HALKWEBYazarlarÇanakkale: Bir Cepheden Fazlası, Tarihin Kırıldığı Nokta ve Bugünün Üzeri Örtülen Gerçeği

Çanakkale: Bir Cepheden Fazlası, Tarihin Kırıldığı Nokta ve Bugünün Üzeri Örtülen Gerçeği

Çanakkale’yi anlamak, onu yüceltmekten değil, onun ortaya koyduğu soruları bugüne taşımaktan geçer.

0:00 0:00

Türkiye’de Çanakkale üzerine kurulan anlatı, çoğu zaman tarihsel hakikati genişletmek yerine daraltan, onu siyasal açıdan zararsız hale getiren bir çerçeveye sıkıştırılmıştır. Bu çerçevede Çanakkale, kahramanlık, fedakârlık ve destan kavramları etrafında yeniden üretilir; fakat bu üretim, bilinçli ya da bilinçsiz biçimde onun asıl tarihsel, ekonomik ve politik içeriğini görünmez kılar. Çünkü Çanakkale gerçek anlamıyla ele alındığında, yalnızca geçmişe ait bir zafer değil, bugünün düzenine yöneltilmiş sert bir soruya dönüşür.

Çanakkale’yi hâlâ sadece bir “zafer” diye anlatanlar, meseleyi ya eksik okumakta ya da bilinçli biçimde daraltmaktadır. Çünkü Çanakkale bir askeri başarıdan ibaret değildir; küresel güç dengelerini etkileyen, dünya tarihinin akışını değiştiren bir kırılmadır. Bu kırılmanın anlaşılması, yalnızca tarih bilgisi değil, aynı zamanda bugünü doğru okuma meselesidir.

TARİHSEL GERÇEK: ÇANAKKALE BİR CEPHE DEĞİL, JEOPOLİTİK KİLİT

1915 yılında Çanakkale Boğazı’na yönelen askeri harekât, yüzeysel anlatıların iddia ettiği gibi yalnızca Osmanlı Devleti’ni saf dışı bırakma girişimi değildi. İtilaf devletlerinin temel hedefi, Rusya’ya lojistik hat açmak, Almanya’yı güneyden kuşatmak, Osmanlı’yı savaş dışı bırakarak jeopolitik dengeyi kendi lehlerine çevirmek ve Boğazlar üzerinden küresel ticaret yollarını kontrol altına almaktı. Dolayısıyla Çanakkale, bir cephe olmaktan ziyade dünya sisteminin düğümlendiği bir jeopolitik kilit noktasıydı.

Eğer Çanakkale geçilseydi İstanbul düşecek, Osmanlı savaş dışı kalacak ve Rusya’ya kesintisiz yardım sağlanacaktı. Bu durumda Çarlık rejimi nefes alacak, iç kriz ertelenecek ve büyük ihtimalle 1917’de yaşanan devrim süreci farklı bir seyir izleyecekti. Bu nedenle Çanakkale yalnızca Osmanlı’nın kaderini değil, Rusya’nın ve dolaylı olarak tüm dünyanın kaderini etkileyen bir dönemeçtir.

Rusya’nın dış dünyayla bağlantısının kesilmesi, ekonomik ve askeri krizi derinleştirmiş, cephe çözülmelerini hızlandırmış ve bu süreç doğrudan 1917 Şubat Devrimi’ni, ardından Ekim Devrimi’ni mümkün kılan koşulları beslemiştir. Açık bir ifadeyle Çanakkale, Lenin’in önünü açan jeopolitik sürecin önemli halkalarından biridir. Ancak bu bağlantı Türkiye’de sistematik biçimde geri plana itilir. Çünkü bu bağlantı kurulduğu anda Çanakkale, romantik bir milli anlatı olmaktan çıkar ve emperyalizm karşıtı küresel bir moment haline gelir.

Bu tarihsel moment içinde özellikle bir isim öne çıkar: Mustafa Kemal. O, yalnızca bir cephe komutanı değil, savaşın kader anlarında inisiyatif alabilen, askeri aklı stratejik sezgiyle birleştiren ve dağılmakta olan bir imparatorluğun içinden yeni bir tarihsel özne çıkarabilen bir liderdir. Conkbayırı’nda verdiği kararlar, yalnızca taktik bir başarı değil, bir hattın çökmesini engelleyen ve savaşın seyrini değiştiren kritik müdahalelerdir. Onun “Ben size taarruzu değil, ölmeyi emrediyorum” sözü, çoğu zaman romantize edilse de aslında bir askeri zorunluluğun, bir tarihsel sıkışmanın ve aynı zamanda mutlak bir kararlılığın ifadesidir. Bu söz, bir liderin askerine yüklediği fedakârlığın ötesinde, bir toplumun varoluş eşiğinde verdiği kararın özeti haline gelmiştir. Bu nedenle Mustafa Kemal’in Çanakkale’deki rolü, yalnızca bir kahramanlık anlatısı değil, modern Türkiye’nin doğuşunu mümkün kılan tarihsel bir eşiktir.

SINIFSAL GERÇEK: DESTANIN ALTINDAKİ YOKSULLUK VE GENÇLİĞİN YOK OLUŞU

Türkiye’de Çanakkale anlatısı büyük ölçüde sınıfsızlaştırılmıştır. Sanki cephede herkes eşit şartlarda savaşmış, herkes aynı bilinçle hareket etmiş gibi bir tablo sunulur. Oysa gerçek bundan oldukça farklıdır.

Çanakkale’de savaşanların büyük çoğunluğu yoksul köylü çocuklarıydı. Yetersiz beslenmiş, eğitim imkânlarından yoksun, çoğu zaman temel ihtiyaçlarını bile karşılayamayan bu insanlar, sanayileşmiş imparatorlukların modern ordularına karşı savaştı. Bu durum, yalnızca askeri bir mücadele değil, aynı zamanda eşitsizliğin en çıplak haliyle ortaya çıktığı bir tarihsel kesittir.

Bu tabloyu daha da ağırlaştıran bir gerçek vardır ki, Türkiye’de çoğu zaman duygusal bir anekdot olarak anlatılır ama derinliğiyle ele alınmaz: liseli gençlerin cepheye sürülmesi. Daha hayatın başındaki çocuklar, kalem tutması gereken yaşta tüfek tutmak zorunda bırakılmıştır. Bu nedenle bazı liseler yıllarca mezun verememiş, bir nesil adeta okul sıralarından alınarak toprağa verilmiştir. Bu, yalnızca bir savaş kaybı değil, bir toplumun geleceğinin kesintiye uğramasıdır. Eğitim hakkı, yaşam hakkıyla birlikte cephede yok olmuştur.

Bu gerçek özellikle görünmez kılınır. Çünkü görünür hale geldiğinde şu soru kaçınılmaz olur: O çocuklar hangi ülke için öldü ve bugün o ülkenin ekonomik ve toplumsal yapısı kimin çıkarlarına hizmet etmektedir? Bu soru, yalnızca geçmişe değil, doğrudan bugünün sınıfsal yapısına yöneliktir.

SAVAŞIN ULUSLARARASI BOYUTU: EMPERYALİZMİN CEPHEYE SÜRDÜĞÜ HALKLAR

Çanakkale yalnızca Osmanlı ile İngiltere ve Fransa arasında geçen bir savaş değildi. Bu savaş, aynı zamanda emperyalizmin kendi sömürgelerinden topladığı insanları cepheye sürdüğü bir karşılaşmaydı.

Cephede yalnızca İngiliz askerleri yoktu. Yeni Zelandalılar, Avustralyalılar yani Anzaklar, Hindistan’dan getirilen askerler ve imparatorluğun farklı coğrafyalarından toplanmış binlerce insan, kendi topraklarıyla hiçbir ilgisi olmayan bir savaşın içine sürüldü. Bu insanlar, çoğu zaman ne için savaştıklarını bile tam olarak bilmeden, başka bir imparatorluğun çıkarları için ölüme gönderildi.

Bu durum, Çanakkale’yi yalnızca bir ulusal direniş değil, aynı zamanda emperyalizmin küresel ölçekte nasıl işlediğini gösteren bir örnek haline getirir. Bir tarafta kendi toprağını savunan yoksul Anadolu çocukları, diğer tarafta kendi ülkesiyle ilgisi olmayan bir savaşta ölen sömürge halkları vardır. Bu tablo, savaşın yalnızca cepheler arasında değil, aynı zamanda sistemler arasında yaşandığını gösterir.

Bugün bu gerçek de çoğu zaman törensel bir dilin içinde eritilir. Oysa Anzaklar ve Hintli askerler meselesi, savaşın insani ve politik boyutunu anlamak açısından kritik bir noktadır. Çünkü bu savaş, yalnızca toprak için değil, aynı zamanda insanların nasıl araçsallaştırıldığı için de okunmalıdır.

MANİPÜLASYON: RUHUN BOŞALTILMASI

Bugün en çok kullanılan kavramlardan biri “Çanakkale ruhu”dur. Ancak bu kavramın içeriği büyük ölçüde boşaltılmıştır. Çanakkale ruhu, politik içeriğinden arındırılarak duygusal bir sembole indirgenmiştir. Bu sayede sorgulayan bir bilinç değil, itaat eden bir hafıza üretilmektedir.

Oysa tarihsel olarak Çanakkale’nin işaret ettiği şey son derece açıktır: bağımsızlık yalnızca askeri bir mesele değildir; ekonomik, siyasal ve toplumsal egemenlik gerektirir. Emperyalizme karşı durmak, yalnızca cephede kazanmakla değil, üretim ilişkilerini ve ekonomik bağımsızlığı kurmakla mümkündür.

