Ünlü yönetmen Lars Von Trier, filmleri ile izleyicisi arasında kurulacak ilişkiyi başlıktaki gibi tarifleyip, “benim filmlerimi, koltuklarınızda arkanıza yaslanarak değil, ayakkabınızda çakıl taşı varmış gibi rahatsız hissederek izlersiniz” der.
Yönetmen eserlerinde, siyasi, sosyal ve varoluşsal konuların çatışmacı incelemesine yer verir.
Dünya çapındaki festivallerde, 100 ‘den fazla ödülün sahibi olan yönetmen, Avrupa’ nın bireyin entelektüel dünyaya açılan kapısını üzerine kilitlemeyen, “aydın rahatsızlığı” ile üretebilme yeteneğine sansür uygulamayan politikaları ile kendisini var etme şansını yakalamıştır.
Buradan dönüp kendi tarihimize, kendi öykümüze baktığımızda yazarın, yönetmenin, sinemacının, şairin ezümle sanatçının, “Aydın Rahatsızlığı” ile ürettiklerine karşı siyasi iktidarlar tarafından ne denli ağır cezalandırıldığını görürüz.
Toplumsal hayatta yaşanan acılara, bireyin dünyasında yaşadığı yıkımlara, adaletsizliğe haksızlığa, ötekileştirilmeye ses çıkaran, “aydın namusluluğu” ile dile getiren insanlara yaşatılan acıların öyküsü de, onların haksızlıkları, dramları dile getirdiği sanat eserlerine konu olabilecek türdendir.
Sabahattin Ali’nin Kızı, Filiz Ali’nin “babasının bir mezarı dahi olmayışından duyduğu kederi, anlatmak için büyük bir yüreğe ve ana diline Sabahattin Ali kadar hakim bir kaleme ihtiyaç vardır.
2 temmuz 1993’te
Sivas Madımak Otel Katliamında
ortalık cehennem yerine döndüğünde,
Üç büyük şairin,
Metin Altıok
Behçet Aysan
Uğur Kaynar’ın
dışarıda şuursuzca nefret kusan karanlığın içerisinde bir umut otelin merdivenlerinde beklerken, Uğur Kaynar’ın şu soruyu sorduğu anlatılır;
“olaylar büyür de birimize bir şey olursa ne yaparız?”
Metin Altıok bunca senedir içimizi hala yakan o cevabı verir
” kalanlar ölenler için şiir yazar”…
Kalanların ölenlerin ardından ağıtlar yaktığı, anısı için şiirler, kitaplar yazdığı, filmler çektiği, bir halin olmamasını dilerdik!
Olmadı, oldurmadılar… Siyasi iktidarlar, muhalif düşünenlerin, gördüklerinden, hissettiklerinden, ürettiklerinden “aydın insanın duyduğu rahatsızlıktan” öylesine rahatsız olup, üstlerine öyle bir hışımla gittiler ki, katledilen, “Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı, Bahriye Üçok, Abdi İpekçi, Necip Hablemitoğlu, Sabahattin Ali gibi aydınlarımız, ömrü sürgünde ve cezaevinde geçen Nazım Hikmet, Ahmet Arif gibi şairlerimiz, Madımak Katliamında yakılarak katledilen, şair yazar, sanatçılarımız, sürgünde ölen yönetmen Yılmaz Güney ve ülke hasreti ile kalbine yenik düşen Ahmet Kaya gibi müzisyenlerimizin gidişi ile “aydınlık entelektüel bir dünyanın kapıları da ne yazık ki üzerimize kapandı…
Bugün ana dilimize dahi yeterince hakim olmayan, kalemi kiralık, yaslandığı ideolojinin yaşam geçimini temin ettiği, kendilerine aydın diyen, bir düşünsel sefaletin müelliflerine maruz kalmak zorunda bırakıldık!
Bugün İran Coğrafyası emperyalizm ve siyonizm tarafından işgal edilmeye çalışılırken, Kadim Ülke, İran, müzikleri şiirleri, sineması ile, sığ bir düşünsel dünyaya, Hollywoodun pahalı, içi boş, gerçek insan öykülerinden uzak dünyasına ‘tek başına meydan okuyor!
İran’ da da siyasi iktidarın otoriter ve baskıcı yaklaşımı, aydın ve sanatçılar için elbette zor zamanları yarattı, ancak milli kültüründen ve Kadim İran’ın köklerinden beslenen aydınlar ve sanatçılar, Dünyaya ‘İran ve İranlı olarak bizler’ varız demeyi başardı.
Küresel çetenin ahlaksız savaşlarından da, emperyalizmin kültürümüzü işgalinden de bizi koruyacak yegane şey, Anadolu’nun binlerce yıllık tarihinden, köklerimizden beslenmek,
Yaşar Kemal’in tariflediği gibi “Binbir Çiçekli Bahçe ANADOLU’nun farklı renklerinden, düşünüşlerinden, aydınlarımızın” aydın rahatsızlığından, muhalefetinden ürkmemek!
Yazımı, İran Halkının, küresel çeteye karşı verdiği mücadeleyle dayanışma için İran’ın büyük şairini anarak bitirmek istiyorum,
Sadi-i Şirazi,çağlar öncesinden sesleniyor, dünyaya, insan nedir sorusuna verdiği cevapla:
“Yek katre – i hûnest, sâd hezârân endişe..
İnsan Bir damla kan ve binbir endişe..”
Ayakkabılarımızda çakıl taşları…
