CHP’nin bir asrı aşan tarihinde parti içi muhalefet bir “arıza” değil, kurucu bir reflekstir. Atatürk’ten İnönü’ye, Ecevit’ten Baykal ve Kılıçdaroğlu’na kadar hiçbir genel başkan, partiyi tek sesli bir kışlaya dönüştürerek kalıcı başarı elde edememişlerdir. Çünkü CHP; farklılıkları bastırarak değil tartışarak var olan, fikir ayrılıklarını bir zafiyet değil demokratik bir “kas gücü” olarak gören bir ekoldür. Muhalefet, partinin doğal işleyişinin bir parçasıdır; fikir ayrılıkları yok sayılmaz, aksine yapıyı canlı tutar.
Ancak bugün tablo farklı. Her istifa, her kopuş ve her çatlak tek bir figüre indirgeniyor. Sorumluluk mevcut yönetimce üstlenilmek yerine, belirli medya çevreleri aracılığıyla “önceki genel başkan” üzerinden bir algı operasyonuna dönüştürülüyor. Bu yaklaşım, halkın zihnindeki ayrışmayı derinleştirirken siyasi tartışmayı suçlayıcı bir çerçeveye hapsediyor.
Sorumluluk Transferi: İmzayı Atan Başka, Suçlanan Başka
Bugün partideki her çatlak, yapısal nedenlerinden koparılarak “geçmişin hatası” olarak etiketleniyor. Oysa rasyonel bir analizde tablo nettir:
İcazet Bugünden, Fatura Dünden: Bugün partiden ayrılan belediye başkanlarının ve meclis üyelerinin tamamı, mevcut yönetim tarafından listelere yazılmış ve bizzat bu iradeyle aday gösterilmiştir.
Yetki-Sorumluluk Çelişkisi: Adaylık sürecinde imzayı atan ve “yol yürüyeceğiz” diyen bugünkü yönetimken; aynı kişiler gittiğinde faturanın önceki döneme kesilmesi siyasi bir yanılsamadır. “Mührü ben bastım ama sorumlusu eski dönem” demek, siyasi sorumluluktan kaçmaktır.
Giden-Gelen Milletvekili Çelişkisi
Partideki asıl paradoks, “gelenler” ve “gidenler” arasındaki çifte standartta gizleniyor:
1. Sessiz Gelenler: CHP listelerinden seçilen sağ veya ittifak kökenli milletvekilleri sorunsuz şekilde partiye eklemlenirken, kimse bu kişilerin kökenini veya geçmişle ilişkisini tartışmıyor. Gelen “sessiz” ise makbul sayılıyor.
2. Sorgulayan Gidenler: Ancak giden bir vekil söz konusu olduğunda, mesele nedenlerden koparılıp tek bir soruya hapsediliyor: “Kimin adamıydı?”
3. Pozisyon Siyaseti: Gelen ama sessiz kalan “değerli”, gelen ama sorgulayan “problemli”, giden ise “zaten dünkü dönemin kalıntısı” olarak yaftalanıyor. Bu yaklaşım, CHP’yi bir “ilkeler partisi” olmaktan çıkarıp, kişisel sadakatlerin yarıştığı bir “pozisyon partisine” dönüştürüyor.
Medya Eliyle İnşa Edilen “Gölge Yönetimi”
Partiye yakın medyanın bir kısmı, özgür bir tartışma platformu kurmak yerine “etiketleme silahını” kullanıyor. Her hatayı geçmişin gölgesine sığınarak açıklamak, mevcut yönetimi yapısal denetimden kaçıran bir zırh işlevi görüyor. Sorgulayanı korumak yerine etiketleyen bu dil, halkın algısını aydınlatmak yerine kutuplaştırıyor.
Sonuç: Yarışın Ortasında Muzaffer Komutan Olunmaz
CHP için asıl çıkış yolu; her krizi kişiselleştirip geçmişe fatura etmek değil, kurumsal sorumluluk ve şeffaf liyakat mekanizmalarını işletmektir. Mesele, maratonun ortasındaki bir etap birinciliğine sığınarak “muzaffer komutan” edasına bürünmek olmamalıdır. Eğer esas hedef maratonun sonunda birincilik kürsüsüne çıkmaksa, izlenecek yol “sorumluluk transferi” değil, başarı paylaşımı ve kolektif akıl olmalıdır.
Partiden kopuşları engellemenin yolu isimleri yaftalamak değil; aday belirleme süreçlerini kişilerin inisiyatifinden çıkarıp örgütün denetimine açık hale getirmektir. Zira bir partiyi büyüten şey, geçmişin hatalarıyla bugünü savunmak değil; bugünün sorumluluğunu alarak geleceğin demokratik standartlarını bizzat kendi içinde kurabilmektir. Gölgeler ne kadar büyütülürse büyütülsün, ışık sonunda kendi yolunu bulur. Halk, bu isimleri kimin, hangi kriterlerle oraya taşıdığını kendi ferasetiyle görmektedir. CHP’nin geleceği, ima edilen gölgelerle değil, ancak açıkça tartışılan bir ışık altında şekillenebilir.
