HALKWEBAuthorsBir Lider Değil, Bir Merkez: İmaj Siyaseti ve Partinin Tasfiyesi “Makul Figür”ün...

Bir Lider Değil, Bir Merkez: İmaj Siyaseti ve Partinin Tasfiyesi “Makul Figür”ün Politik Boşluğu

Cumhuriyet Halk Partisi bir figürün değil, bir ülkenin partisidir. Bir merkezin değil, bir halkın örgütüdür. Bu gerçek sisle örtüldükçe ne parti nefes alabilir ne de ülke için inandırıcı bir iktidar alternatifi kurulabilir. Bu sis dağılmadan, bu modelle devam edilerek ileriye gidilemez.

0:00 0:00

BÖLÜM I – MERKEZİN DOĞUŞU
(İmaj Siyaseti – “Makul Figür” – Aile Hafızası – ANAP Ruhu – Beylikdüzü Sessizliği)

Türkiye siyasetinde bazı figürler vardır; yaptıklarıyla değil, nasıl taşındıklarıyla büyürler. Bu tür aktörler icraatla değil, anlatıyla yükselir. Risk almazlar, hesap vermezler, program kurmazlar; ama merkez olmayı başarırlar. Merkez hâline geldiklerinde siyaset artık fikirler ve projeler arasında değil, o merkeze yakınlık dereceleri üzerinden yürür. Rekabet, düşünceler arasında değil; merkeze temas edebilme kapasitesi üzerinden şekillenir. Bu durum siyasetin kurumsal zeminini aşındırır, parti yapısını zayıflatır ve hesap verilebilirliği bulanıklaştırır.

Ekrem Imamoglu bu tipolojinin güncel ve en belirgin örneğidir. İmamoğlu bir lider değildir; bir merkezdir. Liderlik risk almayı, program kurmayı ve hesap vermeyi gerektirir. Merkez olmak ise bu yüklerden azadedir. Merkez, etrafında dönenleri yönetir; fakat kendisi denetlenmez. Kurumsallaşma sorunu yaşayan ülkelerde bu tür merkez siyaseti her zaman aynı sonucu üretir: kurumlar zayıflar, siyaset kişiselleşir, sorumluluk dağılır.
Bu noktada altı çizilmesi gereken husus şudur: Burada kişisel bir husumet ya da karakter analizi yapılmamaktadır. Tartışılan, bir siyasal modeldir. Mesele İmamoğlu’nun niyetleri değil; temsil ettiği, taşıdığı ve zamanla katılaştırdığı siyaset anlayışıdır. Ve bu anlayışın, tarihsel olarak kurumsal iddiası olan Cumhuriyet Halk Partisi’ni nasıl işlevsizleştirdiğidir.

İmamoğlu siyaseti uzun süre “yeni”, “taze”, “değişimci” gibi sıfatlarla pazarlanmıştır. Ancak bu sıfatlar bir içerik tanımı değil, bir pazarlama dilidir. Ortada gerçekten yeni olan çok az şey vardır. Bu siyaset tarzının kökleri 1980’lerin merkez sağ iklimine, özellikle de Anavatan Partisi geleneğine uzanır. İdeolojik esneklik adı altında ideolojik boşluk, toplumsal uzlaşma adı altında siyasal belirsizlik, yönetsel pragmatizm adı altında ise hesap dışılık üretilmiştir. Bu gelenek çatışmadan kaçınır; ama iktidar alanlarını sessizce tutar. Örgütlü siyaseti değil, lider–merkezli yönetimi esas alır.

İmamoğlu ailesinin siyasal hafızası bu sürekliliği anlamak açısından önemlidir. Babasının kamuoyuna yansıyan “Hayatım komünizmle mücadeleyle geçti” ifadesi basit bir kişisel anekdot değildir. Bu cümle; sol siyasete mesafeli, kamuculuğu tehdit olarak gören, devleti piyasayla uyumlu bir denge unsuru olarak tanımlayan bir dünya görüşünün özetidir.

Türkiye’de uzun yıllar “merkez” olarak pazarlanan bu çizgi, fiilen merkez sağ bir hattı temsil etmiştir. Bu hat, sol bir program kurmaz; ama sol bir vitrini taşımakta da tereddüt etmez.

