1999 yılı, Türkiye’nin dış politika ve güvenlik anlayışında bir zirve ve aynı zamanda bir eşik olmuştur. Bu yılın başında 11 Ocak’ta kurulan IV. Ecevit Hükümeti ve ardından gelen V. Ecevit Hükümeti, Türkiye’nin uluslararası aktörlerle ilişkilerinde eşitlikçi, devlet merkezli ve ulusal güvenliği önceleyen bir söylemin son bütünlüklü örneğini temsil etmiştir.
Bülent Ecevit, Soğuk Savaş sonrası dönemde dahi, güvenliği soyut kavramlarla değil, devletin varlığı ve milletin bütünlüğü üzerinden tanımlayan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni yönetsin diye Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet Halk Partisi’nin üçüncü genel başkanlığını yapmış ve “devlet adamı” vasfına sahip liderlerden birisidir. Onun siyasal dilinde “güvenlik”, diplomatik nezaketin arkasına saklanan bir teknik alan değil; doğrudan devlet iradesinin konusu olmuştur. Nitekim; Ecevit’in şu sözleri, dönemin zihniyetini özetler niteliktedir:
“Türkiye Cumhuriyeti Devleti, terörle mücadelesini hiçbir dış gücün yönlendirmesine ihtiyaç duymadan, kendi kararlılığı ve kendi gücüyle sürdürme iradesine sahiptir.”
Bu yaklaşım, 11 Ocak–28 Mayıs 1999 arasında görev yapan IV. Ecevit Hükümeti döneminde kısa sürede somutlaşmıştır. Bölücü terör örgütü PKK’nın Suriye’de barınan lideri Abdullah Öcalan’ın Şubat 1999’da Türkiye’ye getirilmesi, yalnızca bir istihbarat veya güvenlik başarısı değildir; Türkiye’nin uluslararası sistemde “eşit bir devlet” olarak hareket edebildiğinin de göstergesi olmuştur. Bu süreçte Türkiye, ne bir küresel gücün talimatıyla hareket etmiş ne de güvenliğini başka aktörlerin onayına sunmuştur.
Ecevit, Öcalan’ın yakalanmasının ardından yaptığı değerlendirmelerde şu ifadeyi özellikle vurgulamıştır:
“Bu başarı, Türkiye’nin kararlılığının ve Türk devletinin gücünün sonucudur.”
Dikkat edilirse burada ne “uluslararası işbirliği” ne de “ortak güvenlik” vurgusu vardır. Öznenin adı “Türk Devleti”dir.
28 Mayıs 1999’da kurulan ve 18 Kasım 2002 tarihine kadar görev yapan V. Ecevit Hükümeti (DSP–MHP–ANAP Koalisyonu) ise bu çizgiyi sürdürmüş, hatta kurumsallaştırmıştır. İdeolojik olarak farklı partilerden oluşan bu koalisyon, dış politika ve güvenlik söz konusu olduğunda şaşırtıcı derecede tek sesli konuşmuştur. Bunun nedeni, ortak ideoloji değil; ortak devlet refleksine sahip olunmasıdır.
Bu dönemde, ulusal güvenlik söylemi, yalnızca terörle mücadeleye indirgenmemiş; ulusal ordu, devletin egemenlik kapasitesinin temel unsuru olarak sürekli vurgulanmıştır. Ecevit’in sıkça dile getirdiği şu ifade, bu bakımdan anlamlıdır:
“Türk Silahlı Kuvvetleri, Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlığının ve güvenliğinin teminatıdır.”
Bu söylemde ordu, bir “kurum” olmanın ötesinde, devletin kurucu direği olarak konumlandırılmaktadır. Türk dış politikası da bu zeminde şekillenmiştir. ABD ve Avrupa Birliği ile ilişkiler sürdürülmüş; ancak, Türkiye, hiçbir dönemde güvenliğini başka aktörlerin normlarına havale eden bir dil kullanmamıştır.
Tam da bu nedenle, 1999–2002 arası Ecevit dönemi, bugün geriye dönüp bakıldığında, Türkiye’nin ulusalcı, egemenlik merkezli ve eşitlikçi dış politika söyleminin son tutarlı örneği olarak öne çıkmaktadır.
3 Kasım 2002 genel seçimleri sonrası iktidara gelen Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) ile birlikte ise söylem köklü biçimde değişmiştir. Ulusal güvenlik, giderek uluslararası işbirliği, ortaklık, uyum ve çok taraflılık kavramları içinde yeniden tanımlanmıştır. “Proaktif dış politika” ve “merkez ülke” gibi iddialı kavramlar dolaşıma sokulmuş; ancak bu kavramlar, çoğu zaman devletin karar alma özerkliğini genişletmekten ziyade, onu uluslararası dengelere daha bağımlı hâle getiren bir işlev görmüştür.
Ecevit döneminde Türkiye, uluslararası aktörlerle eşitler arası ilişki kurduğunu varsayarken; AKP döneminde Türkiye, çoğu zaman uyum sağlayan, eşgüdüm arayan ve meşruiyetini dış referanslarla güçlendirmeye çalışan bir aktör görüntüsü vermiştir. Bu farkın, yalnızca politika tercihi değil; devlet anlayışı farkı olarak okunması gerekmektedir.
Dış politika ve güvenlik, giderek lider merkezli bir rejim anlatısının parçası hâline gelmiştir. Devletin kurumsal dili geri çekilirken, kişisel retorik öne çıkmıştır.
Recep Tayyip Erdoğan’ın “Dünya beşten büyüktür” sloganı, güçlü bir itiraz gibi görünse de; bu söylem, kurumsal kapasiteyle desteklenmediği için Türkiye’yi daha etkili değil, daha yalnız bir konuma sürüklemiştir. Sertlik artmış, diplomatik ağırlık ise azalmıştır. Dış politika, devletin sürekliliğini güçlendiren bir alan olmaktan çıkıp, iktidarın iç propaganda malzemesi haline getirilmiştir.
Bu dönüşümün teorik mimarı olarak görülen Ahmet Davutoğlu, “Stratejik Derinlik” ile Türkiye’yi merkez ülke yapma iddiası taşımıştır. Ancak; pratikte bu yaklaşım, Türkiye’yi çok cepheli angajmanlara, yüksek maliyetli krizlere ve yalnızlaşmaya sürüklemiştir. “Komşularla sıfır sorun” söylemi, kısa sürede “komşularla eşzamanlı sorunlar” gerçeğine dönüşmüştür.
Ecevit döneminde koalisyon hükümetleriyle bile devlet aklı işlerken, AKP döneminde tek parti ve tek lider vurgusu devleti güçlendirmemiş; aksine kurumsal kırılganlığı artırmıştır. Ulusal güvenlik, eşitlik ve egemenlik dili yerini; uyum, eşgüdüm ve kişisel diplomasiye bırakmıştır.
Sonuç olarak, IV. ve V. Ecevit Hükümetleri, Türkiye’nin dış politika ve güvenlik tarihinde ulusal devlet aklının zirve yaptığı bir dönem olarak okunmalıdır. Sorulması gereken soru, Türkiye, Ecevit’ten sonra dış politikada daha mı güçlü oldu, uluslararası alanda ve kendi bölgesinde başka aktörlerde davranış değişikliği oluşturabilme kapasitesi daha mı arttı; yoksa, bu kapasitesi azaldı mı?
Türkiye, “devlet aklı”ndan, “lider aklı”na, kurumsal mekanizmalardan kişilere bağlı mekanizmalara doğru bir yol almıştır.
Bugün, AKP dönemini eleştirel biçimde değerlendirmek isteyen herkesin, Ecevit dönemini, bir referans noktası olarak yeniden düşünmesi kaçınılmazdır.
