HALKWEBPolitikaBugünün en acil görevi

Bugünün en acil görevi

Bilimsel sosyalizmi diğer tüm ideolojilerden ayıran en temel fark, kendi dönemindeki bilimsel verilerden beslenen tek siyasal sistem olmasıydı.

Kapitalizmin doğası gereği yaşadığı derin krizlerle beraber; dünya ve Türkiye solu, sistemle paralel seyreden bu durağanlığın kök sebeplerini tespit etme üzerine son yıllarda yoğun bir düşünsel mesai harcamaya başladı. Bu tartışmaların son halkalarından birinde Kemal Okuyan, katıldığı bir YouTube kanalında; “temel olarak iş yerlerinde, mahallelerde ve okullarda bir örgütlenme modeline ağırlık verdiklerini” belirterek şunu ekledi: “Türkiye solu CHP ve DEM gölgesinden çıkmak zorundadır.”

Bu, kuşkusuz isabetli bir tespit; ancak olgunun bilimsel bağlamlarını ve sebep-sonuç ilişkilerini bütünüyle izah etmeye yetmiyor. Zira bu “gölge” meselesini ve onun yarattığı siyasal tortuyu ortadan kaldırsak bile; 2026 insanı ve onun çağa özgü sofistike sorunları ile devrimci alternatiflerin vaatleri arasındaki o hayati köprünün nasıl kurulacağına dair somut, organik bir yanıt henüz verilmiş değildir. Bu sorunun sahadaki yansımalarına mercek tutan Gezi İsyanı’na yazının ilerleyen kısmında değineceğiz. Okuyan’ın da dahil olduğu solun sıkça tartıştığı “hedef kitleye uygun politika” modelini, bir “sonuç” olarak özellikle tanımlıyorum. Çünkü bu tip tespitler doğru olsa bile; içerideki gelişim tıkanıklığının fark edilemeyip, siyasi dönemlerin konjonktürel akışındaki geçici avantajlar üzerinden güç kazanma eğilimi, sorunu yanlış yerde aramanın; yani öze değil, fenomene odaklanmanın bir tezahürüdür.

Her toplumsal ilerleme, kendisinden önceki bilimsel verilerin sadece mekanik bir toplamı değil; bu verilerin radikal bir sentezi ve selefine yöneltilmiş devrimci bir itirazdır. Bugün, dünya üzerindeki devrimci mahallenin yaşadığı belirgin durağanlığı, nostaljik tesellilerle değil; çok daha cesur, bilimsel ve ilkeli bir zeminde tartışma sorumluluğumuz var. Bilimsel Sosyalizm, modern insanın bugüne dek ulaştığı en yüksek ve en sistematik toplum bilimi olma vasfını, sadece “niyeti” sayesinde değil, beslendiği bilimsel kaynağın diyalektik gücüyle kazanmıştır.

Peki, bilim nedir? En yalın haliyle; nesnel, doğrulanabilir, eleştirel ve SÜREKLİ GELİŞİME açık bilgi birikimidir. Marksizmi doğuran zemin; içine doğduğu 19. yüzyılın biyoloji, sosyoloji, psikoloji ve o günkü tekniğin ulaştığı son kerteydi. Farklı bir açıdan yorumlamak gerekirse; bugün biriken bilimsel verileri işlemek için bilimsel sosyalizmin kurucuları hayatta olsalardı, hâlâ yazmaya ve kuramı geliştirmeye devam ederler miydi? Bilimsel cevap: EVET.

Fakat onlar bugün hayatta değilse, bu kutsal mirası layık olduğu dinamizme kim taşıyacak?

Kuşkusuz bugün biriken bunca veriyi onlar gibi ustaca işleyebilmek, artık birkaç kişinin yapabileceği bir iş olmaktan ziyade kurumlararası bilimsel bir seferberlik ile mümkün görünüyor. Şunu açıkça saptamak gerekir: Her birey ve dolayısıyla her toplum, içinde bulunduğu üretim ilişkileri kadar, bu ilişkilere yön veren bilimsel verilerin de bir ürünüdür. Üretim sistematiği ve bilimsel verilerin toplamı hangi seviyeye erişmişse; birey, toplum ve hatta egemen sınıf da kendi varoluşunu, savunma mekanizmalarını ve ideolojik aygıtlarını bu seviyeye göre inşa eder.