Bu nedenle Ekrem İmamoğlu siyasetinde sıkça karşılaşılan “herkesle fotoğraf”, “herkesle konuşabilme”, “keskinlikten kaçınma” refleksi basit bir iletişim taktiği değildir. Bu, miras alınmış bir siyasal alışkanlığın doğal sonucudur. Yönetsel makullük, teknokratik denge ve piyasa ile uyum bu siyasetin asli eksenidir. Sınıfsal siyaset, kamuculuk ve eşitsizlikle mücadele ise bu çerçevede tali ve muğlak başlıklar olarak kalır.

Bu modelin ilk somut inşa alanı Beylikdüzü’dür. Beylikdüzü yılları genellikle “sakin”, “uyumlu” ve “çatışmasız” bir dönem olarak anlatılır. Oysa bu sakinlik bir erdem değil, bilinçli bir siyasetsizlik stratejisidir. Ulusal siyasetten özellikle uzak durulan, görünürlüğün kontrollü biçimde sınırlandığı bu dönem; kadro biriktirme, ilişkileri sabitleme ve kararları dar bir çevrede tutma dönemidir. Bu süreçte siyaset yapılmaz; siyaset için zemin hazırlanır.
Sessizlik burada bir boşluk değildir; zaman kazanma aracıdır. Eleştirinin olmadığı yerde sadakat rahat büyür. Hesap sorulmayan yerde merkez sessizce kurulur. Bugün “ekosistem” olarak adlandırılan yapı, tam da bu sessizlik içinde şekillenmiştir. Bu yapı kurumsal denetimden çok kişisel bağlılık üzerinden işlemeye alışmıştır. Dolayısıyla anlatılan bir başarı hikâyesi değildir; denetimsizliğin hikâyesidir.

Bu aşama, ileride yaşanacak tüm krizlerin öncül evresidir. Henüz yolsuzluk yoktur, dava yoktur, soruşturma yoktur; ancak hepsini mümkün kılan siyasal zemin sessizlik içinde döşenmiştir. Merkez siyaseti kriz üretmez; krizi mümkün kılar. Beylikdüzü’nde kurulan bu merkez, ilerleyen aşamalarda ölçek büyüttüğünde aynı reflekslerle hareket edecek; fakat bu kez sonuçlar gizlenemez hâle gelecektir.

Böylece tablo netleşir:
Liderlik değil, merkez inşa edilmiştir.
Program değil, imaj taşınmıştır.
Siyaset değil, siyasetsizlik strateji hâline getirilmiştir.
Bu, hikâyenin başlangıç noktasıdır.

2019 KIRILMASI VE MAĞDURİYETİN SİYASETE İKAMESİ
(Seçim İptali – Mağduriyet – Merkezin Ulusal Ölçeğe Taşınması)

2019 İstanbul seçimlerinin iptali, Ekrem İmamoğlu’nu yerel bir aktör olmaktan çıkarıp ulusal siyasetin merkezine taşıyan kırılma anıdır. Bu geçiş klasik anlamda bir siyasi yükseliş değildir. Burada belirleyici olan icraat, program ya da ideolojik iddia değil; yaşanan olayın kendisidir. Mağduriyet, siyasetin en güçlü hızlandırıcılarından biri olarak devreye girmiştir.
Bu noktada kritik tercih yapılmıştır. Meşruiyet yapılan işlere değil; maruz kalınan muameleye bağlanmıştır. İmamoğlu siyaseti bu aşamadan itibaren icraat üzerinden değil, engellenmişlik anlatısı üzerinden inşa edilmeye başlanmıştır. Yapılanlardan çok, yapılanlara izin verilmediği söylemi dolaşıma sokulmuştur. Hikâye büyütülmüş; performans sistemli biçimde ötelenmiştir.

Bu tercih kısa vadede kazandırır. Çünkü mağduriyet toplumsal empati üretir, figürü hızla büyütür ve siyasette ani sıçramalar sağlar. Ancak orta vadede son derece kırılgan bir zemin yaratır. İcraatla tahkim edilmeyen her anlatı, er ya da geç dosyalarla sınanır. Anlatı büyüdükçe beklenti artar; beklenti arttıkça boşluk daha görünür hâle gelir.

Burada altı çizilmesi gereken temel ayrım şudur:
Mağduriyet bir sıçrama tahtasıdır; zemin değildir.
Ve bu tahtanın üzerinde ne kadar uzun süre oyalanılırsa, düşüş de o kadar sert olur.

