Türkiye’de yaklaşık 16–17 milyon emekli, dul ve yetim aylığı alan yurttaş yaşıyor. Aileleriyle birlikte bu sayı 30 milyonu aşıyor. Yani bu ülkede neredeyse her iki kişiden biri, doğrudan ya da dolaylı olarak emeklilik rejiminin içinde yaşıyor. Buna rağmen emeklilik, siyasal iktidarın dilinde artık bir yurttaşlık hakkı değil; açıkça bir “bütçe yükü” olarak kodlanıyor.
Bu dilin en çıplak hâlini, Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in şu cümlesinde gördük:
“Emeklilere bayram ikramiyesi mi? Böyle bir şey dünyanın neresinde görülmüş?”
Bu söz, bir anlık öfke ya da dil sürçmesi değildir. Teknik bir mali disiplin cümlesi hiç değildir. Bu söz, Türkiye’de sosyal devlet fikrinin hangi noktaya sürüklendiğini gösteren ideolojik bir itiraftır. Çünkü bu cümlede “hak” yoktur, “yurttaş” yoktur, “emeğin karşılığı” yoktur. Sadece maliyet vardır. Sadece yük vardır. Sadece tahammül edilmesi gereken bir kalabalık vardır.
Emekliler ise bu dile çok basit ama çok sarsıcı bir soruyla cevap veriyor:
“Dünyanın neresinde, seçildiği gün emeklilik hakkına kavuşan bir milletvekili görülmüş?”
Bu soru popülist değildir. Bu soru duygusal hiç değildir. Bu soru sistemiktir. Çünkü mesele tek tek ayrıcalıklar değil, ayrıcalığın bizzat bir rejim hâline gelmesidir. Seçilmiş olana sınırsız güvence, çalışmış olana sınırlı yaşam… Türkiye’nin bugünkü sosyal adaletsizliği tam olarak bu çelişkinin içinde durmaktadır.
Emekliler bu ülkede bir azınlık değildir. Yaklaşık 16–17 milyon emekli ve hak sahibi, seçmen nüfusunun üçte birine yakındır. Aileleriyle birlikte düşünüldüğünde, ülkenin yarısına yakın bir toplumsal alanı etkilerler. Buna rağmen emekliler kamusal tartışmalarda ya hiç görünmezler ya da yalnızca “sabır göstermesi gereken kesim”, “fedakârlık yapması gerekenler” olarak anılırlar.
Bu yok sayma tesadüf değildir. Büyük kitleler görünmez kılınır; çünkü görünür olurlarsa hesap sorarlar. Emekliler görünmez kılınır; çünkü varlıkları, sosyal devletin neden işlemediğini sürekli hatırlatır. Çünkü emekliler, bu ülkede çalışmanın neden güvence üretmediğinin yaşayan kanıtıdır.
AKP iktidarı boyunca emeklilik, bir sosyal hak olmaktan çıkarılıp teknik düzenlemelerle adım adım budanmıştır. 2008 Sosyal Güvenlik Reformu bu sürecin kırılma noktasıdır. Bu reformla birlikte Aylık Bağlama Oranı dramatik biçimde düşürülmüş; geçmişte yüzde 60–70’lere varan oranlar yüzde 30’lar bandına çekilmiştir. Aynı prim gününü dolduran yurttaşlar, yalnızca emekli oldukları yıl nedeniyle bambaşka maaşlara mahkûm edilmiştir. Emek, takvim karşısında değersizleştirilmiştir.
Bugün gelinen noktada en düşük emekli maaşı açlık sınırının altındadır ve asgari ücretin çok gerisindedir. Emeklilik artık dinlenme, güvenlik ve onur anlamına gelmemektedir. Emeklilik, hayatta kalma rejimi anlamına gelmektedir. Bu tablo ekonomik zorunluluk değildir. Bu tablo bilinçli bir siyasal tercihtir.
2026 yılı itibarıyla Türkiye’de en düşük emekli maaşı yaklaşık 19.000 TL düzeyindedir. Aynı dönemde asgari ücret bunun belirgin biçimde üzerindedir. Büyükşehirlerde tek başına yaşayan bir emekli için bu maaş, barınma ve gıda giderlerini dahi karşılamaya yetmemektedir.
Yaklaşık 9–10 milyon emekli 22.000 TL’nin altında maaş almaktadır. 4–5 milyon emekli 22.000–30.000 TL bandındadır. 30.000 TL üzeri maaş alanların oranı yüzde 15’in altındadır. 40.000 TL ve üzeri maaş alanlar ise sistemin istatistiksel istisnasıdır. Yani Türkiye’de emeklilerin ezici çoğunluğu, asgari ücretli bir çalışandan bile daha düşük gelirle yaşamaya zorlanmaktadır.
Bu nedenle şaşırtıcı değildir: Bugün Türkiye’de yaklaşık her dört emekliden biri çalışmaya devam etmektedir. Bu durum “aktif yaşlanma” değildir. Bu, emekliliğin geçim sağlamaya yetmediğinin açık itirafıdır. İnsanlar emekli oldukları hâlde çalışıyorsa, sorun bireyde değil; sistemdedir.
Ancak bu tabloda yalnızca iktidarın sorumluluğundan söz etmek de eksik olur. Muhalefetin iki yıldır asgari ücretin 30 bin TL’nin altında kalmasına seyirci kalmış olması, bugün emekli maaşları açıklanırken sergilenen sözde “radikal” çıkışları ister istemez trajikomik hâle getiriyor. Dün asgari ücret erirken “makul siyaset”, “denge”, “gerçekçilik” diyenler; bugün emekli maaşları açıklandığında bir anda “beyaz sayfa açıyoruz” söylemine sarılıyor. Oysa beyaz sayfa, kirli bir defter kapatıldığında açılır. İki yıldır kapatılmayan, hatta her sayfası sessizlikle doldurulan bir defter varken, bu çıkış radikal değil; gecikmiş bir jest, emekliler açısından ise acı bir ironidir.
Bu sessizliğin bir başka ayağı da emeklilerin kendi örgütlü yapılarında görülmektedir. Emekli sendikaları ve dernekleri, milyonları temsil ettikleri iddiasına rağmen bugün büyük ölçüde işlevsiz ve sembolik yapılar hâline gelmiştir. Sokakta yokturlar, masada yokturlar, gündem kurmakta yokturlar. Çoğu zaman basın açıklaması rutinine sıkışmış, siyasal baskı üretme kapasitesini yitirmiş yapılardır. Emeklinin öfkesi örgüte, örgütün sesi siyasete dönüşememektedir. Bu işlevsizlik yalnızca baskıyla açıklanamaz; aynı zamanda konforlu muhalefetin ve düşük riskli temsilin sonucudur.
Bu tercihin adı neoliberalizmdir. Neoliberal devlet aklı, sosyal harcamaları verimsiz, hakları lüks, emekliyi yük olarak görür. Michel Foucault’nun kavramıyla burada açık bir biyopolitika işler: Devlet, kimin yaşamının destekleneceğine, kimin yaşamının asgari düzeyde sürdürüleceğine karar verir. Emekliye sabır telkin edilir, emekliye şükür öğretilir; ama emekliye adalet önerilmez. Çünkü adalet maliyetlidir; ayrıcalık ise korunmalıdır.
Bayram ikramiyesi tartışması bu yüzden önemlidir. Emeklilere bayram ikramiyesi, iktidarın gönüllü bir sosyal devlet refleksi değildir. Bu hak, Kemal Kılıçdaroğlu’nun ısrarlı siyasal zorlaması ve kamuoyu baskısıyla gündeme gelmiş; uzun süre “popülizm”, “bütçeye yük”, “sorumsuz vaat” denilerek reddedilmiş; ancak seçim atmosferinde kerhen kabul edilmiştir. Daha da önemlisi, en düşük emekli maaşının ve ikramiyenin asgari ücret düzeyine çıkarılması açıkça vaat edilmiştir. Bu tercih kullanılmamıştır. Bugünkü yoksulluk, yalnızca iktidar politikalarının değil, kullanılmayan siyasal seçeneklerin de sonucudur. Demokrasi sonuç üretir.
Emeklilerin uzun süre iktidar blokuna yönelmesi basit bir sadakatle açıklanamaz. Bu durum, gelir güvencesizliği, devlete bağımlı yaşam ve belirsizlik üzerinden kurulan kırılgan bir rızadır. Ancak bu rıza kalıcı değildir. Reel gelir kaybı derinleştikçe çözülür. Bugün emekliler arasında artan huzursuzluk, bu kırılma eşiğinin yaklaştığını göstermektedir. Sessizlik onay değildir; sessizlik çoğu zaman birikmiş öfkenin sosyolojik biçimidir.
Bugün emekli hakkını isterken mahcup edilir. “Bütçe yok” denir. “Dünya böyle” denir. Aynı anda siyasal ayrıcalıklar sorgulanmaz; konfor kutsallaştırılır. Bu, adaletin ters yüz edilmesidir. Aristoteles’in hakkaniyet anlayışının açık ihlalidir. Hak utançtır, ayrıcalık normaldir.
Oysa çözüm bellidir ve politiktir. En düşük emekli maaşı insanca yaşam düzeyine, en az asgari ücret seviyesine çıkarılmalıdır. Aylık Bağlama Oranı yükseltilmeli, prim–maaş ilişkisi adil hâle getirilmelidir. Bayram ikramiyesi sembolik olmaktan çıkarılmalı, düzenli ve anlamlı bir sosyal hak olarak yapılandırılmalıdır. Emeklilik sistemi ekonomik büyümeden pay alacak biçimde yeniden tasarlanmalıdır. Emekliler sosyal yardım nesnesi değil, hak sahibi yurttaş olarak tanınmalıdır.
Bu yazı bir şikâyet değildir.
Bu yazı bir dilekçe değildir.
Bu yazı, emekliliğin inkârının yurttaşlığın tasfiyesi olduğunu söyleyen bir itirazdır.
Emeklilik bir lütuf değildir.
Emeklilik bir maliyet değildir.
Emeklilik, bir ömür boyu çalışmanın ertelenmiş hakkıdır.
Emeklileri yok sayan bir düzen, yarını da yok sayar.
Emekliler sessizdir; ama sessizlik rıza değildir.
Ve tarih, emeklilerin sessiz çığlığını duymayanları affetmez.
