Cumhuriyet Halk Partisi (CHP)’nin 4–5 Kasım 2023 tarihli 38. Olağan Kurultayı hakkında Ankara 26. Asliye Ceza Mahkemesi’nde yürüyen ve kamuoyunda “Şaibeli Kurultay” davası, artık yalnızca bir parti içi tartışma değildir. Bu yargılama, kurultay sürecinde delegelerin iradesinin maddi menfaatler yoluyla yönlendirilip yönlendirilmediğini araştırmaktadır.
Ayrıca İstanbul 40. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen ve kamuoyunda “Ekrem İmamoğlu Çıkar Amaçlı Suç Örgütü” iddianamesi olarak bilinen dosya ile maddi temas noktaları bulunmaktadır. Bu iki dosya biçimsel olarak ayrı yürütülse de, iddiaların temas ettiği zemin aynıdır ve parti iradesinin sakatlanması noktasında odaklanmaktadır.
Ben bu dosyada tanık sıfatıyla ifade verdim. İfade, bir kanaat beyanı değil; savcılığın araştırdığı maddi vakıaya ilişkin anlatımdır. Ancak; dosyanın seyri, tanık beyanlarından ibaret değildir.
Tanık Sayısı Değil, Tanık Örüntüsü
İddianamede 12–13 tanığın beyanına yer verilmiştir. Bu tanıkların tamamının Mahkeme’de dinlenmesi planlanmaktadır.
Burada dikkat edilmesi gereken husus şudur: İddialar tek bir kişinin anlatımına dayanmamaktadır. Farklı konumlardaki kişilerin, farklı zamanlarda verdikleri beyanlarda;
Delegelere yönelik menfaat teklifleri,
Belediye bağlantılı vaatler,
Para trafiğine ilişkin anlatımlar,
Kurultay sürecinde irade yönlendirmesi iddiaları
ortak bir çerçeve içinde dile getirilmektedir.
Ceza yargılamasında tanık sayısı belirleyici değildir. Ancak; beyanların birbirini tamamlaması ve ortak bir anlatı alanı oluşturması, Mahkeme’nin araştırma alanını genişletir.
Tanık Beyanları ve Maddi Delil Alanı
Dava dosyası yalnızca sözlü anlatımlara dayanmamaktadır.
İddianamede;
MASAK raporları,
Banka hareketleri,
Tapu ve SGK kayıtları,
HTS verileri,
Resmi kurum yazışmaları
gibi mali ve teknik delillere yer verilmiştir.
Mahkeme delil toplamaya devam etmektedir. Müzekkereler yazılmakta, kurumsal kayıtlar istenmekte ve dosyalar arası irtibat araştırılmaktadır.
Bu tablo şunu göstermektedir: Tanık beyanları, tek başına değil; maddi delil alanı ile birlikte değerlendirilecektir.
Ceza yargılamasında bir beyanın hukuki değeri, anlatımın gücünden değil; veriyle kurduğu uyumdan doğar. Anlatı ile mali ve teknik bulgular arasında bir tutarlılık varsa bu mahkemece dikkate alınır; yoksa yine yargılama içinde ortaya çıkar.
Bazılarının zannettiği gibi hukuk, sloganla değil; tutarlılıkla işler ve somut delillere dayanılarak sonuca ulaşılır.
Savunmanın Ortak Dili: İnkâr ve Normalleştirme
Duruşmalarda ortaya çıkan savunma çizgisi dikkat çekicidir. Savunmalar genel olarak üç hatta yoğunlaşmaktadır:
1. Tanık beyanlarının “iftira” olduğu iddiası,
2. Dosyanın “siyasal” olduğu söylemi,
3. Menfaat ilişkilerinin siyasetin doğasında bulunduğu yönündeki normalleştirme.
Hatta savunma tarafında, siyasetin ekip işi olduğu ve benzer desteklerin başka partilerde de yaşandığı yönünde ifadeler yer almıştır.
Oysa ceza yargılamasında “başkaları da yapıyor” savunması hukuki bir gerekçe değildir. Bir fiilin başka yerlerde de işlenmesi, o fiilin suç niteliğini ortadan kaldırmaz.
Tartışmanın bu noktaya kayması, önemli bir zihinsel dönüşümü gösterir:
Mesele artık “oldu mu olmadı mı” değil; “olsa bile suç mudur değil midir” noktasına taşınmaktadır.
Bu, yargılamanın merkezindeki irade fesadı iddiasını gölgeleyen bir normalleştirme stratejisidir.
Dosyalar Arası İrtibat
Ankara 26. Asliye Ceza Mahkemesi’nin İstanbul 40. Ağır Ceza Mahkemesi’ne yazdığı müzekkere teknik bir ayrıntı değildir. Bu, maddi bağlantının araştırıldığı anlamına gelir.
Ankara dosyasında kurultay sürecine ilişkin menfaat iddiaları incelenirken; İstanbul 40. Ağır Ceza dosyasında belediyeler üzerinden kurulduğu ileri sürülen mali ve örgütsel yapının parti içi güç kontrolüne hizmet ettiği iddia edilmektedir.
Bu maddi temas noktaları, dosyaların hukuken bağlantılı olup olmadığının araştırılmasını kaçınılmaz kılmaktadır.
Kurumsal Temsil Meselesi
Dosyanın en dikkat çekici çelişkisi ise şudur: İddianamede kurultay iradesinin fesada uğratıldığı ileri sürülmektedir. Bu durumda zarar gören yalnız bireyler değil; partinin tüzel kişiliğidir.
Ancak; CHP’nin kurumsal avukatı, aynı dosyalarda sanık konumundaki Ekrem İmamoğlu’nun müdafiliğini üstlenmiştir.
İstanbul 40. Ağır Ceza Mahkemesi iddianamesinde parti iradesinin belirli bir yapı tarafından kontrol altına alındığı ileri sürülürken; partinin kurumsal temsilinin bu iddiaların merkezindeki sanığın savunmasında yer alması, hukuki olmaktan önce kurumsal bir temsil krizine işaret etmektedir.
Bu, kişisel değil; yapısal bir çelişkidir.
Sonuç: Hukuki Netlik Gereklidir
Elbette ki yargılama sonucunu mahkeme belirleyecektir. Ancak şu açık bir gerçektir:
Ortada yalnızca bir siyasi tartışma değil; tanık beyanları, mali veriler ve kurumsal temsil meselesi iç içe geçmiş bir yargılama süreci vardır.
İki ihtimal bulunmaktadır:
İddianamelerde ileri sürülen anlatı doğruysa, parti içi irade ciddi biçimde tartışmalıdır ve bunun siyasal sonuçları olacaktır.
Doğru değilse, bu iddiaların maddi delillerle açık biçimde çürütülmesi gerekir.
Bu süreç, yalnızca bir partinin değil; Türkiye’de parti içi demokrasinin nasıl korunacağı sorusunun da sınavıdır.
Çünkü siyasal partiler, demokratik düzenin asli unsurlarıdır.
Eğer bir partinin kurultay iradesinin maddi menfaatler yoluyla sakatlandığı iddiası yargı önüne taşınmışsa, bu iddianın ciddiyetle araştırılması hukuk devletinin gereğidir.
Hukuk, siyasi sadakat üzerinden değil; maddi gerçeğin ortaya çıkarılması üzerinden işler.
Bu nedenle mesele bir taraf tutma meselesi değil; iradenin serbest ve meşru biçimde oluşup oluşmadığının tespiti meselesidir ve bu tespit yapılmadan, ortaya çıkan kurumsal çelişkilerin kamu vicdanında giderilmesi mümkün değildir.