2019 sonrasında inşa edilen şey bir liderlik değildir. İnşa edilen; ANAP geleneğinden devralınmış, Beylikdüzü’nde sessizlikle büyütülmüş ve 2019’da mağduriyetle hızlandırılmış bir merkezdir. Bu merkez büyüdükçe, etrafındaki her şey —parti dâhil— ona tabi hâle gelmeye başlar. Parti programı geri çekilir, kurumsal tartışmalar askıya alınır, siyaset figürün korunması etrafında kilitlenir.

Bu aşamada mağduriyet doğru yönetilseydi liderlik üretilebilirdi. Liderlik, mağduriyeti aşan ve onu programla ikame eden bir sıçramayı gerektirirdi. Ancak tercih edilen yol bu olmamıştır. Mağduriyet, geçici bir anlatı olmaktan çıkarılıp kalıcı bir siyasal kimliğe dönüştürülmüştür. Bu durum siyaseti ileri taşımamış; sürekli savunma pozisyonuna hapsetmiştir.

2019 kırılması bu nedenle bir fırsat olduğu kadar bir tuzaktır. Mağduriyetle büyüyen figür, icraatla tahkim edilmediğinde kendi ağırlığını taşımakta zorlanır. Her yeni tartışma, bir öncekinin devamı gibi yaşanır. Siyaset ilerlemez; genişler ama derinleşmez. Bu genişleme, merkez siyasetinin tipik özelliğidir: çevreyi büyütür, içeriği daraltır.

Bu aşamadan itibaren siyasetin yönü netleşmiştir. Tartışma “ne yapılacak?” sorusu etrafında değil, “figür zarar görür mü?” kaygısı etrafında şekillenmeye başlar. Eleştiri, katkı değil tehdit olarak kodlanır. Programatik tartışma, “zamanı değil” gerekçesiyle ertelenir. Siyaset, figürün etrafında bir koruma çemberine dönüşür.

Böylece 2019, bir liderlik inşasının değil; merkez siyasetin ulusal ölçekte tahkim edilmesinin tarihi olur. Bu tahkimat kısa vadede güçlü bir görüntü üretir. Ancak içerik üretmediği için her yeni aşamada daha fazla savunma gerektirir. Savunma arttıkça siyaset sertleşir; sertleştikçe kırılganlık derinleşir.

Bu kırılganlık, bir sonraki aşamada belediye pratiğinde açık biçimde görünür hâle gelecektir. Çünkü mağduriyetle büyüyen merkez, icraat alanına girdiğinde artık hikâye değil, yönetim üretmek zorundadır. Ve bu noktada sessizlikle kurulan alışkanlıklar, büyük ölçekli bir kurumda gizlenemez hâle gelir.

2019 kırılması böylece sadece bir seçim hikâyesi değil; ileride yaşanacak kurumsal ve siyasal krizlerin hızlandırıcısı olur.

İBB’DE KURULAN MERKEZ
(İBB’ye Geçiş – Merkezileşme – Teknik Dosyalar – İmajın Programı Yutması)

Beylikdüzü’nde sessizlikle kurulan merkez, 2019 sonrası İstanbul Büyükşehir Belediyesi ile birlikte ölçek değiştirir. İlçe düzeyinde “uyumlu” ve “çatışmasız” görünen yönetim tarzı, metropol ölçeğinde artık bir siyasal modele dönüşür. Sorun tam olarak burada başlar. Çünkü ölçek büyüdükçe merkezileşmenin maliyeti artar; hatalar görünür hâle gelir; denetimsizlik gizlenemez olur.

İBB dönemi bir vitrin değildir; bir test alanıdır. Büyük bir metropolü yönetmek, sessizlikle ve dar kadrolarla yürütülecek bir iş değildir. Kurumsal hafıza, açık karar süreçleri ve çok katmanlı denetim gerektirir. Ancak tercih edilen model bunun tersidir. Karar alma süreçleri dar bir çevrede toplanır. Danışmanlar ve yakın halkalar, kurumsal birimlerin önüne geçer. “Hız” ve “pratiklik” gerekçesi, denetimin yerine ikame edilir.
Bu noktada sorulması gereken soru basittir:
Hız kimin için, hangi bedelle?

Kurumsal hafıza geri çekildikçe merkez şişer. Merkez şiştikçe kararlar daralır. Daralan kararlar hata üretir. Bu hatalar kurumsal süzgeçten geçmediği için doğrudan siyasetin hanesine yazılır. Belediye, kamusal bir sorumluluk alanı olmaktan çıkar; figürün etrafında dönen bir iktidar sahnesine dönüşür. Bu bir yönetim tercihi değil, siyasal alışkanlıktır. Ve bu alışkanlık, geçmişte ANAP geleneğinde gördüğümüz lider–merkezli refleksin güncellenmiş hâlidir.

Merkez siyasetinin en büyük yanılgısı “hızlıyız” söylemiyle denetimi değersizleştirmektir. Oysa denetim yavaşlatmaz; hatayı erken yakalar. Denetimsiz hız, sadece çarpışma ihtimalini artırır. İBB pratiğinde görülen şey tam olarak budur: kararlar hızla alınır, fakat kurumsal meşruiyet üretmez.

Bu süreçte teknik dosyalar sistemli biçimde küçümsenir. Eğitim ve diploma tartışmaları, belediye içi atamalar, ihale süreçleri ve yönetsel tercihlere dair sorular “detay” olarak kodlanır. Varsayım şudur: zaman geçerse unutulur. Oysa Türkiye siyasetinde teknik meseleler kötü yönetildiğinde hızla politik yaraya dönüşür. Teknik olan, doğru yönetilmediğinde siyasetin en sert alanına evrilir.

Burada tercih edilen yöntem ikna değildir; ertelemedir. Oysa ertelenen her dosya kapanmaz; birikir. Biriken her dosya ise iktidar eşiğinde siyasal bir kaldıraçtır. Bugün konuşulmayan her başlık, yarın siyasetin merkezine oturur. Üstelik bu yalnızca iktidarın saldırısıyla olmaz. Merkez büyüdükçe, kendi ağırlığını taşıyamayan yapı içeriden de çatlamaya başlar. Teknik dosyalar bu çatlağın ilk görünür hâlleridir.

İBB döneminde siyasal içeriğin yerini hızla imaj alır. “Bizden biri” anlatısı, sıcak görüntüler, esnaf ziyaretleri, yuvarlak ve risksiz cümleler siyasetin ana dili hâline gelir. Bunlar siyasetin yardımcı unsurları olabilir; ancak siyasetin kendisi hâline geldiklerinde ciddi bir boşluk üretirler. Çünkü imaj yönetmez, kriz çözmez, program kurmaz.

Bu dönemde ekonomi, sosyal devlet, kamu yönetimi reformu, kent yoksulluğu ve sınıfsal eşitsizlik gibi başlıklarda derli toplu bir siyasal çerçeve oluşmaz. Bunun yerine “makul figür”, “yumuşak üslup”, “herkesle konuşabilen lider” anlatısı dolaşıma sokulur. Bu anlatı bir kampanya için işlevsel olabilir; ancak ülke yönetimi için yetersizdir.

Siyaset kişisel özelliklerin toplamı değildir. Siyaset programdır, ilkedir ve kurumsal kapasitedir. Bunlar geri çekildiğinde geriye yalnızca parlatılmış bir figür kalır. Figür büyür; içerik küçülür. İmaj siyaseti iktidara yürüyen muhalefet için kısa vadeli bir dopingdir. Ancak bu doping bağımlılık yaratır. Bir noktadan sonra siyaset içerik üretemediği için yalnızca imajı korumaya çalışır. Bu da savunma siyasetinin kapısını açar.

İBB pratiği böylece bir “başarı hikâyesi” olmaktan çok, merkez siyasetinin kurumsal kapasiteyi nasıl erozyona uğrattığının açık örneğine dönüşür. Belediyede tolere edilen merkezileşme, bir sonraki aşamada partide yıkıcı olacaktır. Çünkü belediye hizmet üretir; parti siyaset üretir. Hizmette hız, siyasette ise çoğulluk gerekir. Bu ayrım kaybolduğunda parti refleksleri felç olur.
Bu aşamada tablo netleşmiştir:
Merkez büyümüş, denetim zayıflamış,
İmaj öne çıkmış, program geri çekilmiş,
Teknik dosyalar ertelenmiş,
Ve siyaset yavaş yavaş savunma hattına sürüklenmiştir.
Bir sonraki aşamada bu model belediye sınırlarını aşacak ve doğrudan partiye taşınacaktır.

PARTİYE TAŞINAN HASTALIK
(Kurultaylar – Zoom Siyaseti – Kadro Devşirme – Kılıçdaroğlu’nun Tasfiyesi – Akşener Hattı)

İBB’de kurulan merkez siyaseti, bir noktadan sonra belediye sınırlarını aşar ve doğrudan parti alanına taşınır. Bu geçiş açık bir liderlik ilanıyla yapılmaz. Aksine “kazanabilirlik”, “toplumsal karşılık”, “doğal merkez” gibi muğlak ama etkili kavramlar üzerinden ilerletilir. Böylece merkez, tartışılması gereken bir siyasal seçenek olmaktan çıkarılır; kaçınılmazlık gibi sunulur. Parti içi siyaset artık fikirler ve programlar arasında değil, merkeze yakınlık dereceleri arasında işlemeye başlar.

Bu aşamada kurultaylar belirleyici rol oynar. Kurultaylar, kamuoyuna “değişim” söylemiyle pazarlanır. Ancak içeride yaşanan şey bir siyasal yüzleşme değil; kontrollü bir güç transferidir. Seçim yenilgisinin nedenleri örgütün önünde tartışılmaz. Programatik muhasebe yapılmaz. “Nerede hata yaptık?” sorusu sorulmaz. Bunun yerine kapalı mutabakatlar, liste mühendisliği ve hizalanma mekanizmaları devreye sokulur. Kurultay, bir yön çizmez; pozisyon dağıtır. Bu bir yenilenme değil, partinin işlevsizleştirilmesidir.

Kurultayların ayırt edici özelliği kadro tercihleridir. Örgütten, ideolojik süreklilikten ve parti emeğinden gelen isimler sistemli biçimde geri çekilir. Yerlerine büyük ölçüde devşirme, CHP ile sınırlı bir siyasal geçmişi olmayan, teknokratik ya da kişisel sadakat üzerinden seçilmiş kadrolar getirilir. Milletvekilliği listeleri, Parti Meclisi ve MYK bu anlayışla dizayn edilir. Ölçüt siyasal birikim değildir; merkeze itirazsız bağlılıktır. Parti içi devşirme, merkez siyasetin sigortasıdır. Kadro liyakatle değil sadakatle kurulduğunda siyaset üretimi değil, itaat üretilir.
Bu sürecin en çarpıcı unsurlarından biri, parti organlarını fiilen by-pass eden Zoom toplantılarıdır. Bu toplantılar basit bir koordinasyon kolaylığı değildir; siyasetin gayriresmîleştirilmesinin aracıdır. Kimlerin tasfiye edileceği, kimlerin korunacağı, kimlerin sessiz kalacağı bu kapalı ekranlarda belirlenir. Siyaset kurultay salonlarında değil, kapalı bağlantılarda yürütülmeye başladığında örgüt devre dışı kalır. Örgüt devre dışı kaldığında ise geriye yalnızca sadakat talep eden bir merkez kalır.

Bu kapalı devre siyaset, her zaman aynı sonuçları üretir: hesap vermez, denetlenmez ve itirazı düşmanlaştırır. Zoom siyaseti, merkez siyasetinin dijital biçimidir. Fiziksel mekâna ihtiyaç duymaz; çünkü zaten siyaset kamusal olmaktan çıkarılmıştır. Parti içi demokrasi hukuken askıya alınmaz belki; fakat fiilen işlemez hâle getirilir.

Bu zeminde Kemal Kilicdaroglu’nun tasfiyesi gerçekleşir. Bu, yalnızca bir genel başkan değişimi değildir. CHP’de yenilgi sonrası hesap verilebilirlik geleneğinin tasfiyesidir. Açık tartışma yapılmaz, örgütün önüne çıkılmaz, sorumluluk kolektif biçimde paylaşılmaz. Yenilgi tek bir ismin hanesine yazılır. Oysa adaylık sürecini zayıflatan, meşruiyeti aşındıran ve ittifakı içten içe çatlatan hamlelerin önemli bir bölümü bu merkez siyasetin ürünüdür.
Yüzleşmeden yapılan her tasfiye, parti hafızasında onarılması zor bir çatlak bırakır. Bugün bir genel başkana yapılanın yarın başka bir aktöre yapılmayacağının garantisi yoktur. Parti hafızası bunu kaydeder. Hafıza ise sandıktan daha uzun yaşar.

Bu dönemin bir diğer kritik boyutu, İBB’den cumhurbaşkanlığı adaylığına uzanan arka plan siyasetidir. Ekrem İmamoğlu, adaylık tartışmasını parti içi açık ve kolektif mekanizmalarla yürütmek yerine kapalı ilişkiler üzerinden ilerletmeyi tercih eder. Bu ilişkilerin merkezinde Meral Akşener ile kurulan temaslar yer alır. Burada sorun temasın kendisi değildir. Siyasette temas olağandır. Sorun, bu temasların partinin bilgisi ve onayı dışında, kişisel adaylık alanını genişletmek için kullanılmasıdır.

