Türkiye’de iktidarın demografiyle kurduğu ilişki, uzun zamandır sosyolojik bir analizden değil, ideolojik reflekslerden beslenmektedir. Dün “en az üç çocuk” diye buyuran siyasal akıl, bugün “yetmez, beş olsun” çizgisinden “alarm seviyesindeyiz” paniğine savrulmuştur. Bu savrulma bir politika değişimi değil; aynı zihniyetin, farklı tonlarda iflasını ilan etmesidir.
Aile Bakanı’nın “askere gönderecek genç bulamayabiliriz” cümlesi, meselenin özünü açığa vurur. Gençlik bu ülkede bir özne değil; sayılması, çoğaltılması ve gerektiğinde harcanması gereken biyolojik bir rezerv olarak görülmektedir. Yurttaşlık, yaşam hakkı ve gelecek güvencesi üzerinden değil; asker sayısı, nüfus grafikleri ve ideolojik süreklilik üzerinden tanımlanmaktadır. Bu durum, Michel Foucault’nun tarif ettiği anlamda çıplak bir biyopolitik rejimdir: Devlet yaşamı korumaz, yaşamdan üretim talep eder.
Alarm çalmasının nedeni budur. Çünkü sistem işlememektedir.
Bugün Türkiye’de evlilik romantik bir bağ değil; ekonomik bir eşik, sınıfsal bir filtre ve psikolojik bir yıpratma sürecidir. Piyasa evliliği kutsal bir kurum olarak değil, sömürülebilir bir ritüel olarak örgütlemiştir. Düğün salonları, mobilya zincirleri, kuyumcular ve organizasyon şirketleri evliliği bir hayat başlangıcı değil, uzun vadeli borcun ilk taksiti olarak pazarlamaktadır. “Çeyiz” etiketi kapitalizmin en utanmaz icatlarından biridir: Aynı ürün, aynı kalite, ama kutsal bir adla sunulduğu için katlanmış fiyatlar.
Devlet bu yağmayı düzenlemez, denetlemez, sınırlamaz.
Ama kültürel baskıyı artırır.
“Bir kere evleniyorsun, yapacaksın tabii.”
“El âlem ne der?”
“Bizim değerlerimiz var.”
Bu cümleler, piyasanın ekonomik zorbalığını ahlaki bir zorunluluk gibi sunar. Antonio Gramsci’nin hegemonya dediği şey tam olarak budur: Ekonomik tahakkümün kültürel rıza ile gizlenmesi. Gençler borçlandırılırken suçlanır; evlenmeyenler tembel, çocuk yapmayanlar bencil ilan edilir.
Oysa gerçek nettir.
Gençler evlenmiyor çünkü mantıklı davranıyor.

Bugün gençler risk hesaplıyor, maliyet çıkarıyor, geleceği tartıyor. Max Weber’in araçsal aklı Türkiye’de en çok genç kuşakta işlemektedir. Bu akıl şu sonuca varmaktadır: Bu koşullarda evlilik bir yatırım değil, bir yükümlülük; çocuk ise devletin üstlenmediği ağır bir sorumluluktur.
Bu noktada yalnızca iktidar değil, muhalefet de sorumludur. CHP ve genel olarak muhalefet, iktidarın doğurganlık söylemini eleştirirken neden çocuk yapılmadığını sınıfsal, ekonomik ve yapısal bir sorun olarak sahiplenmemektedir. Doğurganlık krizini “yaşam maliyeti krizi” olarak adlandırmadıkça, iktidarın alarm siyasetine dolaylı meşruiyet üretmektedir. Muhalefet gençlere güvence değil, soyut umut sunmaktadır. Oysa umut kira ödemez, kreş masrafını karşılamaz, işten atılmayı engellemez.
Bugün Türkiye’de gençlerin büyük bölümü güvencesiz çalışmaktadır. Düşük ücretler, geçici sözleşmeler, sendikasızlık ve yarın ne olacağını bilmeden yaşanan bir hayat… Bu koşullarda evlilik bir tercih değil; ekonomik bir kumar, çocuk yapmak ise vicdani bir sorgulamadır: “Bu çocuğa ne bırakacağım?”
Devletin bu soruya cevabı yoktur.
Muhalefetin de yoktur.
Kadınlar bedenleri üzerinden kurulan bu devlet tahayyülüne itiraz etmekte, erkekler geçim ve borç sarmalında çözülmektedir. Bekârlık ve çocuksuzluk bu nedenle ahlaki bir sapma değil; akılcı bir hayatta kalma stratejisidir. Alarm çanları gençleri çağırmamakta, iktidarın kendi başarısızlığını ilan etmektedir.
Buradan sonrası artık kaçınılmaz olarak politiktir.
Çözüm ahlaki vaazlarda, doğum çağrılarında, sembolik teşvik paketlerinde değildir. Çözüm, hayatın maddi koşullarını yeniden kurmakta, evliliği bir borç rejimi olmaktan çıkarıp özgür bir tercih hâline getirmektedir.
İş güvencesi anayasal bir haktır, teşvik değil. Belirli süreli sözleşmeler, güvencesiz istihdam ve düşük ücretlerle aile kurulmaz. Kalıcı istihdam, sendikal haklar ve yaşamaya yetecek ücret sağlanmadan doğurganlık tartışması yapılamaz.
Barınma bir piyasa malı değil, kamusal güvencedir. Kira maaşı yutuyorsa evlilik ertelenir. Sosyal konut, kira denetimi ve gençler için uzun vadeli barınma güvencesi olmadan “yuva kurmak” yalnızca retorik olarak kalır.
Çocuk bakımı bireysel fedakârlık değil, kamusal sorumluluktur. Kreş, eğitim ve sağlık masrafları piyasaya terk edildiği sürece çocuk yapmak yoksullaşma riskidir. Devlet çocuk istiyorsa, bakım yükünü paylaşmak zorundadır.
Evlilik ritüelleri piyasanın yağmasından kurtarılmalıdır. Düğün endüstrisi denetlenmeden, evlilik masrafları makul seviyelere çekilmeden gençlerden “cesaret” beklenemez. Kültürel baskı ile ekonomik sömürü arasındaki bağ koparılmalıdır.
Kadınları doğurganlıkla, erkekleri geçim yüküyle tanımlayan toplumsal roller çözülmeden bu kriz aşılmaz. Eşit sorumluluk, eşit hak ve eşit yaşam güvencesi olmadan aile kurulmaz; yalnızca yük devredilir.
Muhalefet umut değil, güvence dili kurmak zorundadır. Gençlere “yarın güzel olacak” demek yetmez. Yarın nasıl olacak, hangi haklarla, hangi güvencelerle olacak sorularına somut cevaplar verilmedikçe alarm siyaseti devam eder.
Sonuç açıktır:
Bekârlık bu ülkede bir tercih değil, rasyonel bir savunma hattıdır.
Evlilikten kaçış ahlaki değil, ekonomik ve politik bir sonuçtur.
Çocuksuzluk bencillik değil, geleceksizliğe karşı vicdani bir itirazdır.
Devlet hayat vermeden hayat isteyemez.
İktidar güvence sunmadan nüfus talep edemez.
Muhalefet çözüm üretmeden alarmı susturamaz.
Ve hayat kurmayan hiçbir düzen, gençliğini “çoğal” diyerek ikna edemez.