Burada kritik bir paradoksu görme zorunluluğu vardır: Toplum ve bilim arasında her ne kadar özgürleşmeci ve ilerici bir rota olsa da, egemen sistemin kendi otoritesi altındaki bilim ve tekniği, statükonun bekası için bir “tahkimat aracı” olarak kullanma gerçeği de kapı gibi durmaktadır. Dolayısıyla kapitalizm, her ne kadar kendi yarattığı yapısal krizlerin gölgesinde debeleniyor gibi görünse de; bilimin her yeni hizmetini kendine yeni bir “zırh” yapma maharetine sahiptir. Bu sayede ömrünü, teknolojik takviyelerle uzatabilme imkan ve deneyimine erişmiştir. Bugünün küresel sermayesi, 18. yüzyıl burjuvazisinin hayal bile edemeyeceği sofistike bir veri analitiğiyle toplumsal ihtiyaçları yönetme kapasitesine erişmiştir.

Sosyalist ideoloji bilimsel bir forma kavuşurken, Marks ve Engels bu mirası insanlığa armağan etmek için dönemlerinin endüstriyel aşamasını birer laboratuvar titizliğiyle kullanmışlardı. Keza Lenin, bu bilimsel mirası aynı diyalektik metodu işleterek, kapitalizmin 20. yüzyıl aşamasını teşhis ederken kendi döneminin verilerini en ideal şekilde kurama entegre etmiştir. Ülkemizde ise Hikmet Kıvılcımlı’nın kuramsal katkıları dışında, arkada daha çok pratik bir miras bırakıldı. Bugün ise bilimsel gelişme grafiği, son 20 yılda önceki dönemlerden 40 kat daha hızlı bir ivme göstermektedir. Kapitalizmin evrimini kategorize ettiğimizde, solun önünde hangi teorik ödevlerin biriktiğini netçe görebiliriz:
* Endüstri 1.0 (1780’ler): Buhar gücü ve mekanik üretimin doğuşu.
* Endüstri 2.0 (1870’ler): Marksizmin doğuşuna zemin olan, elektriğe dayalı kitlesel üretim.
* Endüstri 3.0 (1960’lar): Elektronik ve bilgi teknolojilerinin sahneye çıkışı; otomasyon ve dijitalleşmenin ilk adımları.
* Endüstri 4.0 (2010’lar): Siber-fiziksel sistemler ve üretimin dijital ağlarla tam entegrasyonu.
* Endüstri 5.0: Ve bugün, içinde nefes aldığımız Yapay Zekâ temelli süreçler. Üretimin merkezinden insanın çekildiği, robotik teknolojilerin ön plana çıktığı, dolayısıyla kapitalizmin de mutasyona uğradığı bambaşka bir üretim ilişkileri modeli.

Bilimsel sosyalizmi diğer tüm ideolojilerden ayıran en temel fark, kendi dönemindeki bilimsel verilerden beslenen tek siyasal sistem olmasıydı. Bilimsel sosyalizmin doğduğu ortamda ise biyoloji henüz Darwin’in keşiflerini tartışıyordu. DNA’nın keşfi, genetik bilimi, bilimsel formda psikoloji, sosyoloji veya uzay bilimi ya henüz yoktu ya da emekleme aşamasındaydı. Genetiğin insan davranışında ne denli baskın olduğu henüz bilince çıkmış değildi. Bugünün modern biyolojinin verileriyle Darwin’in o dönem anlaşılamayan Türlerin Kökeni eserini okuduğumuzda, bu hattın ne denli geliştiğini görebiliyoruz.

Peki, kapitalizmin egemenliği altında gelişen biyoloji ve evrim teorisinin yanında, bizler Marksizme karşı aynı bilimsel sorumluluğu yerine getirdik mi? Takip bile edilemez bir hıza ulaştığımız bugün, bu verilere özel zaman ayırmak; sosyalistler için sonuçlarla uğraşmayı bırakıp sebeplere odaklanmayı mümkün kılacaktır.

Diyalektik yasa, kesintisiz bir yenilenme kanunu öngörür. Eğer bu süreç işletilmezse, bilimsel metodun yerini dogmatik bir muhafazakârlık alır. Psikolojideki bilişsel devrim, nöropsikolojik veriler, genetik ve epigenetik bulgular, hatta Göbeklitepe’nin tarihsel materyalizme sunduğu yeni kanıtlar… Tüm bu devasa bilgi birikimi ideolojik hazineye dahil edilmeden gerçek bir “bilimsellikten” bahsetmek ne denli mümkün olabilir? Sosyalist çevre bu gelişmeleri göz ardı edemez; aksine bu verileri diyalektik bir perspektifle değerlendirerek teoriyi yeniden tahkim etmelidir.

