Kimlik üzerinden kurulan ayrımlar çoğu zaman insanların birbirine karşı taşıdığı önyargılar gibi anlatılır. Oysa bu ayrımlar yalnızca insanların zihninde doğmaz. Siyasetin dili onları üretir, büyütür ve sürekli yeniden dolaşıma sokar.
Bu siyasetin en eski ve en kolay yöntemlerinden biridir. İnsanları ortak sorunlar etrafında toplamak zordur. İşsizlikten, yoksulluktan, adaletsizlikten söz etmek çözüm üretmeyi gerektirir. Ama insanları korkular etrafında kutuplaştırmak çok daha kolaydır.
Ekonomi kötü gidiyorsa, insanlar gelecekten endişe ediyorsa bazı siyasetçiler için en pratik yol dikkatleri başka bir yere çevirmektir. O anda sahneye kimlikler çıkar.
Irk.
Mezhep.
Köken.
Din.
Yaşam tarzı.
Bazen de sadece “bizden olanlar” ve “olmayanlar”.
Oysa birkaç dakika önce aynı otobüste yan yana durmuş, aynı mahallede yaşamış, aynı pazardan alışveriş yapmış insanlardır bunlar.
Irkçılık insanı kan bağıyla tanımlar. Mezhepçilik inancın yorumuyla. Ama sonuç değişmez. İnsanlar küçük kutuların içine yerleştirilir ve etiketlenir.
Hiçbirimiz nerede doğacağımızı seçmeyiz. Hangi ailede büyüyeceğimizi seçmeyiz. Hangi dili konuşacağımızı ya da hangi mezhebin içinde yetişeceğimizi de seçmeyiz. Bunlar hayatın başlangıç koşullarıdır.
Bir insanın değeri doğduğu kimlikle değil, yaptıklarıyla ölçülür.
Ama kimlik üzerinden kurulan siyaset tam tersini yapar. İnsanları yaptıklarıyla değil, etiketleriyle konuşur.
Tarih bunun bedelini defalarca gösterdi. 1990’larda Yugoslavya parçalanırken şehirler etnik kimliklere göre bölündü. Komşular birbirine düşman oldu. Orta Doğu’da mezhep çatışmaları Irak’tan Suriye’ye kadar ülkeleri istikrarsızlaştırdı.
Coğrafyalar farklıydı.
Dönemler farklıydı.
Ama sonuç aynıydı.
Kimlik üzerinden kurulan siyaset kısa vadede bazılarına güç kazandırabilir. Ama uzun vadede toplumun birliğini ve gücünü zayıflatır.
Üstelik bu siyaset yalnızca insanları birbirine düşman etmez. Aynı zamanda gerçek sorunları da görünmez hale getirir.
İşsizlik konuşulmaz olur.
Gelir adaletsizliği konuşulmaz olur.
Eğitimdeki eşitsizlik konuşulmaz olur.
İnsanlar hayatlarını zorlaştıran meseleleri tartışmak yerine birbirlerinin kimliğini tartışmaya başlar.
Bunun bir nedeni de insan psikolojisidir. İnsanlar belirsizlik zamanlarında kendilerini güvende hissedecek bir kimliğe sarılmak ister. Aidiyet duygusu güçlüdür. Siyaset bu duyguyu kolayca kullanabilir.
Bu yüzden mesele yalnızca ahlaki bir mesele değildir. Aynı zamanda bir demokrasi meselesidir.
Bir toplumda hukuk herkese eşit uygulanıyorsa, devlet görevleri liyakatle dağıtılıyorsa ve insanlar kimliklerinden bağımsız olarak eşit haklara sahipse o toplum güçlüdür.
Bugün dünyanın birçok yerinde yeniden yükselen şey tam da budur. İnsanları ortak bir gelecek etrafında değil, korkular etrafında toplamaya çalışan bir siyaset.
Oysa başka bir yol her zaman vardır.
İnsanları korku üzerinden değil adalet üzerinden bir araya getiren bir yol.
Çünkü insanlar farklı olabilir.
Farklı diller konuşabilir.
Farklı inançlara sahip olabilir.
Farklı kültürlerden, farklı hayat hikayelerinden gelebilir.
Ama bir ülkeyi ayakta tutan şey insanların aynı kökenden gelmesi değildir.
Bir ülkeyi ayakta tutan şey, herkesin aynı haklara sahip olduğuna inanmasıdır.
