HALKWEBAuthorsMeclis Konforu, Sokaksız Siyaset ve Muhalefetin Kendi Kendini İptali

Meclis Konforu, Sokaksız Siyaset ve Muhalefetin Kendi Kendini İptali

“Memleketi dar ederiz”den Meclis’te oturmaya: CHP’nin eylemsiz muhalefet manifestosu

0:00 0:00

Türkiye’de muhalefetin asıl krizi artık iktidarın baskısı değil; muhalefetin kendi siyaset anlayışıdır. Söyledikleriyle yaptıkları arasındaki mesafe o kadar açıldı ki, bu boşluk iktidarın tüm otoriter hamlelerinden daha görünür, daha yakıcı ve daha öğretici hâle geldi. CHP milletvekillerinin emekli maaşlarının artırılması talebiyle TBMM Genel Kurulu’nda başlattıkları ve günlerdir sürdürülen “nöbet” bu krizin en güncel, en berrak örneği.
Adına nöbet deniyor. Ama neyi beklediği, kimi zorlamayı hedeflediği, hangi toplumsal güce yaslandığı belirsiz. Bu bir siyasal eylem mi, yoksa iyi niyetli bir vicdan gösterisi mi? Eğer siyasetse, sonuç nerede? Eğer vicdansa, iktidarın vicdanla hareket ettiğine dair hangi tarihsel veri elimizde?

Meclis’in sıcak çatısı altında tutulan bu eylem, sembolik bir jest olmanın ötesine geçmiyor. Kaloriferli salonlarda, kameraların alışkın olduğu bir mekânda yapılan her “itiraz”, iktidar açısından tehdit değil; yönetilebilir bir rutindir. Oysa emekli maaşı meselesi teknik bir bütçe başlığı değil, sınıfsal bir kırılma hattıdır. Gerçek siyaset tam da burada başlar: Hayatın içinde, sokakta, meydanda, gündelik düzeni bozan bir basınçla.

Sendikalarla, emekli örgütleriyle, meslek birlikleriyle koordinasyon kurulmadan; kent meydanlarına çadırlar taşınmadan; ülkenin dört bir yanında eş zamanlı bir toplumsal itiraz örülmeden yapılan her eylem, iktidarı değil ancak muhalefetin kendi tabanını oyalayabilir. Çünkü iktidarlar sözden değil, basınçtan anlar. Basınç yoksa, siyaset yoktur.

Buradaki asıl problem, tekil bir eylemin zayıflığı değil; bu zayıflığın bir tercihe dönüşmüş olmasıdır. CHP’nin son yıllarda içine sıkıştığı siyaset tarzı, mücadeleyi kontrollü alanlara hapsetme refleksiyle şekilleniyor. Meclis’te konuşmak, basın açıklaması yapmak, sembolik nöbetler tutmak… Hepsi “zararsız” eylemler. Risk içermeyen, öngörülebilir, düzeni sarsmayan eylemler.

Oysa siyaset tam da risk alındığında başlar. Sokak risklidir, meydan risklidir, örgütlü öfke risklidir. Ve görünen o ki CHP, bu riskten bilinçli biçimde kaçınmaktadır.

Daha çarpıcı olan ise şu: Bu eylem etrafında Meclis’teki muhalefet partileri bile yan yana gelemiyor. En temel sosyal adalet başlığında dahi ortaklaşamayan bir muhalefetin, iktidarı neden ciddiye alsın? Kendi sıralarını bile dolduramayan bir itirazın Saray’da bir kaş kaldırmasını beklemek hangi siyasal aklın ürünüdür?

Bu noktada sorulması gereken soru artık ertelenemez:
Muhalefet partilerinin bile destek vermediği, yan yana durmayı başaramadığı bir oturma eyleminin iktidarı rahatsız edeceğine gerçekten kendileri inanıyor mu?

İktidar bu tür eylemlerden rahatsız olmaz; tam tersine rahatlar. Çünkü bölük pörçük, sembolik ve kontrollü muhalefet, iktidar için tehdit değil; bir konfor alanıdır. Sokak yoksa basınç yoktur. Basınç yoksa siyaset, yavaş yavaş bir ritüele dönüşür.

Burada hafızayı tazelemek gerekiyor. Daha iki yıl önce “asgari ücret 30 bin liranın altında olursa memleketi dar ederiz” diyen bir muhalefet vardı. Büyük cümleler, yüksek ton, sert meydan okumalar… Bugün gelinen noktada ise “memleketi dar etme” vaadi, Meclis’te oturmaya indirgenmiş durumda. Ne grev hattı var, ne meydan, ne toplumsal seferberlik. Söz var; eylem yok.

Bu sadece bir tutarsızlık değil, bir siyasal dönüşümün göstergesidir. CHP, giderek “yönetmeye aday ama mücadele etmeyen” bir partiye dönüşmektedir. Toplumu harekete geçirmek yerine sakinleştiren, öfkeyi örgütlemek yerine soğuran bir rol üstlenmektedir. Bu da ister istemez şu soruyu gündeme getirir: CHP gerçekten iktidarı zorlamak mı istiyor, yoksa düzen içinde makul bir yer mi arıyor?

Eğer emeklinin, asgari ücretlinin, işsizin, güvencesizin sorunları Meclis içi sembolik jestlerle geçiştirilecekse; muhalefetin varlığıyla yokluğu arasındaki fark giderek silikleşir. Siyaset, temsil ettiği kitlelerin hayatına dokunmadığı anda anlamını yitirir.

Meclis’te tutulan nöbetler, sokakta tutulmayan sözlerin yerine geçmez. Kaloriferli salonlarda yapılan vicdan gösterileri, soğuyan evleri ısıtmaz. Ve “memleketi dar ederiz” diyen bir siyasal aklın, memleketi dar etmeyi Meclis’te oturmaya indirgemesi, sadece iktidarın değil, muhalefetin de iflasıdır.

Sonuçta karşımızda şu tablo var:
Kendi içinde ortaklaşamayan, sokağı göze alamayan, basıncı tercih etmeyen bir muhalefet… Böyle bir muhalefet iktidarın karşısında engel değil; onun sigortasıdır.

Asıl soru artık şudur:
CHP muhalefet mi yapmaktadır, yoksa muhalefet yapıyormuş gibi mi görünmektedir?

Bu soruya verilecek cevap, yalnızca CHP’nin değil, Türkiye siyasetinin de geleceğini belirleyecektir.

Ancak bu tabloyu tamamlamak için bir boyutu daha eklemek gerekiyor: CHP’nin bugün siyasal enerjisinin önemli bir kısmı, halkçı bir siyaset inşa etmeye değil, Silivri merkezli bir siyasal kader anlatısına ve Ekrem İmamoğlu’nun istikbaline endekslenmiş durumda. Silivri, bir adalet meselesi olmanın ötesinde, CHP açısından giderek bir siyasal konfor alanına dönüşüyor. Mücadele, toplumsal taleplerin etrafında değil; olası yargı süreçleri üzerinden kurulan bir mağduriyet anlatısına sıkışıyor.

Bu durum başlı başına bir çelişki yaratıyor. Çünkü bir partinin siyasal ufku, tek bir ismin geleceğine bu denli bağlandığında, halkçı siyaset ister istemez tali hâle gelir. Emeklinin maaşı, işçinin güvencesi, yoksulun sofrası; hepsi, bir “istikbal hesabı”nın arka plan dekoruna dönüşür. Siyaset, kolektif bir toplumsal dönüşüm iddiası olmaktan çıkar; kişisel bir kurtuluş senaryosuna indirgenir.

Silivri elbette önemlidir. Hukuksuzluk elbette itiraz gerektirir. Ancak bir muhalefet partisinin ana enerjisi, toplumun geniş kesimlerinin gündelik hayatını dönüştürmeye değil de, bir liderin siyasi geleceğini tahkim etmeye yönelmişse, oradan halkçı bir siyaset çıkmaz.
Ve tam bu noktada, yakın geçmişin unutulmaması gerekir.

Kemal Kılıçdaroğlu döneminde CHP, tüm eksiklerine rağmen, siyaseti yalnızca Meclis içi jestlere hapsetmeyen; bütünleştirici, uzlaştırıcı ve blok kuran bir çizgi izleyebilmiştir. Altılı Masa, bir lider vitrini değil; farklı siyasal ve toplumsal kesimleri yan yana getirme girişimiydi. Bu yaklaşım, siyaseti daraltan değil, genişleten bir muhalefet anlayışını temsil ediyordu.

Daha önemlisi, bu siyaset sahaya çıkıyordu. TÜİK’in kapısına dayanıp rakamlarla hesap soran, SADAT’ın önüne giderek karanlık yapılara meydan okuyan, devletin dokunulmaz kabul edilen alanlarına doğrudan temas eden bir muhalefet pratiği vardı. Bu eylemler kontrollü değildi, konforlu değildi; risk alıyordu ve tam da bu nedenle iktidarı rahatsız ediyordu.

Bu pratiğin somut kazanımları oldu. Emeklilere iki ikramiye, EYT düzenlemesi, maaş katsayılarındaki iyileştirmeler, taşeron işçilerin kadro meselesinin siyasal gündemin merkezine taşınması, KYK borçlarının silinmesi gibi adımlar; yalnızca söylemin değil, ısrarlı siyasal basıncın ürünüydü. Bunlar vaat değil, elde edilmiş kazanımlardı.

Bu yüzden mesele nostalji değildir. Mesele, hangi siyaset tarzının sonuç ürettiğidir. Bütünleştirici, sahaya çıkan, hesap soran ve toplumsal basınç yaratan bir siyaset mi; yoksa bekleyen, erteleyen, Meclis’te oyalanan bir muhalefet mi?

Bugün CHP’nin önündeki asıl tercih tam da budur.

Bu yüzden Meclis’te tutulan bu oturma eyleminin emekliye tek bir somut kazanım getirmeyeceği en başından bellidir. Bu eylem, iktidarı zorlamadığı gibi, iktidarın hiçbir kararını da değiştirmeyecektir. Buna rağmen CHP, “eylem yaptık” diyerek bunu bir propaganda malzemesine dönüştürmektedir. Oysa bu, sonuç üretmeyen bir eylem pratiğidir.

Daha da vahimi şudur: Meclis’te bu oturma eylemine katılan milletvekillerinin tamamı, bunun emekliye bir kazanım sağlamayacağını bilmektedir. Buna rağmen, sanki tarihsel bir mücadele verilmiş gibi utanmadan, sıkılmadan paylaşımlar yapılmakta; sembolik bir jest, gerçek bir siyasal hamle gibi sunulmaktadır. Bu, siyasetin halk adına değil, vitrin için yapıldığının en çıplak göstergesidir.

OTHER ARTICLES BY THE AUTHOR