Toplumsal veri ile kurumların işlem gücü arasındaki uçuruma somut bir örnek olarak, Türkiye’deki Gezi Parkı olaylarını ele alabiliriz. Gezi eylemleri sırasında sokaklarda ölümü bile göze almış milyonlarca insan varken, aynı zamanda onlarca sol parti ve fraksiyon olarak oradaydık. Bu iki yapı yan yana ve iç içe bulunmasına rağmen; ne ölümü göze alan o milyonlar bu alternatiflere dahil oldu, ne de kurumlar olarak biz o milyonları örgütleme becerisi gösterip o frekansı yakalayabildik. Kitleler mevcut düzene dair taleplerini haykırırken, sol fraksiyonlar bu taleplere güncel politikalar geliştirmekte yetersiz kaldı.

Teknik bir dille ifade edecek olursak; bu durum, 21. yüzyıl verileri ve sorunlarıyla donatılmış bir “insan yazılımını”, ilk nesil bir “işletim sistemi” ile çalıştırma gayretinin sonucuydu.

Sonuç: Ertelenen Ödevler ve Sahte Limanlar

Türkiye solu, ne yazık ki yapay zekâyı bile Facebook veya Instagram gibi sıradan bir ‘dijital mecra’ sanma yanılgısına düştü. Oysa karşımızda yeni bir araç değil, köklü bir antropolojik ve ekonomik mutasyon var.

Küresel şirketler tüm işleyişlerini bu yeni akla göre yapılandırırken, yeraltı dünyasının aktörleri bile bilişim odaklı ‘yeni nesil’ şebekelere evriliyor. Sermaye ve suç, teknolojinin imkanlarıyla kabuk değiştirirken; solun bu değişimi bir ‘vitrin düzenlemesi’ sanması, güncelden kopuşun en somut göstergesidir. OpenAI CEO’su Sam Altman, yapay zekanın önce “beyaz yakalı” kalelerini düşüreceğini açıkça itiraf ederek ekliyor: “Gelecekte sadece insanların yapmaktan keyif aldığı fiziksel işler kalacak. Zorunlu fiziksel emek robotlar tarafından yapıldığı için bir ‘tercih’ meselesi olacak.”

Yine kontrolsüz söylemleriyle bilinen Elon Musk ise: “Ekonominin temel sınırlayıcısı emektir. Eğer insansı robotlarla sınırsız emek arzına sahip olursanız, ekonominin büyüklüğünün bir sınırı kalmaz. GSYİH kavramı anlamını yitirir,” diyerek tabloyu özetliyor. Sermaye sınıfı bazen boş bazen dolu konuşuyor olabilir; ancak gelişen veriler onları ciddiye almamız gerektiğini söylüyor.

Önümüzdeki yirmi yıl, internetin 2000’lerden bugüne yarattığı etkinin 20 kat fazlasını fiziksel dünyaya dayatacak. Kendi bilimsel ve eleştirel tutumunu güncel verilerle tahkim edememenin sonucu; piyasacılığa veya Sayın Okuyan’ın dediği gibi CHP ve DEM gölgesine savrulmak oluyor. Bu sahte limanlar kısa vadede güvenlik sağlasa da, uzun vadede solun bilimsel ve etik temelini aşındırmaktadır.

Belki bugünün en acil görevi; sadece yeni kurumlar inşa etmek veya sonuçları makyajlamak değil, bilimi ve veriyi en iyi okuyanların mirasçıları olarak, dünyanın geldiği aşamayı yeniden okumaktır. O verilerin ortaya çıkardığı “yeni insan”ın güncel sorunlarına, güncel ve bilimsel cevaplar üretebilmektir. Kapitalizmin elinde sistemin bekası için kullanılan o muazzam veri setini insanlığın safına çekmek; geleceği, geleneğin mirası ve bugünün bilimiyle yeniden inşa etmektir. Aksi taktirde sayın Okuyan’ın “temel örgütlenme alanları” olarak ortaya koyduğu “okullar” bile yakın gelecekte fiziksel anlamda ortadan kalkabilir…

KONUK YAZAR : Salman TAŞ

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR