Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) hakkında bugün kamuoyunun önünde iki iddianame, iki mahkeme ve tek bir ağır iddia vardır. Ankara 26.Asliye Ceza Mahkemesi’nde görülen “Şaibeli Kurultay” davası; İstanbul 40. Ağır Ceza Mahkemesi’nde kabul edilen ve kamuoyunda “Ekrem İmamoğlu Çıkar Amaçlı Suç Örgütü” olarak anılan iddianame… Biçimsel olarak ayrı yürüyen bu dosyalar, içerik bakımından aynı zemine işaret etmektedir: CHP’nin iradesinin sistematik biçimde ele geçirildiği iddiası.
Bu nedenle mesele, birkaç sanığın savunması değildir. Mesele, bir siyasi partinin iradesine içeriden müdahale edilip edilmediği, hatta daha ileri bir ihtimal olarak partiye bir darbe yapılıp yapılmadığıdır.
İki İddianame, Tek Zemin – Birleştirme Neden Gündemde?
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın iddianamesi, kurultay sürecinde delegelerin iradesinin fesada uğratıldığını; İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın iddianamesi ise belediyeler üzerinden kurulduğu ileri sürülen örgütsel ve mali mekanizmanın, parti içi iktidarı kontrol etmeye yöneldiğini anlatır. Suç tipleri farklı olabilir; fakat, iddia aynıdır: parti iradesinin gaspı.
Bu nedenle Ankara 26.Asliye Ceza Mahkemesi’nin İstanbul 40. Ağır Ceza Mahkemesi’ne yazdığı birleştirme talepli müzekkere, teknik bir ayrıntı değil; maddi hakikatin tek dosyada aranması gereğinin kabulüdür. Parçalı dosyalarla bütünlüklü gerçeğe ulaşılamaz.
Mağdur Kim? Katılan Kim?
Ankara 26.Asliye Ceza Mahkemesi’nin dosyasında mağdur olarak, CHP’nin 13 yıl genel başkanlığını yapmış olan Kemal Kılıçdaroğlu gösterilmektedir. Bu, iddianamenin özünü açıklar: Kurultay iradesi sakatlanmışsa, zarar gören yalnız bireyler değil, CHP’nin tüzel kişiliğidir.
Ne var ki dosyada CHP adına bir katılma talebi yoktur. Buna karşılık önceki dönem CHP’nin Hatay Büyükşehir Belediye Başkanı ve şikâyetçi Lütfü Savaş katılan olarak kabul edilmiştir. Daha da çarpıcısı, CHP yöneticileri ve milletvekillerinin sanıkların duruşmasına moral ve destek vermek üzere katılmasıdır.
Burada kaçınılmaz soru şudur: CHP mağdur mu, yoksa taraf mıdır?
En Sert Tezat: CHP’nin Kurumsal Avukatı Kimin Avukatıdır?
Dosyanın en sarsıcı çelişkisi burada belirir. CHP’nin kurumsal avukatı, aynı zamanda İddianamelerde “Çıkar Amaçlı Suç Örgütü”nün ve CHP’yi ele geçirdiği iddia olunan organizasyonun lideri olduğu iddia olunan Ekrem İmamoğlu’nun savunmasını üstlenmektedir.
Bir partinin kurumsal avukatı, o partinin hak ve hukukunu korumakla yükümlüdür. Oysa iddianameler, CHP’nin iradesinin İmamoğlu organizasyonu olarak anılan bir yapı tarafından ele geçirildiğini ileri sürmektedir. Eğer bu iddia doğruysa, CHP’nin avukatı mağdurun yanında durmalıdır. Eğer doğru değilse, CHP’nin neden bu dosyada mağdur sıfatı almadığı açıklanmalıdır.
Aynı anda ikisi birden olamaz. Ama bugün gelinen noktada, CHP’nin avukatı sanığın yanındadır, CHP ise suskundur. Bu, basit bir vekâlet tercihi değil, kurumsal bir temsil krizidir.
Savunmaların Ortak Dili: İnkâr ve Normalleştirme
Ankara 26.Asliye Ceza Mahkemesi’nin 13 Ocak 2026 tarihinde görülen ikinci duruşmasında sanıkların ve avukatlarının savunmalarının ortak bir hatta birleştiği görülmektedir: “Suç anlaşılamıyor”, tanıklara yönelik “iftiracı/müfteri” ithamları, somut delillere temas etmeyen beyanlar ve dosyanın “siyasal” olduğu vurgusu. Hatta bir müdafi, “siyasetin ekip işi olduğunu” ve benzer durumların başka partilerde de yaşandığını ileri sürmüştür.
Bu, hukuk değildir. Bu, normalleştirmedir. Ceza yargılamasında “başkaları da yapıyor” savunması, hukuki gerekçe değildir.
298 mi, 2820 mi? Tartışmanın Özünü Kaçırmamak
Sanıklar ve avukatları, 298 sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanun’a dayanarak 6 aylık zaman aşımı iddiasında bulunmuş; Mahkeme ise davanın 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu kapsamında açıldığını ve suç vasfının dosya sonunda değerlendirileceğini belirtmiştir. Teknik tartışmanın özü şudur: Bu, basit bir seçim ihlali mi; yoksa örgütlü biçimde parti iradesinin yönlendirilmesi midir?
İstanbul 40.Ağır Ceza Mahkemesi’nin dosyası, ikinci ihtimali işaret etmektedir. Eğer, dosya birleştirilirse, suçun kapsamı ve sanıklar için istenilen cezaların değişmesi muhtemeldir.
Neden Tutuklu, Ne ile İtham Ediliyor?