Bu hat, Kılıçdaroğlu’nun adaylığını güçlendirmek yerine onu sürekli tartışmalı, kırılgan ve pazarlığa açık hâle getirir. Altılı Masa’nın ortak adayını tahkim etmek yerine, adaylık sürekli dolaşımda tutularak zayıflatılır. Siyasette en yıpratıcı hamle rakibe karşı değil; kendi adayının meşruiyetini aşındıran hamledir. Bu siyasal rekabet değil; kolektif siyasete yönelik ağır bir ihlal pratiğidir.

Zamanla “kazanabilirlik” söylemi analitik bir değerlendirme olmaktan çıkar; açık bir baskı aracına dönüşür. Alternatiflerin konuşulması zarar olarak kodlanır. Parti içi tartışma bastırılır. Bu, hukuki değil fiilî bir askıya alma hâlidir. Parti susar, merkez konuşur. Parti bekler, merkez dayatır.
Bu aşamada artık tablo tamamlanmıştır:
Belediyede kurulan merkez,
kurultaylarla tahkim edilmiş,
Zoom siyasetiyle kapatılmış,
kadro devşirme ile sigortalanmış,
ve parti kolektif aklı devre dışı bırakılmıştır.
Bir sonraki aşamada bu kapalı ve merkezileşmiş yapı, kaçınılmaz biçimde siyasetin sert alanına çarpacaktır. Dosyalar, soruşturmalar ve savunma siyaseti bu zemin üzerinde ortaya çıkacaktır.

19 MART KIRILMASI
(Soruşturmalar – Savunma Siyaseti – Mitingler – Adaylığın Kalkanlaşması)

Kurultaylar eşiği aşıldıktan sonra artık geri dönüş yoktur. Parti tek bir merkezin etrafında kilitlenmiş; program, örgüt ve kolektif akıl sistemli biçimde geri çekilmiştir. Bu noktadan sonra yaşananlar bir “operasyon”, bir “sürpriz” ya da beklenmedik bir müdahale değildir. 19 Mart, uzun süredir biriken siyasal hataların doğal sonucudur.

19 Mart’ta İstanbul Büyükşehir Belediyesi merkezli yürütülen soruşturmalar ve iddialar tekil dosyalar olarak okunamaz. Bu tarih, Beylikdüzü’nde sessizlikle kurulan, İBB’de merkezileşmeyle büyüyen ve kurultaylarla partiye taşınan kapalı devre ve denetimsiz yönetim anlayışının siyasete çarpmasıdır. Asıl soru “ne oldu?” değildir. Asıl soru şudur: Neden bu kadar kolay oldu?

Çünkü kurumsal süzgeçler devre dışı bırakılmıştı. Kararlar dar bir merkezde alınıyor, denetim mekanizmaları işlevsizleşiyor, parti ve belediye aygıtı merkezin uzantısına indirgeniyordu. Böyle bir yapıda dosyalar gecikebilir; ancak kaçınılmazdır. Kriz bir anda patlamaz; uzun süre hazırlanır. 19 Mart bu birikimin görünür hâle geldiği tarihtir.
İddialarda adı geçen aktörlerin önemli bir bölümü Cumhuriyet Halk Partisi’nin tarihsel kadrolarından gelmemektedir. İdeolojik süreklilikten ya da örgütsel emekten değil; yönetsel yakınlıktan ve merkeze bağlılıktan türeyen isimlerdir. Bu tablo, iddiaların kurumsal bir parti geleneğinden değil, kişiselleşmiş ve kapalı yönetim ağlarından beslendiği yönünde güçlü bir siyasal algı üretmiştir. Siyasette algı, hukuki sonuç kadar belirleyicidir. Haklılık tek başına yetmez; ikna gerekir.

Bu aşamada tercih edilen siyaset hattı nettir: savunma. Açık hesaplaşma yerine sürekli mağduriyet, ikna yerine sürekli mobilizasyon devreye sokulur. Eleştiri bastırılır; soru soranlar “zamanlamacı”, “kötü niyetli” ya da “iktidar diliyle konuşmakla” suçlanır. Böylece siyaset, kendi kendine karşı savunma yapan bir yapıya dönüşür.