MODERN EMPERYALİZM: AÇIK İŞGALDEN YAPISAL BAĞIMLILIĞA

1915’te emperyalizm askeri güçle geliyordu. Bugün ise farklı araçlarla işliyor. Finansal bağımlılık mekanizmaları, ticaret anlaşmaları, teknoloji bağımlılığı ve kültürel hegemonya, modern emperyalizmin temel araçları haline gelmiştir.

Bir ülke üretmeden tüketiyorsa, borçla ayakta duruyorsa ve stratejik sektörlerde dışa bağımlıysa, hukuki bağımsızlığına rağmen fiili bağımsızlığı sınırlıdır. Bu durum klasik sömürgecilikten farklı olmakla birlikte özünde benzer bir bağımlılık ilişkisini ifade eder.

Bu noktada temel soru şudur: Çanakkale’de reddedilen bağımlılık biçimleri, bugün farklı araçlarla yeniden üretiliyor olabilir mi? Bu soru, tarihsel bir değerlendirmeden çok, doğrudan bugünün politik ve ekonomik düzenine yöneltilmiş bir eleştiridir.

BUGÜN: BAĞIMSIZLIK SÖYLEMİ VE BAĞIMLILIK GERÇEĞİ

Bugün Çanakkale en çok anılan, en çok sahiplenilen tarihsel olaylardan biridir. Ancak bu sahiplenme çoğu zaman söylem düzeyinde kalır. Bağımsızlık vurgusu yapılırken, ekonomik bağımlılık derinleşir. Milli söylem güçlendirilirken, üretim yapısı küresel sistemle uyumlu biçimde şekillenir.

Ekonominin dışa bağımlı olduğu, gençliğin işsizlik ve gelecek kaygısı içinde olduğu, emeğin değersizleştiği bir ortamda Çanakkale söylemi ile gerçeklik arasındaki çelişki daha görünür hale gelir. Bu çelişki, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda ideolojik bir sorundur.

TARİHİ ANLATANLAR VE TARİHİ YAŞATMAYANLAR

Bugün Çanakkale’yi en çok anlatan aktörlerin önemli bir kısmı, onun işaret ettiği yapısal bağımsızlık meselesine temas etmez. Emperyalizme karşı söylem geliştirilir, ancak aynı anda bağımlı ekonomik modeller sürdürülür. Milli vurgular yapılır, fakat üretim ilişkileri küresel sistemle entegre edilir.

Bu durum tesadüfi değildir. Çünkü Çanakkale’nin gerçek anlamı kabul edildiğinde, yalnızca geçmiş değil, bugünün siyasal ve ekonomik düzeni de sorgulanmak zorunda kalır. Bu nedenle Çanakkale çoğu zaman bir bilinç değil, bir araç olarak kullanılır.

VIII. TARİH VE BUGÜN ARASINDAKİ KOPUŞ

Çanakkale’de ortaya çıkan irade, bağımsızlık ve kendi kaderini belirleme iddiası üzerine kuruluydu. Bu iradenin somutlaşmış hali, yalnızca cephedeki asker değil, o askeri yönlendiren tarihsel akıl ve liderlikti. Mustafa Kemal’in burada oynadığı rol, yalnızca askeri bir başarı değil, bir zihniyet dönüşümünün başlangıcıdır. O, yalnızca savaşan bir komutan değil, geleceği kuran bir düşüncenin taşıyıcısıdır.

Bugün ise geniş toplum kesimleri açısından güvencesizlik, borçluluk ve gelecek kaygısı belirleyici hale gelmiştir. Bu durum, yalnızca ekonomik bir kriz değil, aynı zamanda ideolojik ve toplumsal bir kopuştur.

Bir toplum, kendi tarihsel deneyimiyle kurduğu bağı kaybettiğinde, o tarih yalnızca törensel bir hatıraya dönüşür. Çanakkale’nin bugünkü anlamı da büyük ölçüde bu noktada zayıflamaktadır.

ÇANAKKALE BİR HATIRA DEĞİL, BİR ÖLÇÜ

Çanakkale’yi anlamak, onu yüceltmekten değil, onun ortaya koyduğu soruları bugüne taşımaktan geçer. Bu sorular basit ama rahatsız edicidir. Ekonomik bağımsızlık var mıdır, siyasal kararlar ne ölçüde özerktir, emek gerçekten değer görmekte midir?

Bu sorulara net cevaplar verilemediği sürece, Çanakkale yalnızca anılan bir geçmiş olarak kalır. Oysa Çanakkale bir hatıra değil, bir ölçüdür. Ve bu ölçü, her dönemde yeniden uygulanmayı bekleyen bir sınavdır.

Bu sınavın sonucu geçmişte kazanılmış bir zaferle değil, bugünde verilen cevaplarla belirlenir. Çünkü Çanakkale yalnızca kazanılmış bir savaş değil, aynı zamanda bir reddiyedir. Bağımlılığa, teslimiyete ve dış müdahaleye karşı verilmiş tarihsel bir cevaptır.

Asıl mesele ise şudur: O cevap bugün hâlâ geçerli midir, yoksa yalnızca hatırlanan ama uygulanmayan bir söz olarak mı kalmıştır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI