HALKWEBYazarlarDevletin İnanç Rejimi, Laiklik, CHP ve Aleviliğin Eşit Yurttaşlık Mücadelesi: Cemevleri...

Devletin İnanç Rejimi, Laiklik, CHP ve Aleviliğin Eşit Yurttaşlık Mücadelesi: Cemevleri İbadethanedir

Diyanet, Laiklik ve Devletin Sınırı

0:00 0:00

Türkiye’de Diyanet İşleri Başkanlığı, hukuki dayanağını 633 sayılı Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanundan alır. Kanunun 1. maddesi Diyanet’in görevini şöyle tanımlar:
“İslam dininin inançları, ibadet ve ahlak esasları ile ilgili işleri yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmek.”

Diyanet kanununda “Sünni kurumdur” mu yazıyor?
Hayır, yazmıyor.
Zaten mesele tam da burada başlıyor.

Çünkü modern devletler yalnızca kanun metinleriyle işlemez. Devlet dediğimiz yapı; kurumsal pratikleriyle, bütçe tercihleriyle, kadro yapılanmalarıyla ve ideolojik süreklilikleriyle var olur. Hukuk metni ile siyasal gerçeklik arasındaki mesafe, çoğu zaman devletin gerçek karakterini ele verir. Diyanet tartışması da tam olarak böylesi bir alana işaret eder: Dar bir hukuki yorum meselesi değil, Türkiye’de devletin inanç rejiminin nasıl kurulduğu sorusudur.

Metin düzeyinde bakıldığında ne “Sünni” ne de “Hanefi” ibaresi vardır. Mezhepsel bir tanım yapılmaz. Kâğıt üzerinde Diyanet, mezhepler üstü bir kurum gibi görünür. Tam da bu nedenle tartışmayı yalnızca “kanunda yazıyor mu?” sorusuna indirgemek, meseleyi bilinçli ya da bilinçsiz biçimde saptırmak anlamına gelir.

Çünkü sorun şuradadır:
Kanun mezhep yazmaz, uygulama mezhepseldir.

Hutbelerden fetvalara, din eğitimi müfredatından ibadethane tanımına, personel atamalarından bütçe dağılımına kadar Diyanet’in fiilî işleyişi, Sünni-Hanefi yorumunu devlet normu hâline getirmiştir. Bu norm yalnızca çoğunluğun inancını temsil etmez; onu kamusal alanda tek geçerli yorum olarak dayatır. Alevilik bu yapı içinde eşit bir inanç olarak tanınmaz; ya folklorik bir unsur olarak sunulur ya da idari bir “toplumsal gerçeklik”e indirgenir. Cemevlerinin ibadethane sayılmaması, bu yaklaşımın tali bir sonucu değil, kurumsal mantığının doğrudan ürünüdür.

Burada mesele “eksik uygulama” ya da “yanlış yorum” değildir. Ortada sistematik, süreklilik gösteren ve siyasal olarak korunan bir inanç hiyerarşisi vardır. Bu hiyerarşi yalnızca Alevileri değil, laikliğin kendisini de aşındırır.

Kuruluş Felsefesi: Atatürk Diyanet’i Neden Kurdu?

Bu noktada sıkça başvurulan ama çoğu zaman çarpıtılan bir tarih anlatısını düzeltmek gerekir. Diyanet, Mustafa Kemal Atatürk tarafından dini güçlendirmek için değil; dini siyasetin ve özerk dinî güç odaklarının elinden almak için kurulmuştur.
1924’te halifeliğin kaldırılmasıyla Osmanlı’dan kalan merkezî din otoritesi dağıtılmıştır. Atatürk’ün önünde iki seçenek vardı:
Ya din alanı tarikatlara, şeyhlere ve siyasal İslam’a terk edilecekti,
ya da devletin sıkı denetimi altına alınacaktı.

Diyanet bu ikinci tercihin ürünüdür. Atatürk’ün laiklik anlayışı dini kamusal alanda çoğaltan değil, kamusal etkisini sınırlayan bir anlayıştır. İnanç bireysel alanda serbesttir; din adamı devlet memurudur; din özerk bir siyasal güç değildir. Bu nedenle imamlar maaşlıdır, hutbeler merkezden belirlenir.

