Türkiye’de sosyal güvenlik sistemi, uzun zamandır bir “refah paylaşımı” mekanizması olmaktan çıkıp, çalışanların cebine uzanan bir hesap makinesi soğukluğuna büründü. Kamuoyunda tartışılan 3600 ek gösterge düzenlemesi memur emeklileri içinde belirli bir kesimi rahatlatsa da, sistemin asıl büyük yarası; SSK ve Bağ-Kur emeklilerinin yaşadığı Aylık Bağlama Oranları (ABO) ve İntibak krizidir.
2008 Reformu: Çalıştıkça Fakirleşen Milyonlar
Sistemin en sinsi kırılma noktası 2008 yılındaki sözde “reformdur”. Bu düzenlemeyle emekli maaşı hesaplama mantığı tamamen değişmiş, ABO oranları kademeli olarak %70’lerden %35-40’lara kadar geriletilmiştir.
- 1999 Öncesi Altın Çağ: İlk 5.000 gün için %60 olan oranla, 25 yıl çalışan birinin ABO’su %76’yı buluyordu.
- 2008 Sonrası Çöküş: Her yıl için sadece %2 oran belirlenerek, 25 yıl çalışan birinin hakkı %50’ye hapsedildi.
- Refah Payı Gaspı: Eskiden büyüme oranının (GSYH) %100’ü emekli maaşına yansırken, 2008’den sonra bu oran %30’a düşürüldü. Bu tablo, tam anlamıyla bir “çalıştıkça cezalandırma” mekanizmasıdır. Devlet, vatandaşına “ne kadar çok çalışırsan, o kadar az maaş alırsın” diyerek emeği değersizleştirmiş ve kayıt dışı istihdamı rasyonel bir tercih haline getirmiştir.
İntibak ve 3600: Parçalı Adalet, Bütüncül Mağduriyet
Farklı yıllarda, farklı ABO oranlarıyla emekli olanlar arasında uçurumlar oluşmuştur. Aynı prim gününe sahip iki emekliden, 2000 öncesi emekli olan ile 2008 sonrası emekli olan arasındaki devasa fark, acil bir İntibak Yasası beklemektedir.
Memur emeklileri için getirilen 3600 ek gösterge ise adaleti sağlamak yerine yeni sınıf ayrımları doğurmuştur. Kapsam içi bir emekli ile kapsam dışı kalan arasında aylık maaşta 7.500 TL, ikramiyede ise 200.000 TL fark oluşması, devletin “adil baba” vasfını yitirdiğinin kanıtıdır. Aynı eğitim düzeyinde, aynı koridorda dirsek çürütenlerin emeklilikte bu denli ayrıştırılması, kamu ciddiyetine ve güven duygusuna vurulmuş bir darbedir.
Hukuk Devleti mi, “Kanun Devleti” mi?
Türkiye, anayasal bir Hukuk Devleti olmaktan uzaklaşıp, sadece bütçe ihtiyacına göre şekillenen bir Kanun Devleti modeline savrulmaktadır. Hukuk devleti öngörülebilirdir; vatandaşın prim ödeyerek yaptığı gelecek planını korur. Oysa mevcut ABO sistemi ve parçalı düzenlemeler, anayasal sistemin “genellik” ve “eşitlik” ilkelerini sarsmaktadır. Belirli sınıfları önceleyen bu model, hukuk devleti olmaktan uzaklaşılarak kanun devleti modeline dönülme riskini beraberinde getirmekte, anayasal sistemi kökünden sarsmaktadır.
Sonuç: Toplumsal Sözleşmenin İhyası
Bugün emeklinin itirazı sadece bir geçim serzenişi değildir; bu, bozulan toplumsal sözleşmenin yeniden tesisi talebidir. Aylık bağlama oranları adil seviyeye çekilmeden, tüm emeklileri kapsayan bir İntibak Yasası çıkarılmadan ve sistem “kanun” değil “hukuk” eksenine oturmadan gerçek bir toplumsal huzur mümkün olmayacaktır.
Unutulmamalıdır ki; devlet, ancak adaleti yaşattığı sürece ebedidir.