CHP yönetimi tarafından “Cumhurbaşkanı adayı” olarak sunulan Ekrem İmamoğlu, İstanbul 40.Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki dosyada; çıkar amaçlı suç örgütü kurmak ve yönetmek, irtikap, rüşvet, ihaleye fesat, kişisel verilerin hukuka aykırı kaydı gibi ağır suçlamalarla tutukludur. İddianame, bu yapının yalnızca maddi kazanç için değil, CHP’nin ele geçirilmesi amacıyla kurulduğunu ileri sürmektedir.
Bu iddia seti karşısında bir siyasi partinin disiplin işletmemesi, mağdur sıfatı almaması ve sanıklara açık destek vermesi, hukuken de siyaseten de izah edilemez.
“İki Doğru Olmaz”: Hukuksal Zorunluluk ve Tedbir Meselesi
Meselenin düğüm noktası şudur: Bu noktada söz konusu olan, ceza yargılamasının sonucunu beklemek değil; parti hukukundan ve kamu düzeninden doğan koruyucu–önleyici tedbir yükümlülüğüdür.
Eğer iddianamelerde anlatıldığı gibi CHP ele geçirilmişse, parti organlarında görev almış olanların en azından tedbiren görevden el çektirilmesi, yetkilerinin askıya alınması ve disiplin süreçlerinin derhal başlatılması, bir “tercih” değil; kurumsal meşruiyetin asgari şartıdır.
Aksi halde; yani, hiçbir tedbir işletilmezken sanıklara kurumsal destek sürdürülürken, iddianame anlatısının gerçekliği konusunda kamu vicdanında tereddüt doğması kaçınılmazdır.
Bu, teorik bir tartışma değildir. Nitekim İstanbul 45. Asliye Hukuk Mahkemesi, CHP İstanbul İl Yönetimi hakkında “şaibeli biçimde ele geçirilme” iddiasıyla ceza davası açılması üzerine, ihtiyati tedbir kararı vererek mevcut yönetimi görevden uzaklaştırmıştır. İstanbul 45. Asliye Hukuk Mahkemesi, “sonucu bekleyelim” dememiş; kurumsal risk karşısında tedbir yolunu seçmiştir.
Ankara 42.Asliye Hukuk Mahkemesi’nde ise Ankara 26. Asliye Ceza Mahkemesi’nin kabul ettiği iddianamede çok daha ağır ithamlar ve somut deliller bulunmasına ve bu dosya delil olarak gösterilmiş olmasına rağmen, Mahkeme, “tedbir” kararı vermek bir tarafa, duruşma tarihleri ile süreci uzatmış, Parti’yi suç örgütü adına ele geçirdikleri iddia olunan Parti yönetiminin, adeta kanuna karşı hile yoluna başvurarak 22. Olağanüstü ve 39. Olağan Kurultay’ı yapmasına olanak tanımış ve akabinde de, davanın konusuz kaldığından bahisle reddine karar verebilmiştir.
Davacı taraf istinaf kanun yoluna başvurmuş ve bu arada İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın iddianamesi ortaya çıkmış ve İstanbul 40. Ağır Ceza Mahkemesi’nde ceza davası açılmıştır.
İstanbul 45.Asliye Hukuk Mahkemesi’ndeki ilke, Ankara 42. Asliye Hukuk Mahkemesi’nde işletilmemiş ve tezatlık giderilememiştir.
Sonuç: Tezat Giderilmelidir – Başka Yol Yoktur
Bugün gelinen noktada tablo açıktır: CHP’nin mevcut yönetimi, sanıkların yanında durmakta ve fiilen sorumluluğu üstlenmektedir. Bu tutum, açık bir sahiplenme anlamına gelmektedir.
İşte tam da bu nedenle, ortadaki tezatlığın ertelenmeden giderilmesi hukuki bir zorunluluktur. Çünkü iki ihtimal vardır ve aynı anda ikisi birden doğru olamaz:
Eğer iddianamelerde anlatıldığı gibi CHP ele geçirilmişse, parti organlarında görev almış olanların derhal görevden uzaklaştırılması, yetkilerinin askıya alınması ve disiplin süreçlerinin işletilmesi hukuken kaçınılmazdır. Aksi hâlde “ele geçirilme” iddiası kabul edilmiş; ama, bu kabulün hukuken gereği yapılmamış olur ki bu, hukukta ve siyasette mümkün değildir.
Eğer CHP yönetimi sanıkların yanında duruyor, onları savunuyor ve sorumluluğu üstleniyorsa, bu durumda iddianamelerde yer alan “partinin ele geçirilmesi” anlatısı Parti yöneticilerinin pratikleriyle de doğrulanmış olur. Bu durumda, Parti’nin kurumsal iradesinin kalmamış olduğuna işaret eder.
Bir siyasi parti, kendi tüzel kişiliğine yönelik organize bir yapı eliyle “ele geçirilmiş” olduğunu iddia eden dosyaların varlığı halinde, derhal bu organize yapıya karşı Parti Tüzüğü’nden kaynaklanan yetkilerini kullanarak arındırma işlemlerine başlamak suretiyle operasyonu boşa düşürür, öte yandan ise adli merciiler nezdinde müsellah kararlılıkla organize yapı mensuplarının cezalandırılması için hukuki mücadelesini sürdürür.
CHP yönetimi ise tam aksini yapmakta ve iddianamelerde yer alan “Parti’nin ele geçirildiği” iddialarını kuvvetlendirici söylem ve pratikler içerisinde bulunmaktadır.
Bu durum, hukukta da siyasette de sürdürülemez bir çelişkidir.
Dolayısıyla, mesele artık yalnızca yargının vereceği karar değildir. Mesele, bu tezatlığın giderilip giderilmeyeceğidir. Giderilmediği her gün, hukukun yerini belirsizlik; siyasetin yerini ise meşruiyet krizi almaktadır.