Bu aşamada dolaşıma sokulan “15 milyon oy” ve “25 milyon imza” söylemi, siyasal bir iddiadan çok sayısal bir meşruiyet ikamesi işlevi görür. Rakamlar, programın; imzalar, siyasal yönün; oy sayıları ise kurumsal kapasitenin yerine geçirilir. Oysa sayılar tek başına siyaset yapmaz. Rakamlar ancak hangi programla, hangi kurumsal akılla ve hangi yönetim anlayışıyla desteklendiği ölçüde anlam kazanır. Burada rakamlar ülkeyi yönetme iddiasının değil, merkezin dokunulmazlığını tahkim etmenin aracına dönüşmüştür. Adaylık, siyasal bir hedef olmaktan çıkar; rakamlarla örülmüş bir savunma hattına indirgenir. Bu hat güç üretmez, yalnızca zamanı uzatır. Ve zamanı uzatılan her siyaset, bir noktadan sonra daha ağır bir siyasal faturayla karşılaşır.

En ağır bedeli parti öder. CHP, ülkenin ekonomik krizi, adalet sorunu, yoksulluk ve rejim tartışmaları yerine dosya savunur hâle gelir. Parti, iktidarı zorlayan bir muhalefet olmaktan çıkar; kendi merkezinin krizlerini yöneten bir savunma aygıtına dönüşür. Bu durum yalnızca siyasal değil, ahlaki bir erozyondur. Parti, iddiaları dağıtan değil; taşıyan pozisyona itilir. Savunmada kalan muhalefet gündem kuramaz. Sadece gündeme cevap verir. Ve cevap veren siyaset, iktidar alternatifi üretemez.

19 Mart sonrasında yapılan mitingler bu tablonun devamıdır. Bu mitingler bir iktidar yürüyüşü değildir. Bunlar hasar kontrolü ritüelleridir. Sokak siyaseti program üretmek için değil; mevcut tartışmaları bastırmak için kullanılır. Dosyalar kapanmaz; gürültüyle örtülmeye çalışılır. Gürültü içerik üretmez. Alkış yönetim kurmaz.

Bu yöntem kısa vadede tabanı diri tutabilir. Ancak orta vadede siyaseti kısırlaştırır. Sürekli mobilizasyon, sürekli savunma hâli yaratır. Siyaset ileriye doğru yürümez; yerinde sayarak döner. Mitingler bir hedefe yürüyorsa anlamlıdır. Bir hasarı örtüyorsa siyaseti büyütmez; tüketir.

Bu aşamada cumhurbaşkanlığı adaylığı söylemi siyasal bir hedef olmaktan çıkar. Fiilen bir koruma kalkanına dönüşür. Eleştiri bastırıldıkça adaylık daha agresif biçimde savunulur. Savunma sertleştikçe adaylık daha kırılgan hâle gelir. Toplumun sorduğu soru nettir: Bu adaylık ülkeyi yönetmeye dair bir vizyonun ürünü müdür, yoksa süregelen tartışmalar karşısında dokunulmazlık hissi üretmeye dönük bir kalkan mıdır?

Bu soru cevapsız kaldıkça merkez siyaseti çöker. Çünkü vizyon suskunlukla, kalkan ise sürekli savunmayla beslenir. Bir noktadan sonra ikisi ayırt edilemez hâle gelir. Adaylık partiye tabi olmaktan çıkar; parti adaylığa mahkûm edilir. Program konuşulmaz, örgüt konuşulmaz, siyasal yön konuşulmaz. Konuşulan tek şey zamanlama, imaj ve korunmadır.
Böylece tablo tamamlanır:
Merkez, krizleri yönetemez hâle gelmiş;
Parti, savunma refleksiyle kilitlenmiş;
Sokak, iktidar yürüyüşü olmaktan çıkmış;
Adaylık ise vizyon değil, kalkan işlevi görmüştür.

(Adaylık Vesayeti – Merkez Krizi – Modelin Tıkanması – Son Hüküm)

Bu kronolojinin tamamı tek bir noktaya çıkar: Burada bir liderlik inşa edilmemiştir. Bir merkez krizi üretilmiştir. Merkez büyümüş, parti küçülmüştür. Hikâye genişlemiş, program daralmıştır. Savunma sertleşmiş, meşruiyet tartışması derinleşmiştir. Siyaset, kazanmakla yönetmek arasındaki farkı kaybettiği anda tükenmeye başlar.

