayla ölçülüyorsa; o toplumda yaşanan her düşüş, aslında kolektif bir cinayettir.

0:00 0:00

Hayat bazen yüksek bir zirveden, dibi görünmeyen bir uçuruma uzanan tek şeritli bir yol gibidir. Çoğu zaman bu yolda bize eşlik eden kalabalıklar, aslında bize değil, altımızdaki “koltuğa” veya cebimizdeki “imkana” eşlik ederler. Avcılar eski Belediye Başkan Yardımcısı Burçin Baykal’ın yaşadığı süreç ve trajik sonu, tam da bu toplumsal illüzyonun ve insanın içsel buhranının en somut örneklerinden biri olarak karşımızda duruyor.

​Değerli dostlar, bugün biraz “vitrinlerin” arkasına, o ışıltılı makam koltuklarının gölgesinde saklanan karanlık bir gerçeğe bakmaya var mısınız? Açıkçası Burçin Baykal ‘ın ölümü beni hayli derin düşüncelere ve hakikatlere taşıdı.

Hepimiz bir şekilde bir yerlere gelmeye, takdir edilmeye, çevremizde bir insan çemberi oluşturmaya çalışıyoruz. Peki ama o çemberin ne kadarı bize, ne kadarı sıfatımıza ait bunu hiç düşünüyor muyuz?

Bu sorunun cevabını kısa süre önce trajik bir şekilde aramızdan ayrılan Avcılar eski Belediye Başkan Yardımcısı Burçin Baykal’ın hikayesi üzerinden arayalım istiyorum . Olayı magazin değeri gibi değil; sosyolojinin babası Émile Durkheim’ı da yanımıza alarak inceleyelim…

Sosyolojinin babalarından Émile Durkheim, 1897’de yazdığı o meşhur ‘İntihar’ kitabında, bu eylemin sadece bireysel bir tercih olmadığını, toplumsal bağların zayıflamasıyla doğrudan ilgili olduğunu söylüyor.

Durkheim’ın literatüre kazandırdığı “Anomik İntihar” kavramı, bugün Baykal ve benzeri hikayeleri anlamak için anahtar niteliğindedir.

Burçin Baykal; her makam sahibi isim gibi, makam sahibiyken etrafı insanlarla çevrili bir isimdi hiç şüphesiz. Telefonu susmayan, randevuları dolup taşan . Sonra o malum süreci başladı: Yolsuzluk soruşturması, hapis günleri ve nihayetinde maddi- manevi bir çöküş. İşte tam o noktada, o meşhur “kalabalıklar” birer birer buharlaşır. Güç ( Para) bitince selam sabah kesilir, makam gidince kapılar yüzüne kapandı.

Peki, bir insanı ölüme sürükleyen şey sadece para kaybı mıdır? Durkheim buna “Hayır” der. Durkheim’ın “Anomi” dediği kavramın hali; hani şu toplumsal kuralların altüst olduğu, insanın kendini bir boşlukta hissettiği o tekinsiz haldir. Baykal, dün el üstünde tutulan bir “başkan yardımcısı ” iken bugün “yalnız bir sanık” konumuna düştüğünde, zihnindeki o toplumsal harita paramparça oldu. İşte bu, Anomik İntihar’dır. Kişi nereye ait olduğunu, kime güveneceğini bilemez hale gelir.

Anomi, kuralsızlık ve toplumsal karmaşa demektir. Birey, alıştığı sosyal statüyü, ekonomik gücü veya saygınlığı aniden kaybettiğinde bir boşluğa düşer. Eski hayatının kuralları artık geçerli değildir, ancak yeni hayatına dair de bir pusulası yoktur. Baykal örneğinde; belediye başkan yardımcılığı makamının getirdiği o “sahte” kalabalık, yolsuzluk soruşturması ve hapis süreciyle dağıldığında ortaya çıkan şey tam olarak bu anomik boşluktur diyebiliriz.

İnsan psikolojisi, çevresi tarafından onaylandığı sürece güçlüdür. Burçin Baykal’ın görev başındayken çevresinde pervane olanların, para ve makam bittiğinde hızla uzaklaşması, modern insanın “vitrin” odaklı ilişkilerinin bir sonucudur. Durkheim’ın ifade ettiği “Egoist İntihar” türü de burada devreye girer. Birey, toplumla olan organik bağlarını yitirdiğinde, kendini aşırı derecede yalnız ve yalıtılmış hisseder.

Hapis süreci sonrası yaşanan maddi sıkıntılar, sadece ekonomik bir çöküş değil, aynı zamanda bir kimlik erozyonudur. “Ben kimim?” sorusuna verilen “Başkan Yardımcısı” cevabı elinden alındığında, birey çıplak ve savunmasız kalır. Çevresindeki insanların sessizliği ise bu savunmasızlığı derin bir depresyona dönüştürür.

Şimdi kendimize şu soruyu soralım: Etrafımızdaki insanlar biz olduğumuz için mi buradalar, yoksa sağladığımız imkanlar için mi? Burçin Baykal’ın yaşadığı o derin buhran, aslında hepimize verilmiş bir derstir. İnsan ruhu, “makam” or “para” gibi dışsal kabuklarla beslenemez. O kabuklar çatladığında, altından çıkan çıplak yalnızlık çok can yakıcı olabilir.
​Bir insanı intihara götüren süreç, genellikle son bir darbeyle değil, uzun süren bir “görülmeme” and “terk edilme” hissiyle örülür. Baykal’ın hapis sonrası yaşadığı o daralma, toplumun bir ferdini nasıl sessizce elediğinin acı kanıtıdır.

Kıymetli dostlar makamlar geçicidir, paralar el kiridir. Durkheim’ın asırlar önce uyardığı gibi; bizi hayatta tutan şey toplumsal dayanışma ve gerçek, organik bağlardır. Eğer bir gün o koltuk altınızdan çekilirse ve telefonunuz artık çalmıyorsa, sizi ayakta tutacak olan tek şey, sıfatlarınızdan arındığınızda hala sizi seven o bir-iki gerçek insandır.​

Hayat, sahte alkışlar için feda edilemeyecek kadar kıymetli; ama yalnızlığın soğuğu da bir o kadar keskindir. Lütfen, aynadaki kendinizle ve yanınızdaki gerçek dostlarınızla barışık kalın. Çünkü fırtına koptuğunda sizi gemide tutacak olan şey yelkenlerin büyüklüğü değil, demirin sağlamlığıdır.

Son olarak; Eğer bir toplumda başarı sadece makamla, itibar sadece parayla ölçülüyorsa; o toplumda yaşanan her düşüş, aslında kolektif bir cinayettir. Belki de asıl mesele, makamlar varken kaç kişinin elinizi sıktığı değil, o makam bittiğinde kaç kişinin gözünüzün içine samimiyetle bakabildiğidir.

With love ...

OTHER ARTICLES BY THE AUTHOR