Bu kuruluş mantığı, Diyanet’in ilk başkanında somutlaşır. İlk Diyanet İşleri Başkanı Rıfat Börekçi, Kemalist devrimin din alanındaki temsilcilerinden biridir. Börekçi’nin Diyanet’i dini siyasal alana taşımak için değil, dini siyasal alandan uzak tutmak için vardır.
Bugünle karşılaştırıldığında bu fark daha da çarpıcıdır. Mehmet Görmez döneminde Diyanet “ahlaki rehberlik” söylemiyle siyasal alana yeniden davet edilmiş, Ali Erbaş döneminde ise bu sınır tamamen ortadan kalkmıştır. Dış politikadan iç siyasete, toplumsal cinsiyet tartışmalarından yaşam tarzlarına kadar açık politik pozisyonlar alan bir Diyanet profili ortaya çıkmıştır. Bu dönüşüm, kişisel tercihlerden çok daha öte, laikliğin kurucu mantığından sistematik bir kopuşu ifade eder.

Bugün Diyanet, laikliğin güvencesi değil; laikliğin araçsallaştırılmasının merkezidir.

Anayasa, Laiklik ve Kanun–Uygulama Çelişkisi

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın laiklik ilkesi, devletin herhangi bir inanç ya da mezhep karşısında tarafsız olmasını gerektirir. Ancak Diyanet’in fiilî yapısı bu ilkeyle sürekli ve yapısal bir gerilim içindedir. Laiklik burada bir özgürlük ilkesi olmaktan çıkar; devletin dini düzenleme ve yönlendirme tekniği hâline gelir.
Ortaya çıkan tablo nettir:
Kanun soyut ve kapsayıcıdır; uygulama dışlayıcıdır.
Kanun mezhepsizdir; pratik tek mezheplidir.
Bu yalnızca iç hukuk sorunu değildir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları, Alevilerin din özgürlüğü bağlamında ayrımcı muameleye maruz kaldığını açıkça ortaya koymuştur. Cemevleri “kültürel farklılık” değil; inanç özgürlüğü kapsamında korunması gereken ibadet mekânlarıdır.

Cemevleri İbadethanedir

Cemevleri ibadethanedir. Bu, idari bir yorum, kültürel bir tanım ya da siyasal bir takdir meselesi değildir. Bir inanç topluluğunun ibadet mekânının ne olduğu, devletin yönetmelikleriyle ya da bürokratik sınıflandırmalarıyla belirlenemez. Bu yetki devlete değil, o inancı yaşayan yurttaşlara aittir.

Cami, kilise ve havra nasıl tartışmasız biçimde ibadethane kabul ediliyorsa, cemevleri de Alevi inancının asli ibadet mekânlarıdır. Devletin bu gerçeği tanımaması bir eksiklik değil, bilinçli bir siyasal tercihtir. Cemevlerini ibadethane statüsünün dışında tutmak, teknik bir mevzuat sorunu değil; inançlar arasında hiyerarşi kuran bir devlet pratiğidir.

Bu nedenle cemevlerinin statüsü pazarlık konusu yapılamaz, idari düzenlemelerle ertelenemez ve geçici çözümlerle geçiştirilemez. Bu statü anayasal güvence altına alınması gereken bir eşit yurttaşlık hakkıdır.

CHP, Laiklik ve Yapısal Tereddüt

Bu noktada Cumhuriyet Halk Partisi’nin tutumu belirleyicidir. CHP, laikliğin kurucu partisi olmasına rağmen Diyanet meselesinde uzun süredir devletçi ve çekingen bir çizgide durmaktadır. Yapıyı kökten sorgulamak yerine “kapsayıcılık” söylemiyle yetinmektedir. Oysa sorun kapsayıcılık değil, eşitsizliğin kendisidir.

Özgür Özel’in dile getirdiği “Alevileri Cumhurbaşkanı’na bağlama” yaklaşımı bu zihinsel sınırın güncel ifadesidir. Bu öneri eşitliği değil, vesayetin biçim değiştirmesini ifade eder. Alevilerin talebi himaye değil; eşit yurttaşlıktır.

Aleviler, Diyanet ve “Eşit Yurttaşlık” Yanılsaması

Alevilerin Diyanet bünyesinde “eşit yurttaşlık temelinde temsil edilmesi” fikri ilk bakışta uzlaştırıcı görünebilir. Ancak mesele Alevilerin Diyanet içinde ne kadar yer alacağı değil; Diyanet’in hangi inanç rejimini varsaydığıdır.

Eşit yurttaşlık, bir inanç topluluğunun devletin merkezî din aygıtı içinde tanınmasıyla değil; devletin tüm inançlara aynı mesafede durmasıyla mümkündür. Diyanet modeli bu eşit mesafeyi yapısal olarak imkânsız kılar. Aleviliği bu yapının içine dahil etmek, eşitlik üretmez; asimilasyonu kurumsallaştırır.

Alevilik, Sünni İslam’ın bir alt yorumu değildir. Kendi ritüeli, ibadet mekânı, ahlak anlayışı ve tarihsel hafızası olan özgün bir inanç yoludur. Bu nedenle Aleviliği Diyanet çatısı altına almak, onu tanımak değil; başka bir inanç rejiminin normlarına tercüme etmeye zorlamaktır.

Vergi, Bütçe ve Hukukun Askıda Kalması

Bu tartışmanın bir diğer hayati boyutu bütçe ve vergi meselesidir. Diyanet İşleri Başkanlığı, tüm yurttaşların ödediği vergilerle finanse edilen bir kamu kurumudur. Aleviler de bu bütçeye eşit biçimde katkı sunar; ancak bu bütçeden Alevi inanç önderleri, dedeler, analar ve Alevi ibadet mekânları için kurumsal ve düzenli bir kaynak ayrılmaz.

Bu durum yalnızca siyasal bir tercih değil, açık bir eşitlik ihlalidir. Devlet bir yandan Alevilerden vergi toplarken, diğer yandan bu vergilerle yalnızca Sünni-Hanefi inanç pratiğini finanse etmektedir. Üstelik Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin zorunlu din dersleri, cemevlerinin statüsü ve kamusal tanınma konusunda verdiği kararlar yıllardır uygulanmamaktadır.

Çözüm: Yönetmek Değil, Dönüştürmek

Buraya gelindiğinde mesele açıktır: sorun teknik değil, rejimseldir.
Birinci yol, Diyanet’in varlığını sürdürmesi hâlinde, kaynaklarının Aleviler dâhil tüm inanç gruplarına eşit, şeffaf ve kurumsal biçimde aktarılmasıdır. Alevi inanç önderlerinin kamusal statüye kavuşması, cemevlerinin ibadethane olarak tanınması ve Diyanet bütçesinden pay alması bu yolun asgari koşuludur.

İkinci yol ise devletin inanç alanından tamamen çekilmesidir. Diyanet’in kaldırılması, inanç topluluklarının sivil ve özerk biçimde örgütlenmesi ve devletin rolünün yalnızca hak ve özgürlükleri güvence altına almakla sınırlandırılmasıdır.

Bunun dışındaki tüm “özel statü”, “bağlama” ve “koordinasyon” önerileri eşitsizliği çözmez; kurumsallaştırır.

Sonuç

Diyanet kanununda “Sünni kurum” yazmıyor olabilir.
Ama eşit yurttaşlık da yazmıyor.
Bu boşluk, Aleviler aleyhine işleyen yapısal bir eşitsizlik üretmiştir. Artık bu eşitsizliği yönetmenin değil, ortadan kaldırmanın zamanıdır.
22 Ocak’ta yürürlüğe konulan düzenleme, Alevi toplumunun yıllardır dile getirdiği taleplerle yüzleşmek yerine, inkâr siyasetini idari bir forma büründürmüştür.
Bir inancın ibadet mekânının ne olduğu yönetmeliklerle belirlenemez. Cemevleri ibadethanedir ve bu gerçek anayasal güvence altına alınmak zorundadır. Zorunlu din dersleri kaldırılmalı, din eğitimi tümüyle seçmeli olmalıdır.
İnancın yok sayılmasına rıza gösterilmeyecektir.
Kimliğin eritilmesine ve asimilasyona izin verilmeyecektir.
Eşit yurttaşlık talebinden geri adım atılmayacaktır.
Türkiye ya laikliği gerçekten ciddiye alan bir hukuk devleti olacaktır
ya da inanç alanındaki eşitsizliği kalıcılaştıran bir rejimi sürdürecektir.
Üçüncü bir yol yoktur.

YAZARIN DİĞER YAZILARI