Bu nedenle denklem artık nettir: kazanabilir ama yönetemez. Seçim kazanmak anlatıyla mümkündür. Ülke yönetmek ise kurumla, ilkeyle ve programla mümkündür. Merkezileşmiş, kapalı devre, denetimsiz ve kişiselleşmiş bir yapı; belediyede dahi sorun üretmişken, devlet ölçeğinde felakete dönüşür. Figür büyüdükçe sorunların küçüleceği sanılır. Oysa tam tersi olur. Figür büyüdükçe parti küçülür, kurumlar zayıflar, denge mekanizmaları çöker.

Adaylık bu aşamada siyasal bir hedef olmaktan çıkar; merkezin kilitlenme noktasına dönüşür. Adaylık partiye tabi olmaz; parti adaylığa tabi kılınır. “Adaylık olmazsa parti zarar görür” söylemiyle parti adaylığa mahkûm edilir. Oysa siyasal gerçek bunun tersidir: Parti adaylığı taşıyamaz hâle gelirse, adaylık kazansa bile yönetemez. Çünkü yönetmek kişisel savunma refleksiyle değil, kurumsal akılla olur.

Bu kilitlenme, siyasetin tüm enerjisini emer. Program konuşulmaz, örgüt konuşulmaz, ekonomi konuşulmaz. Konuşulan tek şey imaj, zamanlama ve korunmadır. Parti, bir ülkenin geleceğini tartışacağı yerde bir kişinin siyasal geleceğini garantiye alma makinesi gibi çalıştırılır. Bu durum enerjinin israfıdır. Örgüt tezahürata indirgenir. Kadrolar liyakatle değil, sadakatle ölçülür. Eleştiri bastırılır, alternatifler yaftalanır. Parti içi demokrasi fiilen askıya alınır.

Bu aşamada siyaset programdan kopup fan davranışına dönüşür. Alkış vardır; muhasebe yoktur. Savunma vardır; hesap yoktur. Krizler çözülmez; taşınır. Sorular kapanmaz; ertelenir. Ertelenen her muhasebe, daha ağır bir fatura olarak geri döner. Hesap vermeyen merkezler, bir noktada hesap sorulan merkezlere dönüşür.

Burada mesele Ekrem İmamoğlu’nun niyeti değildir. Mesele onun etrafında kurulan ve giderek katılaşan siyasal modeldir. Bu model, Cumhuriyet Halk Partisi’ni özne olmaktan çıkarıp taşıyıcıya indirgemiş; partiyi bir ülke alternatifi olmaktan uzaklaştırıp bir adaylığın lojistik aygıtına dönüştürmüştür. Bu dönüşüm durdurulmadığı takdirde sonuç yalnızca bir seçim kaybı değil, uzun vadeli bir siyasal çöküş olacaktır.

CHP bir aday çıkarma makinesi değildir. CHP bir figür pazarlama ajansı değildir. CHP, Türkiye’de kamuculuğun, laikliğin, sosyal adaletin ve örgütlü siyasetin taşıyıcısıdır. Kurucu kökler nostalji değildir. Kurucu kökler, siyaseti kişiden bağımsızlaştıran ilkelerdir. Program yerine imajın, örgüt yerine merkezin, tartışma yerine disiplinin ikame edilmesi partiyi güçlendirmez; içten içe boşaltır.

Bugün yaşanan kriz tesadüf değildir. Bu kriz, Beylikdüzü’nde sessizlikle kurulan, 2019’da mağduriyetle hızlanan, İBB’de merkezileşmeyle derinleşen ve kurultaylarla partiye taşınan bir siyasal modelin doğal sonucudur. Model tıkanmıştır. Çünkü merkez siyaseti kısa vadede gürültü üretir; uzun vadede tükenmişlik yaratır.
Son hüküm bu nedenle serttir ama siyasaldır:
Figürler parlatılabilir; kurumlar parlatılamaz.
Hikâyeler seçim kazandırabilir; devlet hikâyeyle yönetilmez.

Cumhuriyet Halk Partisi bir figürün değil, bir ülkenin partisidir. Bir merkezin değil, bir halkın örgütüdür. Bu gerçek sisle örtüldükçe ne parti nefes alabilir ne de ülke için inandırıcı bir iktidar alternatifi kurulabilir. Bu sis dağılmadan, bu modelle devam edilerek ileriye gidilemez.

Mesele artık eleştiri değildir. Uyarıdır.
Ve uyarı nettir: Mesele kişi değil; modeldir.

OTHER ARTICLES BY THE AUTHOR